ZİHİN AÇAN YAZILAR

İnsan-merkezci Yaklaşım: Türcülük Sorunu

“Bütün hayvanlar birisidir. O birisi, bir hayatın sahibidir. Bu gözlerin arkasında bir hikâye var… Bu dünyanın hayat hikâyesinde onların da deneyimi var.”

Tom Regan

Avusturyalı filozof Rudolf Steiner’e (1861 – 1925) göre insan-merkezcilik, sınırlı bakış açısına sahip insana, dünyayı anlayabilmesi için belli bir düzen sunar. Yunanca “anthropos” kelimesinden türeyen insan-merkezci yaklaşımda, insan dışındaki tüm canlı veya cansız varlıklar insana –hizmet- ettiği kadar değerlidir.

Özellikle Batı kültürünün ağırlıklı olarak şekillendirdiği bu durumun temeli, insanın kendisini “doğanın efendisi” olarak görmesine, çıkarlarını ve ihtiyaçlarını her şeyden üstün tutmasına dayanır.

Söz konusu anlayışa göre etik ilkelerinin uygulanacağı tür sadece ‘insanlardır’ ve eğer diğer canlılar insana fayda sağlamıyor ise onlara yönelik etik kavramından bahsetmek gereksiz olur. Hatta insan türü, doğaya bir eşyadan ibaretmiş gibi davranır.

Felsefi Açıdan İnsan-merkezci Yaklaşım

Felsefenin dünyayı anlamlandırmak üzerine kurulu olduğunu söyleyebiliriz. İlk zamanlardan bu yana insan algıları düşünerek gelişirken felsefe hep yanı başındaydı.

Dolayısıyla insan-merkezci yaklaşımı anlatırken dünyayı algılayış biçimimizin kaynağı olan felsefi bakış açısıyla anlatmak gerek diye düşünmekteyim.

Felsefede insan-merkezci yaklaşımın kökeni neredeyse felsefenin ilk zamanlarına kadar uzanır. Antik Yunan filozoflarından Platon (M.Ö. 428 – M.Ö. 348), doğanın var olduğu dünyayı aşağı bir alan olarak tanımlar. Aristoteles (M.Ö. 384 – M.Ö. 322) ise doğanın tüm var oluş amacının insana hizmet etmek olduğunu savunur.

Yine ilkçağ filozoflarından Protagoras’a (M.Ö. 481 – M.Ö. 420) göre “İnsan her şeyin, var olan şeylerin var olduklarının ve var olmayan şeylerin var olmadıklarının, ölçüsüdür.” Kısaca insan her şeyin ölçüsüdür diyerek insanı en üst varlık kategorisine koyar.

İtalyan filozof Thomas Aquinas (1225 – 1274), diğer canlılara yapılan haksızlık ancak insana zarar verirse yanlış olarak değerlendirilir düşüncesindedir.

Alman filozof Kant (1724 – 1804), insanı amacın temeline koyar. Dolayısıyla bireyin diğer canlı ve cansız nesnelere karşı sorumluluğu yoktur. İnsan dışındaki canlı-cansız tüm varlıklar eğer insana fayda sağlarsa korunması gerekir.

Kant insanı kutsal bir varlık olarak kabul eder. Ona göre insanlar, hayvanları hızlı bir şekilde (acısız) öldürme ve onları kapasitelerini aşmamak kaydıyla uygun işlerde çalıştırma yetkisine sahiptir.

Descartes (Fransız filozof, 1596 – 1650) ise görüşünü hayvanlar hissedemezler; ancak tepkisel hareket ederler diye belirtir. Ona göre bu durumda onların acı hissi, gerçek manada bizim bildiğimiz gibi bir acı hissi değildir.

İnsan-merkezci yaklaşım kapsamında insanın benliğinin yüceliği sınırsız kabul edildiğinden insan dışı tüm varlıklara yönelik etik kavramı; ancak insana fayda ve mutluluk sağlayan durumlarda geçerliliğini korur.

Bu bakış açısıyla yaşayan tür olarak insan-egemen günümüz dünyasında, acımasızca artan doğa katliamını, türlerin yok oluşunu ve iklim değişiklikleriyle tükenen kaynakları görmekteyiz. Buna karşın 18. yy’den itibaren felsefede konuya farklı bakış açısı ile yaklaşan filozoflar açığa çıkmaya başlar.

