Doğruya Giden Yolda Yapılan Bilimsel Hatalar – 2

Gömleklerin fare doğurduğu, elektriğin kurbağalardan elde edildiği bir dünya düşünün. “Olamaz!” diyorsunuz ama bunlara inanıldığı dönemler de olmuştu; üstelik oldukça parlak, çalışkan bilimciler tarafından.

Hatalar insanlara özgüdür ve  elbette bilim insanları da hatalar yaparlar…

Gizemli Ateş

Eski çağlarda insanlar ateşe tapardı. Onun yanardağların ağzından fırlayışını, ormanları yakıp geçtiğini ve güneşin yüzünde parıldadığını görüp, korkunç gücü karşısında dehşete kapılırlardı. Zamanla ateşi kontrol etmeyi öğrendi insanlık ancak yine de ateş, atalarımız için uzun süre gizemini korudu.

Ateşin gizemini bilimsel olarak çözme girişimleri ancak 1600’lü yılların sonlarında başladı. Alman bilimci G. E. Stahl ateşe “flojiston” adını verdiği görünmeyen bir maddenin neden olduğunu ileri sürdü. Flojiston kuramı önceleri, gözlemlenen her şeyle uyum içindeydi ancak zaman içinde bilim insanları yanma esnasında bir maddenin girme, çıkma eylemi olamayacağını anladılar. Çünkü yanan cisim ağırlaşıyordu? Ancak o, kuramını gözden çıkarmak yerine onu kurtarmak adına tuhaf bir sonuca vardılar: Flojistonun ağırlığı negatif, yani eksi idi!

1700’lü yılların sonuna doğru bilimciler havanın tek bir arı gaz olmadığını, farklı bazı gazların bir karışımı olduğunu keşfettiler. Ancak bu farklı gazların birindeki yanma sırasında yapılan şaşırtıcı bir keşif yepyeni bir kurama yol açtı ve flojistonun sonu oldu. Bu Antoine Lavoisier‘in oksijen adını verdiği gazın keşfi oldu. Bir nesnenin yanması için birşeyle dolu olması gerekmez. Bir şeyle oksijenle’ çevrilmiş olması gerekir.

Hiçbir zaman var olmamasına karşın flojistonun yaşamımıza etkisi büyük olmuştur! Sonuçta, ateşi masallar ve efsanelerle açıklamak yerine insanları gözlem, araştırma ve ölçme yoluyla açıklama arayışına yöneltmiştir. Hayal ürünü olan yanlış bir düşünce, insanların içindeki keşfetme ateşini açığa çıkarmıştır.

Kule Atlayıcılarından, Uçan İnsanlara

The Wright brothers in flight.

İnsan var olalı beri gözü hep yukarda, özgürce uçan kuşlardadır. Ancak uçmayı hayal etmekle yetinmeyen insanlar da olmuştur. Onlar bunun yerine uçmayı nasıl başarabileceklerini bulmaya çalışmışlardır. Birçok bilimsel arayıştan farklı olarak bu arayış öncelikle herhangi pratik bir amaca yönelik değildi, bu bir hayalin peşinde gidilen yolculuktur aslında.

Uçan-adam adaylarının öncüleri, çoğunlukla kule atlayıcılarıydı. Elbette bu insanların kanadımsı şeyleri vücutlarına bağlayarak atlama girişimleri hiçbir zaman başarılı bir sonuca ulaşmadı ancak arkalarında eğlenceli hikayeler bıraktı.

1800’lü yıllarda insanlar kule atlayıcılarının düşmesinin neden kaçınılmaz olduğunu keşfetti. Kuşların vücut yapısının iyice incelenmesi, kuşların kanat çırpmanın ötesinde başka özelliklere sahip olduğunun ortaya koydu. Kuşun kanatları uçmasına iki yolla katkı sağlıyordu: Birincisi kuş uçarken onu yukarıya kaldıran kuvveti sağlıyordu, ikincisi de kuşu ileriye doğru iten kuvveti sağlıyordu. Sonunda anlaşıldı ki, uçmak isteyen insanlar kendilerini kaldırıp götürecek bir makine üretmek zorundaydılar.

