Stendhal Sendromu: Sanat Bizi Hasta Edebilir mi?

1817 yılında Stendhal takma adı ile bilinen Fransız yazar Marie-Henri Beyle, Floransa’ya bir yolculuk yaptı. Bu yolculuğun amacı, insanlık tarihindeki en dikkate değer üç kişinin, filozof Niccolò Machiavelli, sanatçı Michelangelo ve astronom Galileo Galilei, mezarlarını barındıran Santa Croce Bazilikası’nı ziyaret etmekti. Sanat ve bilimin gelişiminde önemli bir rol oynayan bu kişiler Stendhal üzerinde çok güçlü bir etki bırakmıştı. Ancak yolculuğunun ardından bir sorun vardı. Kendini zihinsel ve fiziksel olarak huzursuz hissediyordu. Kendisi bu deneyimini aşağıdaki biçimde kaleme aldı. Bu sayede de Stendhal Sendromu ile tanışmış olduk.

Yazar Floransa’da bulunmanın kendisini nasıl hissettirdiğini Naples and Florence: A journey from Milan to Reggio: adlı kitabındaki bu cümleler ile bizlere aktardı.

Aslında deneyimini kelimelere döken ilk kişi de Stendhal değildi. Bu olayın yaşanmasından iki yüzyıl önce Longinus, güzellikle karşılaşmanın getirdiği benzer bir huzursuzluk duygusunu tanımlamıştı. Ancak yazarın tanımlamasından gurur duyan İtalyan bilim insanları ve kültür eleştirmenleri bu sendromun adını Stendhal ile eşleştirmeyi tercih etti. Günümüzde Stendhal sendromu veya Floransa sendromu, bireylerin nesnelere, sanat eserlerine veya çok güzel ve eski çağlara ait fenomenlere maruz kaldığında ortaya çıktığını iddia ettikleri kalp çarpıntısı, bayılma, kafa karışıklığı ve hatta halüsinasyonlar içeren psikosomatik bir durumdur.

Gustave Coubert tarafından 1844’te yapılmış olan “The Desperate Man,”(arthistory.about.com / Wikipedia)

Stendhal Sendromu Fikri Nasıl Ortaya Çıktı?

Stendhal sendromu fikri ilk olarak İtalya’da doğdu. Aslında bugüne kadar konuyla ilgili yapılan kapsamlı çalışmaların çoğu da bu ülkeden geldi. 1989’da, Floransa’daki Santa Maria Nuova hastanesi, şehirdeki müze ve galerilerden ambulansla getirilen 106 acil vakanın tümünün bir kaydını yayınladı. Bildirilen semptomlar oryantasyon bozukluğu ve baş dönmesinden; kalp çarpıntısına, halüsinasyona ve kimlik kaybına kadar devam ediyordu. Sendrom, sonunda psikiyatrist Graziella Magherini tarafından bir psikiyatrik bozukluk olarak tanımlandı. Ancak zihinsel bozukluklar kılavuzu olan DSM-5’e henüz dahil edilmedi. İlk tanımlamalar bu sendromun Floransa’ya özgü bir durum olduğunu dile getiriyordu. Zaten sendromun ikinci adının Floransa sendromu olması da buradan geliyor.

Ancak sonraki araştırma makaleleri, hastanenin sendromun belirli bir yere özgü olduğu fikrine itiraz etti. Sonuçta İtalyan sanatı, psikosomatik tepkiler uyandıran tek sanat olamazdı. 2005’te Brezilyalı bir beyin cerrahı olan Edson Amâncio, Rus romancı Fyodor Dostoyevski‘nin Basle’deki müzeye yaptığı ziyarette Hans Holbein’ın başyapıtını incelerken Stendhal Sendromu’nun semptomlarını yaşadığına dair kanıtlar olduğunu öne süren bir makale yayımladı. 2010 yılında da  Dr. Iain Bamforth, Marcel Proust’un da bu durumdan muzdarip olduğunu iddia etti. Ayrıca psikolog Sigmund Freud ve Carl Jung’un Stendhal Sendromu’nu andıran deneyimler yaşadığını ileri sürdü.