Bu Yaklaşıma Karşıt Görüşler

İnsan-merkezci yaklaşıma karşı çıkan önemli düşünürlerden ilki Jeremy Bentham (İngiliz filozof,  1748 – 1832), ki kendisi faydacılığın kurucusu olarak bilinir, eşitlik kavramından bahsederken hayvanların mutluluğunu da bu kavrama dâhil eder. O, hayvanların da haz ve acı hissettiğini savunur.

Hayvanların düşünemeyip konuşamıyor olması onların yetersizliği değildir. Ahlaki davranış biçimlerinin doğru yönlü olanları hayvanlar için de geçerli olmalıdır. Çünkü bu sorunun kaynağı, insanın akıllı varlık (!) olmasının getirdiği üstünlüktür. Oysaki ahlaki davranış, sadece konuşabilen ya da akla sahip olan insana ait durumlar için geçerli olmamalıdır. Bentham:

“Gün gelir insan dışındaki canlılar bazı haklar elde edebilir, o zaman bu haklar onlardan despot bir el dışında hiçbir şekilde geri alınamaz. Fransızlar derinin siyahlığının bir insanın kendisine eziyet edilmesinin bir nedeni olmadığını çoktan keşfettiler. Bir gün bacakların sayısı, derinin ne ile kaplandığı ya da kuyruk sokumu kemiğinin yok olması gibi şeylerin duyarlı bir varlığı aynı kadere terk etmek için eşit derecede yeterli bir neden olmadığının kabul edilmesi gerekebilir. Başka nasıl aşılamaz sınır aşılabilir?

Bu sınırı aşabilmek belki de, akıl veya konuşma yetisine mi bağlıdır? Fakat yetişkin bir at veya köpek her ne kadar sosyal olsalar da akla sahip olan bir günlük, bir haftalık veya bir aylık bebek ile karşılaştırılamaz. Fakat tersi durumu farz ettiğimizde ne yararı olurdu? Soru, onlar akıllı davranabilir mi ya da konuşabilir mi sorusu değil, temel soru onlar acı çekebilirler mi sorusudur.” diye anlatır.

Dönemine göre oldukça radikal olan Bentham’ın bu görüşü, insan-merkezci yaklaşıma günümüzde en çok karşı çıkan filozoflardan olan Peter Singer’in (Avusturalya, 1946 – ) görüşlerinin temelini oluşturur.

Singer hayvan çıkarlarını gözetmeyenleri “türcü” olarak adlandırır ki ona göre ırkçı ve cinsiyetçi olma ile aynı durumdur bu. Irkçılar nasıl ki kendilerinden olmayana hak ettikleri muameleyi gösteremez, cinsiyetçiler nasıl ki kendi hemcinslerinin üstünlüğünü savunur ise türcülük de tıpkı ırkçılık ve cinsiyetçilik gibi sadece kendi türüne önem verir, diğer türlerin lehine kararlar almaz.

Türcülük yaklaşımı son derece yanlıştır. Singer durumu şöyle örneklendirir:

“Eğer bir ata şaplak atarsanız, muhtemelen çok da acı çekmesine sebep olmazsınız. Atların kalın derileri vardır. Oysa aynı şeyi bebeğe yapsaydınız, şiddetli bir acı duymasına sebep olurdunuz.

Ancak; ata, bebeğe vurduğunuzda çektirdiğiniz acı kadar şiddetli vurursanız, bu ahlaki açıdan, bebeği tokatlamak kadar yanlış olacaktır. Elbette ikisini yapmamalısınız.”

Singer aynı zamanda çiftlik hayvanlarının koşullarından ve bilim insanlarının araştırma laboratuvarlarında hayvanların kullanılmasından da rahatsızlık duyar. Çünkü hayvanlar uyuşturulmakta, ölmekte ya da elektro şoklara maruz kalıp acı çekmektedir.

O, herhangi bir araştırmanın ahlaki kabul edilip edilemeyeceğinin ölçüsünün, “aynı deneyi beyni hasar gören insana yapılıp yapılamayacağına göre karar vermek” olarak belirtir.

Eğer bu karar verilemiyorsa, benzer bir zihinsel farkındalık düzeyinde olan hayvan üzerinde de deney yapmanın doğru olmayacağına inanır. Singer’ in felsefesi tutarlılık düşüncesini temel alır. İnsanlara zarar vermek acıya sebep olduğu için yanlışsa; hayvanların da zarar görerek çektiği acıların yanlış olduğunu düşünmeliyiz. Yani davranışımızda tutarlılık olmalıdır.

İnsan-merkezci yaklaşıma karşı çıkan diğer düşünür olan Tom Regan’a (ABD’li filozof, 1938 – 2017)  son olarak değinmek istiyorum. 