İlk uçan makineler tarlaların üstünden pervasızca süzülüp geçen ve rüzgarın en ufak bir değişimi ile yere düşüp parçalanan kocaman planörlerdi. Buharlı motorun icadı ile uçucular, makinelerini rüzgara karşı götürecek güç kaynağına kavuştular. Ancak bu buharlı uçan makineler havalanmak için çok güçsüz ve bir-iki dakikadan fazla hareket edemeyecek kadar da ağırdılar. Bazı uçucular düşlerindeki makineleri yerden kaldırmak için başka güç kaynakları deneyerek piller, lastik bantlar, hatta saat parçalarından güç alan uçaklar yapsalar da sonuçlar komik görüntüler vermekten öteye gidemedi bir türlü.

Otomobil icad edildiğinde insanlar yollarda otomobille gezmek için sabırsızlanıyorlardı. Ancak uçucular da otomobillere güç sağlayan bu inanılmaz benzin-motorunu kullanarak gökyüzüne çıkıp dolaşmak için sabırsızlanıyorlardı. Bu motor güçlüydü ve hafifti.

Amerikalı uçuculardan Orville ve Wilbur Wright‘i diğerlerinden ayıran, uçma becerilerinin çok üstün olmasıydı. Wright kardeşler farklı bir tasarımlar denediler ve dörtbuçuk yıl boyunca, ayda yüzlerce deneme uçuşu yaparak planörlerini  40 metrelik kısa bir uçuş olsa da uçurmayı başardılar.

İnsanlar hata yapmayı sürdürdükçe hatalarından ders almayı da sürdürdüler. Giderek daha iyi uçan makineler yaptılar. Hatalarla dolu harikulade arayışları çoğunlukla ölümlerine yol açsa da, düşleri, var olmayı sürdürdü..

Akıllı Marslılar ve Kanalları

Gece gökyüzüne bakıp başka gezegenlerde yaşam belirtileri gördüğünüz oldu mu?

Bilimciler özellikle Dünya’nın komşusu olan Mars’ı merak ediyorlardı. Onu inceledikçe giderek daha çok Dünya’nın bir ikizine benzediğini gördüler. Mars’ta dört mevsim vardı; bir günü 24 saatten biraz daha uzundu; Dünya gibi onun da kuzey ve güney kutuplarında buzullar vardı; eğer Mars yüzeyinde gözlemledikleri büyük koyu lekeler su kütleleri ise Mars da okyanuslarla kaplıydı. Sonuçta bizimkiyle bu kadar çok ortak yanı olan bu gezegende ‘akıllı’ bir yaşam biçiminin var olması da düşünülebilir bir şeydi. Sırada bu canlılarla haberleşmek vardı.

Bir bilimci üçgen biçiminde çok büyük bir buğday tarlası yapıp çevresine de çam ağaçları dikersek Marslıların geometri bildiğimizi görebileceklerini düşündü. Bir başkası Büyük Sahra’da 20 millik bir çukur açıp içini de gazyağıyla doldurup yakarsak Marslıların dikkatini çekebileceğimizi öne sürdü. Bir üçüncüsü Avrupa’nın ortasına kocaman bir ayna koyup yönünü dikkatle ayarlayarak ve güneş ışınlarını kullanarak Mars çölüne gezegenler arası bir tebrik kartı yazabileceğimizi düşündü.

