İnsan Merkezci Yaklaşım: Türcülük Sorunu

Türcülük (İng: Speciesism) diğerlerinin ayrıcalıklarının hiçbir şekilde hesaba katılmadığı ya da çok az hesaba katıldığı bir düşünme biçimidir. Türcülük söz konusu olduğunda “diğerleri” hayvanlardır. Batı kültürünün ağırlıklı olarak şekillendirdiği bu durumun temeli, insanın kendisini “doğanın efendisi” olarak görmesine, çıkarlarını ve ihtiyaçlarını her şeyden üstün tutmasına dayanır. Söz konusu anlayışa göre etik ilkelerinin uygulanacağı tür sadece ‘insanlardır’. Eğer diğer canlılar insana fayda sağlamıyor ise onlara yönelik etik kavramından bahsetmek gereksiz olur.

Türcülerin bir argümanı, hayvanların pek çoğunun birbirlerini avladıkları, öldürdükleri ve yedikleri için açıkça birbirlerine saygı duymadıklarıdır. Bu durumda “neden bizler de aynısını onlara yapamayalım?” sorusunu sorarlar. Bu sorulara verilen yanıtlardan biri, hayvanların bu tür eylemleri gerçekleştirmeden önce, mevcut seçenekleri değerlendirecek ve de rasyonel bir seçim yapacak şekilde düşünemedikleridir. Gelgelelim bizler bunu yapabiliriz, dolayısıyla da yapmalıyız.

Felsefi Açıdan Türcülük

Felsefenin dünyayı anlamlandırmak üzerine kurulu olduğunu söyleyebiliriz. İlk zamanlardan bu yana insan algıları düşünerek gelişirken felsefe hep yanı başındaydı. Felsefede insan-merkezci yaklaşımın kökeni neredeyse felsefenin ilk zamanlarına kadar uzanır. Antik Yunan filozoflarından Platon (M.Ö. 428 – M.Ö. 348), doğanın var olduğu dünyayı aşağı bir alan olarak tanımlar. Aristoteles (M.Ö. 384 – M.Ö. 322) hayvanların insan için var olduklarını düşünür. Onlar yük hayvanı, taşıma ve yemek kaynağı oldukları, derilerinden ayakkabılar ve kıyafetler yapılabildiği için dünyadadırlar.

Yine ilkçağ filozoflarından Protagoras’a (M.Ö. 481 – M.Ö. 420) göre “İnsan her şeyin, var olan şeylerin var olduklarının ve var olmayan şeylerin var olmadıklarının, ölçüsüdür.” Kısaca insan her şeyin ölçüsüdür diyerek insanı en üst varlık kategorisine koyar. İtalyan filozof Thomas Aquinas‘a göre (1225 – 1274), diğer canlılara yapılan haksızlık ancak insana zarar verirse yanlış olur. Alman filozof Kant (1724 – 1804), insanı amacın temeline koyar. Dolayısıyla bireyin diğer canlı ve cansız nesnelere karşı sorumluluğu yoktur. İnsan dışındaki canlı-cansız tüm varlıklar eğer insana fayda sağlarsa korunması gerekir.

Kant insanı kutsal bir varlık olarak kabul eder. Ona göre insanlar, hayvanları öldürme ve onları kapasitelerini aşmamak kaydıyla uygun işlerde çalıştırma yetkisine sahiptir. Descartes (Fransız filozof, 1596 – 1650) ise görüşünü hayvanlar hissedemezler; ancak tepkisel hareket ederler diye belirtir.

Bu bakış açısıyla yaşayan tür olarak insan-egemen günümüz dünyasında, acımasızca artan doğa katliamını, türlerin yok oluşunu ve iklim değişiklikleriyle tükenen kaynakları görmekteyiz. Buna karşın 18. yy’den itibaren felsefede konuya farklı bakış açısı ile yaklaşan filozoflar açığa çıkmaya başlar.

Türcülük Karşıtı Görüşler

İnsan-merkezci yaklaşıma karşı çıkan önemli düşünürlerden ilki Jeremy Bentham (İngiliz filozof,  1748 – 1832) olur. Kendisi faydacılığın kurucusu olarak bilinir. Eşitlik kavramından bahsederken hayvanların mutluluğunu da bu kavrama dâhil eder. O, hayvanların da haz ve acı hissettiğini savunur. Hayvanların düşünemeyip konuşamıyor olması onların yetersizliği değildir. Ahlaki davranış biçimlerinin doğru yönlü olanları hayvanlar için de geçerli olmalıdır. Çünkü bu sorunun kaynağı, insanın akıllı varlık (!) olmasının getirdiği üstünlüktür.

Dönemine göre oldukça radikal olan Bentham’ın bu görüşü, insan-merkezci yaklaşıma günümüzde en çok karşı çıkan filozoflardan olan Peter Singer’in (Avusturalya, 1946 – ) görüşlerinin temelini oluşturur. Singer hayvan çıkarlarını gözetmeyenleri “türcü” olarak adlandırır. Ona göre bu tutum, ırkçı ve cinsiyetçi olma ile aynıdır.

