Fizik

Einstein “Tanrı Zar Atmaz” Derken Ne Söylemek İstiyordu?

Einstein’ın en ünlü sözlerinden biri “Tanrı zar atmaz” sözüdür. Bu söz bir çoğumuz için E = mc2 kadar tanıdık olsa da tam olarak ne demek istediğini anlamak da zordur. Peki Einstein bu ifadeyle tam olarak ne demek istedi? Bunları ifade ederken nasıl bir Tanrı tasavvur ediyordu? 1926’da “Teori önemli katkılar sunuyor ama O’nun sırrına bizi daha yaklaştırmak bakımından çok iyi bir iş yapmıyor” diyen Einstein, “Her şey göz önüne alındığında O kesinlikle zar atmıyor” diye ekliyordu. Einstein’ın Alman fizikçi Max Born’a yazdığı yanıt mektubundan alıntılanan ifadeler bunlar. O zamanlar yeni ortaya çıkmakta olan kuantum teorisinin savunucularından Max Born, teorinin kalbinde rastgelelik ve bilinmezliğin olduğunu iddia ediyordu. O döneme kadar fizikte her zaman belirli bir hareketin belirli bir sonucu doğuracağı düşünülüyordu. Oysa ki kuantum mekaniği belirli bir hareketin belirli bir sonucu yalnızca belirli bir olasılıkla doğurabileceğini öne sürüyordu. Dolasıyla belirli olasılıklarla da başka sonuçlar doğabiliyor olacaktı.

Einstein’ın Felsefesinin Şekillenmesi

Einstein Tanrı’nın rastgeleliğe izin vermeyeceğini düşünüyordu

Einstein’in ebeveynleri Hermann ve Pauline Einstein Aşkenaz Yahudisi olmalarına rağmen geleneklerini takip etmiyorlardı. Albert ise, daha 9 yaşında geleneklerine bağlı bir Yahudi olmuştu. Bir Yahudi geleneği olarak, ebeveynleri her hafta fakir bir eğitmeni evlerine davet eder ve birlikte yemek yerlerdi. Bu yemeklerden birinde genç Einstein, yoksul bir tıp öğrencisi Max Talmud sayesinde matematik ve bilim ile tanıştı.

Daha sonra Einstein, Aaron Bernstein’ın Doğal Bilimlere Dair Popüler Kitaplar (1880) çalışmasının 21 cildini de okudu. Devamında da David Hume’un felsefesini benimseyen Immanuel Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi’ni (1781) tamamladı. Tüm bunlar neticesinde Avusturyalı fizikçi Ersnt Mach’ın katı deneyci mantığına ulaşan Albert kısa süre içerisinde metafiziği tamamen ret etti, mutlak uzay ve zaman ve atomların varlığını kabul etti. Bu entelektüel yolculuk devamında Einstein 12 yaşında organize dinlerin tamamını reddetti ve bütün hayatı boyunca bu görüşü savundu. Bu nefret onun hayatı boyunca her türlü dogmatik görüşün karşısında bulunmasına yol açtı.

Özel ve Genel Görelilik

Özel ve Genel Görelilik Teorileri ile Einstein uzay zamanın içindeki ögelerle etkileşime giren bir yapı olduğunu gösterdi.

Bu mutlak deneyci bakış açısı 14 yıl sonra da Einstein’a çok hizmet edecekti. Mach’ın mutlak uzay ve zamanı reddetmesi, Einstein’ın 1905’te Bern’deki İsviçre Patent Ofisinde çalıştığı dönemde özel görelilik teorisini şekillendirmesine yardımcı oldu. 10 yıl sonra ise Einstein, uzay zaman anlayışımızdaki eksik parçayı da genel görelilik teorisi ile tamamlayacaktı.

Bununla birlikte Einstein yaşlandıkça (ve bilgeleştikçe) Mach’ın mutlak deneyciliğini de reddetti. Zamanla çok daha realist bir görüş sahibi olmaya başladı. Herhangi bir bilimsel teorinin içeriğini, objektif fiziksel gerçekliğin olası bir temsili olarak kabul etmeye başladı. Herhangi bir dini rol ile ilgilenmemekle birlikte çocukluğunda edindiği Tanrı inancı, felsefesini üzerine kurduğu temel oldu. Bu doğrultuda, realist görüşünün temeli sorulduğunda bir seferinde “Gerçeğin rasyonel özelliğini ve insan aklı tarafından en azından kısmen anlaşılabilir olmasına yönelik bu güvenim için ’dini’ kelimesinden daha doğru bir ifade bulamıyorum” diyordu.

Einstein’ın Tanrısı

Ama Einstein’ınki dini değil felsefi bir Tanrı idi. Yıllar sonra bir Tanrı’ya inanıp inanmadığı sorulduğunda cevap olarak; “Ben Spinoza’nın, varolan her şeyin uyumunda kendisini gösteren Tanrı’sına inanıyorum, insanlığın kaderi ve ne yaptığıyla ilgilenen bir Tanrı’ya değil” diye görüşünü detaylandırıyordu. Isaac Newton ve Gottfried Leibniz ile aynı dönemde yaşamış olan Baruch Spinoza Tanrı’yı doğa ile aynı kabul ediyordu. Tam da bu görüşleri yüzünden tehlikeli bir tanrıtanımaz olarak kabul edilmiş ve Amsterdam’daki Yahudi topluluğundan dışlanmıştı.

