Simya Nasıl Kimya Oldu?

Modern kimya biliminin temelleri atılmadan binlerce yıl önceden başlayıp, 17. yüzyıla kadar etkileri devam eden, maddeleri birbirine karıştırıp , değiştirmeye çalışan insanların yaptıkları çalışmalara simya denir.

Dünyanın yapıtaşının ne olduğuna dair sırları çözüp onu değiştirmek için sistematik olarak çalışan ilk insanlar simyacılardır.

Simyanın temeli büyük ölçüde Antik Yunan’dan gelen bilgilerin anlatılarına dayanır. Simyacılara göre dünyadaki her şey 4 ideal maddenin kombinasyonundan oluşuyor.

Toprak. Su. Hava. Ateş.

İnançlarının temelinde dünyadaki her şeyin bir şekilde canlı olduğu yatıyordu simyacıların. Buna metaller de dâhildi. Sonuçta metaller de toprakta tohumlar gibi yetişir, insan vücudu gibi çürürdü onlara göre. Ama metaller aynı zamanda geliştirilip, saflaştırılabilirlerdi. Bu başarıldığında en saf metale yani altına dönüşürlerdi. İşte simyacıları efsanevi felsefe taşını aramaya iten bu inançtı.

Simyacılara göre ölümsüzlüğün sırrını bulmanın temeli felsefe taşına dayanmaktaydı. Bu felsefe taşı ruhani dünyanın da kilit anahtarı niteliğindeydi.

“Kırmızı iksir” adını verdikleri karışım ile değersiz metalleri altına dönüştürmeye çabaları hep bundandı. Maalesef kullandıkları sözler ve karışık çizimler nedeniyle yaptıkları çalışmalar hakkında elimize ulaşmış çok fazla bilgi yoktur yaptıkları deneyler hakkında. Bunun sebebi, o  dönemde kimya alandaki terminoloji eksikliği elbette. Bu nedenle yaptıkları çalışmalar sıklıkla büyücülükle karıştırılmıştır zaten…

simya_sembol

1669 yılında son dönem simyacılardan biri olan Hennig Brand’da aynı arayışta olan biriydi. Brand, felsefe taşını insan idrarında bulabileceğini düşünüyordu. Bunun için bir çok farklı denemeler yaptı. Elbette idrardan altın elde edemedi ama onun yerine bambaşka bir şey buldu farkına varmadan, o dönem için belki de bir sihir gibi gözüktü gözüne bu bulduğu şey: Işık veren anlamında “Fosfor”.

Hennig Brand

O zamanda ne işe yaradığı tam olarak anlaşılamasa da sonraki dönemlerde apayrı bir biçimde insanlık kullanmaya başladı fosforu, nerede derseniz kibrit yapımında elbette.

Avrupa Ortaçağı terk ederken bilimi yeni güçler şekillendirmeye başladı zamanla. Devir savaşlar devriydi ve bu savaşlarda başarı daha iyi metaller kullanılmasıyla da alakalıydı. Asırlık inançlara yıkan görüşlerin ilk olarak doğmaya başladığı yerlerden biri de madenler oldu bu nedenle.

O döneme kadar hava bölünmez bir madde ve dünyanın yapıtaşlarından biri olarak görülüyordu. Ama Avrupa sanayileşirken bunun doğru olmadığı giderek daha da belli olmaya başladı.

İnsanlar kişisel tecrübeleriyle çok farklı özelliklere sahip farklı havalar olduğunu fark ettiler. Madenlerde insanları öldüren ve gizemli bir şekilde mumları söndüren “kötü hava” vardı. Yeraltında aniden tutuşan “ateş buharı” vardı. Tüm bunlar yeni sorular ortaya çıkardı.

Bu havalar neydi? Kaç tane vardı?

Deneyciler Avrupa’nın her tarafında cevap arayışına gitti. Yorkshire’da da doğa filozofu Joseph Priestley bu görevi üstlendi. Priestley hava üzerinde çalışmaya değişik maddeleri ısıtarak başladı. 

Simyacıların en sevdiklerinden olan kızıl oksit de bunların arasındaydı. Priestley onu yüksek bir sıcaklığa kadar ısıttı ve turuncu toz parlak bir metale dönüştü: Cıva

joseph priestley

Topladığı havayı ise “iyi hava” olarak tanımladı. Bu iyi havanın yanıcı özellikleri onu büyülemişti. Keşfedilen yeni havalar içerisinde en önemlilerinden biri bu oldu.

Priestley 1774’te Paris’e bir yolculuk yaptı. Priestley Paris’e vardığında Fransız deneysel biliminin altın çifti olan Antoine ve Marie Anne Lavoisier tarafından akşam yemeğine davet edildi. Bu çift o dönem için Avrupa’nın en iyi aletlerine sahip özel laboratuvara sahipti aynı zamanda.

Akşamın ilerleyen saatlerinde sohbetin konusu havalara geldi. Priestley onlara son keşfini, yani alev alma özelliğine sahip havayı anlattı. Daha sonra da bu havayı tam olarak nasıl üretebileceklerinden bahsetti. Priestley’in bilgileriyle donanan Lavoisier deneyi tekrarlamaya koyuldu.

Marie Anne Lavoisier

Kısa süre sonra kendi keşfiyle yani başka bir isim verdiği aynı havayla böbürleniyordu. Lavoisier ona oksijen demişti. Hayatın gazı.

Lavoisier’in daha sonra yaptığı şey ise bilim tarihinin dönüm noktalarındandır.

Priestley çifti deneyi tersten yapmaya karar verdiler. Gaz ve parlak metali tekrar bir araya getirerek kızıl oksit oluşturdular. Ve yaptıkları ölçümlerde bunun daha önceki haliyle tamamen aynı ağırlıkta olduğunu buldular.

Bu, modern kimya temel prensiplerinden biridir günümüzde. Denge…

Bir maddeyi alıp basit elementlere ayrıştırdıktan sonra o elementleri tekrar birleştirdiğinizde başladığınız noktaya geri dönersiniz.

Kimya bilimi böyle doğdu. Bağlantılarla. Simyacıların yetenekleriyle ve yeni gazların keşfiyle…

Ancak unutulmaması gereken bir şey var, her ne kadar isim benzerliği olsa da simya ile kimya aynı şey değildir.

Simya, barutun bulunması, madenlerin rafine edilmesi, kozmetiğin gelişimi, seramik, cam ve boyanın üretimini sağlaması, likör ve esans üretimini başlatması gibi kimyasal gelişime katkıda bulunsa da amaç ve yöntemleri ile özünde kimyadan ayrışmaktadır.

Başka bir benzetmeyle astroloji ve astronomi arasındaki ilişkinin simya ve kimya arasında da olduğu söylenebilir. Fiziksel fenomenlere mistik anlamlar yüklemek…

Sibel Çağlar

Matematiksel

Etiketler

Sibel Çağlar

Kadıköy Anadolu Lisesi, Marmara Üniversitesi, ardından uzun süre özel sektörde matematik öğretmenliği, eğitim koordinatörlüğü diye uzar gider özgeçmişim…Önemli olan katedilen değil, biriktirdiklerimiz ve aktarabildiklerimizdir bizden sonra gelenlere...Eğitim sisteminin içinde bulunduğu çıkmazı yıllarca iliklerimde hissettikten sonra, peki ama ne yapabilirim düşüncesiyle bu web sitesini kurmaya karar verdim.Amacım bilime ilgiyi arttırmak, bilimin özellikle matematiğin zihin açıcı yönünü açığa koymaktı.Yolumuz daha uzun ve zorlu ancak en azından deniyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Başa dön tuşu