Singer aynı zamanda çiftlik hayvanlarının koşullarından ve bilim insanlarının araştırma laboratuvarlarında hayvanların kullanılmasından da rahatsızlık duyar. Yapmamız gereken, hayvanlar üzerinde yapılan deneylerin pek çoğuna hatta mümkünse hepsine engel olmaktır. Bir deney esnasında, bir denek hayvanıyla aynı zihinsel kapasiteye sahip bir çocuk üzerinde, söz konusu deneyi uygulamaya hazır olup olmadığımız sorusuna yanıt bulmak gerekir. Singer’ in felsefesi tutarlılık düşüncesini temel alır. İnsanlara zarar vermek acıya sebep olduğu için yanlışsa; hayvanların da zarar görerek çektiği acıların yanlış olduğunu düşünmeliyiz. Yani davranışımızda tutarlılık olmalıdır.

İnsan-merkezci yaklaşıma karşı çıkan diğer düşünür olan Tom Regan’dır. (ABD’li filozof, 1938 – 2017) Regan’a göre başkalarına fayda sağlamak için masum bir canlıyı katletmek yanlıştır. Ancak faydacılık felsefesi bunun neden yanlış olduğunu açıklayamamaktadır. Bu durumda fayda odaklı felsefi yaklaşım yetersiz kalır. Regan kişi kavramı yerine “asli değer” kavramını öne sürer. O, sadece insanların değil hayvanların da içsel değere sahip olduğunu vurgular.

Böylelikle haklar yükümlülüğü sadece kişileri değil hayvanları da içerir. Yani nasıl ki insan her ne olursa olsun eşit haklara sahip olduğu inancını taşıyor ve her türlü ayrımcılığa karşı duruş sergilemeyi anayasal hak olarak görüyorsa, kendi dışındaki türler arasında da bu hakkı gözetmek zorundadır.

“Dünya herkesin ihtiyacına yetecek kadarını sağlar, fakat herkesin hırsını karşılamaya yetecek olanı değil.”

Mahathma Gandhi

Türler İçi Ayrımcılık Sorunu

Görüldüğü gibi insan-merkezci yaklaşım, insanın akla sahip olması sebebiyle ahlaki olarak ön planda tutulması gerektiğini savunurken, zihinsel engellileri, bebekleri ya da bitkisel hayattaki kişileri açıklamada yetersiz kalır. Dolayısıyla ahlaki erdemin gerek koşulu olarak aklı ve faydacılığı öne sürmek doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Her ne kadar insan-merkezci fikre karşı çıksalar da Singer ve Regan’ın görüşleri “bazı” durumları içerdiğinden, türcülük kavramının yanlışlığını anlatmada yetersiz kalabilir. Çünkü hayvan haklarını savunurken, hayvan türleri arasında da kimi türleri haklara dâhil edip kimi türleri haklar açısından yalnız bırakmak yine türler içi ayrımcılığa yol açar.

İnsan var olmadan önce de doğa vardı. Oysaki insan var oluşuyla doğanın bir parçası olmak yerine ondan “üstün” olmayı tercih etti. Bunun sonucunda da hem kendi türünü hem de diğer türleri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı. Doğanın kendisine sunduğu olanaklarla yetinmek yerine doğal dengeyi bozmayı kendi faydacılığına göre tercih etti. Doğaya ait ne varsa tahrip ederek yaşam alanını “yaşanamayacak” hale getirdi.

Ormanları yakıp kül ederken, zararlı tarım ilaçlarını kullanmaya devam ederken, denizleri ve okyanusları yağmalarken, hakkı olmadığı halde yasadışı avcılık yaparken, daha fazla tüketim için enerji çılgınlığına yenilirken, dere yataklarını yerleşim yeri haline getirirken, sanayi atıklarının yaptığı her türlü çevre kirliliğini önemsemezken, suyundan-toprağından-havasından yer altı ve yer üstü tüm kaynakları doyumsuzca kullanırken, kendi çöpünü bile doğaya bırakırken, türünün faydası dışında kalan her şeye sırtını dönerken, insanın doğanın kendisine iyi davranmasını beklemesi sizce de trajikomik olmaz mı? Umarım insan, yaptıkları yüzünden en büyük cezayı kendisinin çekeceğini, üstün olarak gördüğü kendi türünün yok olmasından önce fark eder.

Kaynakça:

  • “Hayvan Özgürleşmesi”, Peter Singer. Ayrıntı Yayınları 2.Basım
  • An Analysis of Tom Regan’s “Animal Rights, Human Wrongs”. (Erişim Tarihi: 31.03.2020) https://owlcation.com
  • Philosophy: The Basics; Felsefeye Giriş; 2015, ALFA Basım Yayım Dağıtım

Matematiksel

Olgun Duran

Ömür boyu öğrencilik felsefesini benimsemiş amatör tiyatro oyuncusu ve TEGV gönüllüsü; kitaplarından, doğaya hayranlığından, yeni yerleri görmekten, gittiği yerlerin kültürünü keşfetmekten ve bunların uğruna çabalamaktan vazgeç(e)meyen kişi...  
Başa dön tuşu