Regan’a göre başkalarına fayda sağlamak için masum bir canlıyı katletmek yanlıştır ve faydacılık felsefesi bunun neden yanlış olduğunu açıklayamamaktadır. Bu durumda fayda odaklı felsefi yaklaşım yetersiz kalır.

O –ki özellikle Kant’ın insana bakış açısını eleştirir- akli anlamda kendini ifade edemeyen kişilerin (anne karnındaki bebekler, belli yaşa kadar çocuklar, bitkisel hayattaki insanlar, zihinsel engelli bireyler gibi) ödev ahlakı açısından nasıl değerlendirileceğinin Kant’ın felsefi bakış açısında mevcut olmadığını söyler.

Buradan yola çıkarak Regan kişi kavramı yerine “asli değer” kavramını öne sürer. O, sadece insanların değil hayvanların da içsel değere sahip olduğunu vurgular.

Böylelikle haklar yükümlülüğü sadece kişileri değil hayvanları da içerir. Yani nasıl ki insan her ne olursa olsun eşit haklara sahip olduğu inancını taşıyor ve her türlü ayrımcılığa karşı duruş sergilemeyi anayasal hak olarak görüyorsa, kendi dışındaki türler arasında da bu hakkı gözetmek zorundadır.

Bitirirken;

Görüldüğü gibi insan-merkezci yaklaşım, insanın akla sahip olması sebebiyle ahlaki olarak ön planda tutulması gerektiğini savunurken, zihinsel engellileri, bebekleri ya da bitkisel hayattaki kişileri açıklamada yetersiz kalır.

Dolayısıyla ahlaki erdemin gerek koşulu olarak aklı ve faydacılığı öne sürmek doğru bir yaklaşım olmayacaktır.

Her ne kadar insan-merkezci fikre karşı çıksalar da Singer ve Regan’ın görüşleri “bazı” durumları içerdiğinden, türcülük kavramının yanlışlığını anlatmada yetersiz kalabilir.

Çünkü hayvan haklarını savunurken, hayvan türleri arasında da kimi türleri haklara dâhil edip kimi türleri haklar açısından yalnız bırakmak yine türler içi ayrımcılığa yol açar.

İnsan var olmadan önce de doğa vardı. Oysaki insan var oluşuyla doğanın bir parçası olmak yerine ondan “üstün” olmayı tercih ederek hem kendi türünü hem de diğer türleri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı. Doğanın kendisine sunduğu olanaklarla yetinmek yerine doğal dengeyi bozmayı kendi faydacılığına göre tercih etti.

Doğaya ait ne varsa tahrip ederek yaşam alanını “yaşanamayacak” hale getirdi.

Ormanları yakıp kül ederken, zararlı tarım ilaçlarını kullanmaya devam ederken, denizleri ve okyanusları yağmalarken, hakkı olmadığı halde yasadışı avcılık yaparken, daha fazla tüketim için enerji çılgınlığına yenilirken, dere yataklarını yerleşim yeri haline getirirken, sanayi atıklarının yaptığı her türlü çevre kirliliğini önemsemezken, suyundan-toprağından-havasından yer altı ve yer üstü tüm kaynakları doyumsuzca kullanırken, kendi çöpünü bile doğaya bırakırken, türünün faydası dışında kalan her şeye sırtını dönerken, insanın doğanın kendisine iyi davranmasını beklemesi sizce de trajikomik olmaz mı?

Umarım insan, yaptıkları yüzünden en büyük cezayı kendisinin çekeceğini, üstün olarak gördüğü kendi türünün yok olmasından önce fark eder.

“Dünya herkesin ihtiyacına yetecek kadarını sağlar, fakat herkesin hırsını karşılamaya yetecek olanı değil.”

Mahathma Gandhi

Kaynakça:

“Hayvan Özgürleşmesi”, Peter Singer. Ayrıntı Yayınları 2.Basım

An Analysis of Tom Regan’s “Animal Rights, Human Wrongs”. (Erişim Tarihi: 31.03.2020)

https://owlcation.com/humanities/An-Analysis-of-Tom-Regans-Animal-Rights-Human-Wrongs

Matematiksel

Paylaşmak Güzeldir

Olgun Duran

Ömür boyu öğrencilik felsefesini benimsemiş amatör tiyatro oyuncusu, TEGV'de gönüllü aktivist; kitaplarından, doğaya hayranlığından, yeni yerleri görmekten, gittiği yerlerin kültürünü keşfetmekten ve bunların uğruna çabalamaktan vazgeç(e)meyen kişi...  

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı