Kimya

Simya Günümüz Kimyasına Nasıl Dönüştü?

Simya, günümüzde batıl inançlara dayalı arkaik bir bilim olarak kabul edilmektedir. Ancak “Simya” deyince, büyücülerin yarasa kanatları ve kanından karışımlar yaptıkları bir dönemi gözünüzde canlandırıyorsanız, tarihçiler yeniden düşünmenizi ister. Gerçekte günümüz bilimi, simyaya çok şey borçludur. Simya, modern kimya, tıp ve psikolojinin gelişiminde önemli bir rol oynamıştır. Dünyanın yapıtaşının ne olduğuna dair sırları çözüp onu değiştirmek için sistematik olarak çalışan ilk insanlar simyacılardı.

Simya, özünde, meraklı zihinlerin dünyanın işleyişini keşfetme, doğanın işlevlerini deşifre etme ve bunları çeşitli amaçlarla kullanmanın bir yoluydu. Aslında anlaşılamamalarının temel nedeni ise Orta Çağ boyunca, yazılı çalışmalarını sembolizm ile gizlilik içinde tutma eğiliminde olmalarındandır. Sonuçta yaşadıkları çağda çalışmalarının din karşıtı olarak damgalanması çok kolaydı. Bu nedenle birçoğu, Engizisyon tehdidiyle karşı karşıya kalmamak adına çalışmalarını gizlemeyi tercih etti.

Avrupa’lı ortaçağ simyacıları arasında mistizmle ilgilenenlerin yanı sıra saygıdeğer bilim insanları da vardı. Bunların en önde geleni ise Isaac Newton’du. Newton bütün simya terimlerini 1680’lerde yazdığı Index Chemicus adlı sözlükte toplamıştı. Muhtemel, büyük bir bilim insanı olarak kabul ettiğimiz bir kişinin böyle saçmalıklar ile ilgilenmesini tuhaf bulmuş olmalısınız. Ancak o dönemde bilim ile sihir arasında kesin bir ayrım yoktu. Yine de Newton’un öldüğü 1727 yılında simya sözde bilimler arasında yerini almaya başlamıştı.

Simyanın Kökenleri Nelerdir?

simya_sembol
Simyacılar, tüm maddelerin farklı düzenlemeler ve oranlarda aynı dört elementten (toprak, hava, ateş ve su) yapıldığına inanıyorlardı.

Antik Mısır’daki ilk simya bilgisinin çoğu, dini ritüellerden biri olan ölüleri mumyalamakla bağlantılıydı. Simya ile ilgili ilk adımlar Antik Yunan filozofları tarafından atıldı. Aristoteles her şeyin dört elementten oluştuğu fikrini öne sürdü. İleriki yıllarda Aristoteles felsefesini öğrenen zanaatlarlar metalürji ve boya üretimi ile uğraşmaya başlamıştı. Bu zanaatkarlar çalışmalarını birlikte döküm anlamına gelen khemeia olarak adlandırıyordu. Bu çalışmalar daha sonra İslam dünyasına sıçradı. Burada da al- kimia olarak uygulandı. Bu bilgiler zamanla ortaçağ Avrupa’sına ulaştı. Bu dönemden sonra da daha mistik bir hale bürünmeye başladı.

Simya Nedir? Simyager Neyi Amaçlar?

Hennig Brand

Simya ile uğraşan insanların temel amacı adi metalleri altın veya gümüşe dönüştüren, bütün hastalıkları tedavi ettiği düşünülen ve sonsuz yaşam vaat eden felsefe taşını bulmaktı. Kısmen Aristoteles’e ve Yunan filozoflarına kadar giden inançlar sayesinde, simyacılar doğanın her zaman kendini mükemmelleştirmeye çalıştığını düşündüler. Ve altın kararmadığı için “mükemmel metal” olarak kabul edildi. İnançlarına göre, tüm metaller eninde sonunda doğal süreçler ile altına dönüşeceklerdi. Simyacı ise bu doğal süreci laboratuvarda hızlandırmaya çalışıyordu.

Simyacılar, tüm maddelerin farklı düzenlemeler ve oranlarda aynı dört elementten (toprak, hava, ateş ve su) yapıldığına inanıyorlardı. Aslında simya, istenen maddeleri yapmak için bu elementlerin oranlarını değiştirmeye çalışmaktan ibaretti. Sonunda yüzyıllarca süren gizliliği kıran ilk simyacılardan biri Alman simyacı Andreas Libavius ​​(1540?-1616) oldu. 1597’de bazıları tarafından ilk kimya ders kitabı olarak kabul edilen kitabı yayınladı. Bu kitap, simyacıların bilgilerini herkesin anlayabileceği bir dilde özetledi.

Simyadan Kimyaya Geçiş Aşaması

Simyacıların elde ettikleri başarılı sonuçlar olsa da simya bir bilim değildi. Filozof Rober Boyle’un yeni geliştirilen bilimsel yöntemleri simyaya uyguladığı The Sceptical Chemist ( Kuşkucu kimyacı) adlı kitabını yayınladığı 1661 yılı bir dönüm noktası oldu. Boyle, maddenin 4 elemente indirgenemeyeceğini, bunun tekrarlanabilir deneyler ile ispatlanması gerektiğini savunuyordu. Boyle’un çalışmasından önce, simyacıların kimyasalları analiz etmek için kullandıkları ana yöntem ateşti. Boyle, ateşin faydalı olmasına rağmen, maddelerin kimyasal bileşimini analiz etmek için yeterli bir yol olmadığına inanıyordu. Bu nedenle, çoğu bugün hala kullanılan diğer analiz yöntemlerini araştırdı ve tanımladı. Bunlara renk testleri, alev testleri ve kristal şeklinin incelenmesi dahildir.

Boyle kitabıyla simyanın kimyaya dönüşmesine yardımcı oldu. Fizikte kullanılan deneysel yöntemi kimyaya soktu. Boyle, kimyanın fizik kadar incelenmeye değer olduğunu göstererek bu iki bilim arasında paralellikler çizmeye çalıştı. Bu, kimyagerlerin sosyal ve entelektüel statüsünü ikinci sınıf büyücülerinkinden daha fazla yükseltti ve gizlilik eğilimlerini azalttı.

Bu deneyleri gerçekleştiren kişi ise Antoine Lavoisier oldu. Lavoisier 1789 yılında 33 maddelik bir liste yayınladı. Bu listedeki maddelerin çoğu günümüzde kullandığımız elementler idi. Çok geçmeden başka elementler de keşfedildi. Devamında da elementlerin özelliklerinin altında yatan nedenler anlaşılmaya başlandı. Bu aslında simyanın sonu ve modern kimyanın başlangıcı idi. periyodik tablo ise kimyanın birleştirici kuramı olacaktı.

Simyanın Modern Bilim Üzerindeki Etkisi

Simyacılar boyalar ve parfümler gibi kimyasal işlemlerle uğraştılar ve elbette çeşitli alaşımların özelliklerini değiştirmenin yollarını buldular. Örneğin 1669’da Hennig Brand’da felsefe taşını insan idrarında ararken farkına varmadan, fosforu buldu. Simyacı Albertus Magnus (MS 1193-1280), arseniği keşfetti. Simyacı Andreas Libavius ​​(MS 1555 – 1616), serbest hidroklorik asit, kalay tetraklorür ve amonyum sülfatın hazırlanışını ilk tanımlayan ilk kişiydi. Sülfürik asit ilk olarak (yaklaşık MS 1300) simyacı Pseudo-Geber tarafından tanımladı.

Mum yandığında ne olur? Suya atılan bir tutam tuz neden kaybolur? Kurşun altına dönüşür mü? Günümüzde bu soruların kimileri tarafından sıkıcı bir bilim kabul edilen kimya ile ilgili olduğunu biliyoruz. Ancak kimyanın geçmişi hiç de sıkıcı bir tarihe sahip değildir.


Kaynaklar ve ileri okumalar için:

Matematiksel

Başa dön tuşu