Onlar bu işlerle uğraşırken, İtalyan astronom Giovanni Schiaparelli onlar hakkında bazı işaretler bulmak için gökyüzünü araştırıyordu. Bir gece, Mars’ın üstünde çok şaşırtıcı bir şey gördü: pürüzsüz, düzgün ve eşit aralıklı çizgiler. Bunlar, Mars’ın kutuplarından ve okyanuslarından çöllerine su taşımak için yapılmış kanallar olsalar gerekti. Bu fikre, Amerikalı astronom Percival Lowell‘de katıldı. Daha büyük teleskoplar kullandı ve sonunda kırk değil, yüzlerce kanal olduğunu fark etti. Bunlar gelişmiş bir uygarlığın işaretleriydi.

Akıllı Marslıların var olabileceği düşüncesi Dünyalılara çok ilginç geldi! Teleskop satışları hızla arttı ancak daha güçlü teleskoplar yapıldıkça kanalları görenlerin sayısı da giderek azaldı. 1970’lerde Mars’ın uzay araçlarınca çekilen yakın-çekim fotoğrafları kanallar konusundaki tartışmalara bir son verdi. Fotoğraflar lekelerin bir tür kayalık bölge olduğunu ortaya koydu.

Mars’ta kanallar gören bu bir çift bilimci, birer çift gaf yapmışlardı; gözleriyle ve akıllarıyla. Ancak Schiaparelli daha sonraları Venüs hakkında bazı şeyler keşfetti, Lowell’in gözlemleri de Plüton’un keşfine yol açtı.

Hayvansal Elektrik

Tarihin başlangıcından bu yana elektrik insanlarca biliniyordu. Eskiler, iki taşı birbirine sürtünce elektrik kıvılcımları çıkacağını biliyorlardı. Ayrıca elektriğin bazı maddelerden, diğerlerine göre daha kolay geçtiğinin de farkındalardı. Ancak, uzun süre insanlar elektriğin ‘bir şey yapmak’ için kullanılabileceğini bilmiyorlardı. Sonra birden, yapılan bir keşif onları harekete geçirdi.

Bir gün, bir doktor olan Luigi Galvani laboratuvar dersini verirken, asistanı kurbağanın sinirine metal bir ameliyat bıçağıyla dokununca bacak titredi. Galvani bıçağının kurbağanın içindeki bir elektrik kaynağını hareket getirmiş olabileceğini düşündü. Bu elektriğin nereden geldiğini anlayabilmek adına, çeşitli deneyler yaptı kurbağa bacağı ile, sonuçta her zaman bacak harekete geçti. Galvani’ye göre bütün bu deneylerin sonuçları çok tutarlıydı. Bu nedenle hayvansal elektrik konusundaki kuramını açıklayabilirdi: Elektrik, hayvanların kaslarından ve sinirlerinden geliyordu.

Galvani’nin kuramı birçok insana akla yakın geldi. Başka bilimciler de Galvani’nin deneylerini tekrarlayıp aynı sonuçları bulunca onlar da ikna oldular. Ancak Alessandro Volta, Galvani’nin deneyini farklı bir biçimde yapmaya karar verdi.

Volta kurbağanın bir bacağına bir bakır, bir de çinko parçası tutturdu; bacak daha önce Galvani için yaptığı çılgın dansı tekrarladı. Ancak Volta kurbağanın bacağına bir telin iki ucunu bağlayınca bacak pek oynamadı. “Hah! Bu çılgın hareketlerin nedeni kurbağa değil, metaller olsa gerek,” diye düşündü Volta. Böylelikle Volta kurbağayı deneyden tümüyle çıkardı. Bakır ve çinkoyu tuzlu suya koydu ve onları bir telle birleştirdi. Aralarında güçlü bir elektrik akımı oluştu. Galvani hata yapmıştı, Volta ise elektriğin hayvanlardan değil de metallerden geldiğini kanıtlamaktan da fazlasını başarmıştı. İlk pili yapmıştı!

İngiliz Piltdown adamı 

1800’lerin sonunda, Darwin’in yeni evrim kuramına göre insanlar dünyada birdenbire ortaya çıkmamışlar, tarih öncesi bir tür yaratıktan gelişmişlerdi. Bu nedenle bilimciler her yerde tarih öncesi atalarımıza ait olabilecek kemikler aramaktaydılar.