Einstein’ın Tanrı’sı da çok daha üstün ve kurnaz ama kişisel, soyut ve kötücül olmayan bir kavramdı. Öte yandan da katı bir deterministti. Einstein’a göre Tanrı’nın “meşru uyumu”, evrenin her yerine yayılmış olan katı neden ve sonuç fizik ilkeleri ile kendini gösteriyordu. Dolayısıyla, özgür irade mümkün değildi: “Başlangıç ve sonuç dahil her şey üzerinde herhangi bir kontrolümüz olmayan güçlerce önceden belirlidir… Hepimiz, görünmeyen bir aktör tarafından uzaktan ayarlanmış olan gizemli bir ritimde dans ederiz.”

Einstein ünlü matematikçi Pierre Laplace gibi, evrenin tıpkı bir saat gibi işlediğini düşünüyordu

Özel ve genel görelilik teorileri uzay zamana ve madde ile enerji ile olan ilişkisine dair algımızı kökten değiştirdi. Bu teoriler tamamen Einstein bahsetmiş olduğu Tanrı’nın “meşru uyumu” doğrultusundaydı. Fakat daha sonradan ortaya çıkan ve aslında Einstein’ın 1905’te kurulması için yardımcı olmuş olduğu yeni Kuantum Teorisi bu algıyı yıkıyordu. Kuantum Teorisi, atom ve molekül ölçeğindeki iddiaları ile Einstein’ın kabul ettiği felsefeye aykırıydı.

Dalga Fonksiyonları ve Kopenhag Yorumu

1926’da Avusturyalı fizikçi Erwin Schrödinger, anlamı belirsiz “dalga fonksiyonları” ile teoriyi formüle ederek Kuantum Teorisi’ni değiştirdi. Schrödinger, bu dalgaları realist bir şekilde “madde dalgalarının” bir temsili olarak yorumluyordu. Fakat Danimarkalı fizikçi Niels Bohr ve Alman fizikçi Werner Heisenberg tarafından öncülüğü yapılan ve genel olarak kabul gören diğer görüş ise kuantum temsilinin harfi harfine gerçekliği yansıtamayacağını savunuyordu. Bohr ve Heisenberg bilimin, felsefecilerin asırlardır uyarmakta olduğu, gerçekliğe dair kavramsal problemler ile yüz yüze geldiğini düşünüyorlardı. Konuya dair Bohr, “Bir kuantum dünya yok. Yalnızca soyut bir kuantum fiziksel betimleme var. Fiziğin görevinin doğanın nasıl olduğunu bulmak olduğunu düşünmek yanlış. Fizik yalnızca doğa hakkında ne söyleyebileceğimizi inceler” diyordu.

Bu kısmen pozitivist görüş Heisenberg tarafından da paylaşılıyordu: “Gözlemlediğimiz şeyin doğanın kendisi olduğu değil de doğanın gözlem metotlarımıza kendini nasıl gösterdiği olduğunu unutmamamız lazım.” Bu büyük oranda antirealist “Kopenhag yorumu” – dalga fonksiyonlarının ilgili kuantum sistemin gerçek fiziksel durumunu gösterdiğini reddeden görüş – kısa süre içerisinde Kuantum Mekaniği’nin genel yorumu haline geldi.

Kopenhag yorumuna göre kuantum teorisi gerçeği birebir yansıtmak zorunda değil.

Ama bu yorumlar tamamen Einstein’ın görüşleri ile uyumsuzdu. O, doğanın temsilinin ana öğesinin – dalga fonksiyonunun – gerçek olmadığı bir yorumu kabul edemiyordu.

Albert Einstein ve Niels Bohr, 1920’de Belçika’nın Brüksel kentinde düzenlenen Solvay konferansına katıldı  

Böylece bilim tarihinin en dikkat çekici tartışmalardan biri için sahne tamamlanmış oluyordu. Bohr ve Einstein kuantum mekaniğinin nasıl yorumlanacağı üzerine kıyasıya tartıştılar. Bu tartışma iki farklı felsefenin çatışmasıydı. Gerçekliğin doğası ve bunun bilimsel temsilinden ne bekleneceğine dair iki farklı görüşün savaşıydı. Bu tartışma 1927’de başlasa ve başlatanlar artık aramızda olmasa da bugün çözümsüz bir biçimde tartışma var olmaya devam ediyor. Einstein’ın bunu da öngördüğünü söyleyebiliriz. Sonuçta 1954 Şubat ayında, ölmeden 14 ay önce Amerikalı fizikçi David Bohm’a gönderdiği mektupta şu sözleri sarf ediyordu: “Eğer dünyayı Tanrı yarattıysa, ilk amacı kesinlikle onu bizim için anlaşılır kılmak değildi.”

Kaynak: What Einstein meant by ‘God does not play dice’; https://aeon.co/

Göz atmak isterseniz:

Matematiksel

Deniz Karagöz

Hukuk eğitimi almış olmama rağmen matematik her zaman ilgimi çeken bir bilim olmuştur. Matematiksel.org bana bu ilgimi üretkenliğe çevirme şansı veren kaliteli bir ortam. Bu yüzden gerek çevirilerim gerekse yazılarımla katkıda bulunabilmek benim için oldukça anlamlı. Aynı zamanda buradan beslenerek öğrenmeye de devam ediyorum. İyi okumalar

Bir Yorum

  1. zihnimden içeri dalga dalga yolculuk …teşekkürler…size..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

4 × 3 =