Rönesans sanatı ve mimarisi ile ünlü olan Floransa, çok sayıda müze ve galeriye ev sahipliği yapmaktadır. Her yıl gezginleri etkileyen bu tuhaf fenomen, Floransa’ya gelen ziyaretçilerin, şehrin sanat eserlerinin bolluğu karşısında bunaldıktan sonra psikolojik çöküntüler yaşadığını ortaya koyuyor.

Günümüzde ise sinirbilimciler, Stendhal sendromunun varlığını kabul ediyor. Bu durumun aslında güzelliği takdir etme yeteneğimizin getirdiği evrensel bir deneyim olduğu konusunda hemfikirler.

Konu İle İlgili Makul Bir Açıklama Var mı?

2017 yılında yayınlanan bir makale, sendromu “sanatsal veya tarihi eserlere maruz kalmanın neden olduğu nadir bir psikiyatrik durum” olarak tanımladı. Ardından, Stendhal sendromu için farklı açıklamalar ortaya atıldı. Bunlardan biri, sendroma atfedilen semptomların aslında fiziksel yorgunluğun bir sonucu olduğunu iddia ediyordu. Sonuçta bir günde bir veya daha fazla müzeyi gezmek kolay bir iş değildir. Özellikle zamanınız az ise ve tıbbi bir rahatsızlığınız olduğunda bu, büyük miktarda enerji gerektirir. Floransa’nın acil servislerine kayıt yaptıran kişilerin çoğunun yoğun programları olan turistler olduğu göz önüne alındığında, bu teori oldukça akla yatkın gibi gözüküyor.

Bazıları, Stendhal sendromunun sanatın kalitesiyle fazla ilgisi olmadığını savundu. Bu durumun bir yer veya sanat eseri görmek için çok uzaklara seyahat eden kişilerin duygu durumuyla ilgili olduğunu iddia etti. C. Michael Hall ve Stephen J. Page bu tarz yolculukları, kişiyi duygusal patlamalara eğilimli kılan bir kendini gerçekleştirme süreci olarak tanımladı. Teoride, sanata ilgili bir kişinin, örneğin Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa’sından, resimler hakkında hiçbir şey bilmeyen birinden daha fazla etkilenmesi mantıklıdır.

Ünlü İtalyan korku filmi yönetmeni Dario Argento, 1996 yılında bu konuyu beyaz perdeye taşıdı.

Ancak elbette tüm bu açıklamalar bir yere kadar kabul görüyor. Sonucunda ortaya çıkan tepkilerin beynimizde nasıl işlendiğini öğrenmek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç var. O zamana kadar kesin olarak söyleyebileceğimiz tek şey, Floransa’yı ziyaret ederseniz ve maneviyata önem veren biriyseniz, Stendhal sendromuna yakalanma riskinizin daha yüksek olduğudur. Sonuçta hatırlatalım. Bu sendrom ile ilgili vakalar günümüzde hala bildirilmeye devam ediyor. Ancak unutmayalım, arka planda yaşanan durum ne olursa olsun, sanat hem bedeniniz hem de ruhunuz için iyidir.



Kaynaklar ve İleri Okumalar

Matematiksel

 

Sibel Çağlar

Merhabalar. Matematik öğretmeni olarak başladığım hayatıma 2016 yılında kurduğum matematiksel.org web sitesinde içerikler üreterek devam ediyorum. Matematiğin aydınlık yüzünü paylaşıyorum. Amacım matematiğin hayattan kopuk olmadığını kanıtlamaktı. Devamında ekip arkadaşlarımın da dahil olması ile kocaman bir aile olduk. Amacımıza da kısmen ulaştık. Yolumuz daha uzun ama kesinlikle çok keyifli.
Başa dön tuşu