Tarihöncesi bir Almanın kemikleri bulunmuştu —tepesi basık, büyük kemikli bir Neandertal insanı. Tarihöncesi bir Fransızın kemikleri de bulunmuştu — daha az hayvansı bir Kro-Magnon insanı. Bu keşifler o dönemin en güçlü imparatorluğu olan İngilizleri de kendi topraklarında tarihöncesi bir ata bulma arayışına sokmuştu. İngiliz Charles Dawson profesyonel bir bilimci değildi; bir hobi olarak taşları incelerdi. Bir gün Piltdown’da bir çiftlikten geçerken Dawson, pek rastlanmayan türden bir çakmaktaşı gördü.  Dawson buraların eski bir alet yapım bölgesi olabileceğini düşündü. Bölgede yaptığı incelemelerde de,  gizemli bir kafatasının üst bölümüne ulaştı. Devamında da üstünde birkaç diş bulunan bir çene kemiği parçasına. Hemen bir model yapma işine girişildi. Sonunda ortaya çıkan yaratık biraz maymunsu olmakla beraber Neandertal ve KroMagnon insanlarından daha yakışıklıydı.

Hikaye gazetelerde çıktığında Piltdown adamı birden ünlü bir kişi oldu. Bütün ülke onu en yaşlı İngiliz, belki de insanlığın ilk atası olarak selamlıyor, yakışıklı atalarının heykelciklerini satın almaya koşuyorlardı

Piltdown adamı, bulunmuş olan diğer tarihöncesi insanlardan farklıydı. Diğerleri maymunsu görünümlü, ancak zamanla insana daha çok benzeyen bir iki-ayaklılar grubunun bireyleriydi. Piltdown adamı bu gruba uymuyordu. Bu nedenle bilimciler parçaları daha dikkatle incelemeye başladılar. Sonunda adamın dişlerindeki, törpülenerek yapılmış, çok ince çizikleri fark ettiler. Daha sonra, uygulanan yeni keşfedilmiş bazı yöntemler kafatasının ve çenenin aslında sadece bir kaç yüzyıllık olduğunu ortaya koydu.

Bu kadar çok uzmanı tuzağa düşüren bu Piltdown aldatmacasını kimin düzenlediği hâlâ bilinmiyor. Ancak bu hata, bilimcilere fosillerden modeller oluştururken çok dikkat etmek gerektiğini öğretti, bir fosilin yaşının daha iyi saptanmasını sağlayan yeni yöntemler geliştirmelerine önayak oldu.

Yazının ilk bölümünü okumak isterseniz: https://www.matematiksel.org/dogruya-giden-yolda-yapilan-bilimsel-hatalar-1/ 

Sibel Çağlar

Kaynak: Billy Aronson – Bilimsel Gaflar

Matematiksel

Yazıyı Hazırlayan: Sibel Çağlar

Kadıköy Anadolu Lisesi, Marmara Üniversitesi, ardından uzun süre özel sektörde matematik öğretmenliği, eğitim koordinatörlüğü diye uzar gider özgeçmişim… Önemli olan katedilen değil, biriktirdiklerimiz ve aktarabildiklerimizdir bizden sonra gelenlere... Eğitim sisteminin içinde bulunduğu çıkmazı yıllarca iliklerimde hissettikten sonra, peki ama ne yapabilirim düşüncesiyle bu web sitesini kurmaya karar verdim. Amacım bilime ilgiyi arttırmak, bilimin özellikle matematiğin zihin açıcı yönünü açığa koymaktı. Yolumuz daha uzun ve zorlu ancak en azından deniyoruz.

Bunlara da Göz Atın

Hayvanlar da Sayabilir mi?

Karmaşık matematik problemleri çözebilmek, insanları hayvanlar âlemindeki diğer canlılardan ayıran özelliklerinden biridir. Buna rağmen bazı …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

ga('send', 'pageview');