Michel Siffre: Zaman Algımızı Değiştiren Adam

1960’larda uzay teknolojileri alanındaki yarış sürerken, bilim insanları bir yandan da insanın uzay yolculuğunun ve uzayda yaşamanın nasıl üstesinden gelebileceğini çözmeye çalışıyorlardı. 23 yaşındaki Fransız jeolog ve mağarabilimci Michel Siffre, bu soruna kendi yaptığı bir deney ile cevap verebilmek istedi.

Zaman kavramından uzakta, “kendi uzay koşullarını” oluşturmak için en uygun yerin, bir mağara olduğuna karar kılan Siffre, deneyi için 1962 yılında Fransa ile İtalya arasındaki Alpler’de yerin yaklaşık 120 metre altında iki ay boyunca günışığı görmeyen bir sığınakta yaşadı. Zamanı algılamasını sağlayacak günışığından eser olmayan bu mağarada Siffre, yanında bir saat de bulundurmadı.

Siffre’nin içerisinde bulunduğu güç koşullar bununla da sınırlı değildi. Mağaranın çevresi buzullarla kaplıydı, çadırının etrafına sık sık buz parçaları düşüyordu ve mağara içerisindeki nem yüzde 98’i buluyordu. Bu nedenle Siffre, genellikle ıslak ve üşüyerek geçirdiği yeraltındaki 63 günde kalabildi. Deneyine 14 Eylül 1962’de son veren Michel Siffre, çıktığında tarihin 20 Ağustos olduğunu zannediyordu. Zihni, zaman kavramını yitirmişti ama ilginç bir biçimde, bedeni yitirmemişti.

Michel Siffre

Mağarada geçirdiği süre içerisinde Siffre, araştırma görevlileri olan asistanlarına her uyandığında, her yemek yediğinde ve her uyuduğunda telefonla bilgi verdi. Bu bilgiler Siffre’nin farkında olmadan, uyumasının ve uyanmasının bir döngü oluşturduğunu ortaya koyuyordu. Ortalama bir gün Siffre için 24 saatten biraz fazla sürüyordu. Michel Siffre’nin bu deneyi, insanın bedensel bir saati olduğunun keşfedildiği anlamına geliyordu.

Deneyin başarısı Siffre’nin araştırmalarını daha da yoğunlaştırmasını sağladı. On yıl sonra, NASA’nın desteğiyle Teksas, Del Rio yakınlarındaki bir mağaraya indi ve 6 ay süren yeni bir deneye başladı. Buradaki koşulları önceki deneyimine göre çok daha iyiydi. Mağara sıcaktı ve kaldığı yer daha rahattı. Onu tek rahatsız eden ise, kalp, beyin ve kas aktivitelerinin izlenmesi için başına takılan elektrotlardı. Ancak onlara da alıştı…

İlk iki ay boyunca deneyler yaptı, müzik dinledi ve mağarayı keşfe çıktı. Ancak 79. günde, müzikçalarının bozulması, kitap ve dergilerinin küf tutmaya başlamasıyla direnci kırıldı. Depresif bir duygu durumuna bürünmüş ve intiharı düşünür olmuştu. Delirmenin eşiğine geldiği anlar oldu.

Tüm bunlara karşın, Teksas deneyi ilginç sonuçlar verdi. İlk ayda Siffre, 24 saatten biraz daha uzun süren ancak düzenli bir uyku-uyanma döngüsüne kavuştu. Ancak sonraları, bu döngü rastgele değişimler göstererek, 18 saat ile 52 saat arasında değişti.

Michel Siffre

Deneydeki bu sonuçlar, 24 saatten daha uzun uyku-uyanma döngüleri oluşturabilmek adına; askerler, denizciler ve astronotlara yarar sağlayabilecek, önemli bir bulgu oldu.

Siffre’nin, gündüz ya da gece hakkında hiçbir fikri olmadan yeraltında geçirdiği günler gösterdi ki, saatin ya da gündüz-gecenin ayırdında olmasak bile, bedenimiz düzenli uyku ve uyanıklık döngüleri oluşturabiliyor.

Siffre’nin deneyini ve bu deneyin sonuçlarını bilimsel açıdan ele alan Marco A. Sotomayor, zamanı zihinsel bakımdan bilemediğimiz ya da algılamadığımız durumlarda, beynimizdeki zaman ölçme sisteminin devreye girdiğini belirtiyor. Ancak bir süre sonra, beynimizin zaman algısı da bozulabiliyor. Uyumak, uyanmak, beslenmek gibi yaşamsal aktivitelerimizi bir düzene oturtmaksa, bu noktada beden saatimize kalıyor.

Sotomayor, zaman algısı olmadığında, uyku ve uyanıklık döngüsünün PER ve CLK adı verilen proteinlerin miktarına göre oluştuğunu belirtiyor ve ekliyor: “Siffre o karanlık mağarada kalırken, hipotalamusun suprakiazmatik nükleusu ya da SCN olarak bilinen, en ilkel saati kullanıyordu.

Örneğin sabah ışığı gözkapaklarımızdan sızarak uyanmamıza yardım eder. Ve optik sinirler yoluyla beynimize iletilerek, dış dünyada neler olup bittiği konusunda bizi hazırlar. Ancak özellikle gece baktığımız parlak ekranlar, bu sinyallerin karışmasına neden oluyor ve beden saatimizin koordinasyonunu bozuyor.

Televizyon izledikten sonra uyumakta güçlük çekmemizin nedeni budur. Korteksimizdeki ve diğer beyin bölgelerindeki nöronlar, korteksin ne kadar zaman geçtiğini hassas bir şekilde yargılamak için kullandığı zamanlanmış, öngörülebilir döngüler içinde iletişim kurabilir. Bu, zaman algısını yaratır.

Siffre’nin deneyi, bu anlamda da etkileyici bulgular ortaya koydu. Her gün 120’ye kadar saydı ve bir yandan da diğer tarafta kronometresini çalıştırdı. 120’ye kadar saydığında 2 dakika geçmiş olması gerekirken, gördü ki aslında 5 dakika geçmişti. Issız ve karanlık bir mağarada kalan Siffre’nin beyni, zaman algısını yitirmişti.

Bu sonuç bizi, zaman algımızı daha nelerin etkilediği konusunda meraklandırıyor. Ve eğer zaman objektif değilse, bu ne anlama geliyor? Hepimiz zamanı farklı biçimlerde deneyimliyor olabilir miyiz?”

Kaynak: Sabriye Aşır,” Zamanı bilmediğimizde, beden saatimizin devreye girdiğini o kanıtladı:”, Bütün Dünya Dergisi, 2017 Ocak Sayısı

Matematiksel

Editör

Bu yazı gönüllü yazarlarımız tarafından hazırlanmış veya sitemiz editörleri tarafından belirtilen kaynaktan aslına uygun kalınarak eklenmiştir.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Başa dön tuşu
Kapalı