Psikoloji

Gördüğümüz Rüyaların Gerçekte Bir Anlamı Var mı?

“Uyanık olanlar ortak bir dünyayı paylaşır, ama uyuyanlar her biri kendi dünyasına çekilir.” diye gözlemlemişti 5. yüzyıl Yunan filozofu Herakleitos. Herakleitos’un uykunun bu öznel doğasına dair gözlemi bize bugün sıradan bir psikolojik gerçek gibi görünecektir. Ancak rüya gören zihnin tarihi, sanıldığı gibi yalnızca öznel bir mesele değildir.

Gördüğümüz Rüyaların Gerçekte Bir Anlamı Var mı?
Rüyaların bir anlamı olup olmadığı konusu uzun zamandır tartışılıyor

Rüyaların tuhaflığı ve çoğu zaman mantık dışı yapısı içinde ortak bir gizem yatar. Bu gizem, yüzyıllar boyunca kâhinleri, filozofları ve bilim insanlarını kendine çekmiş; bizi antik rüya tapınaklarının büyülü atmosferinden modern uyku laboratuvarlarının elektrikle donatılmış ortamına kadar uzanan bir yolculuğa çıkarmıştır.

Rüyalar, Yunan uygarlığında Roma dünyasına kıyasla çok daha önemli bir yere sahipti. Yunanistan’ın dört bir yanındaki tapınaklarda ve kutsal alanlarda insanlar, tanrılardan gelen birer armağan olarak görülen rüyaları deneyimlemek için toplanırdı.

Gördüğümüz Rüyaların Gerçekte Bir Anlamı Var mı?
Rüyaların bir anlamı olup olmadığı uzun süredir tartışılıyor. Rüyalar hakkındaki ilk yazıların tarihi, antik Mısır’dan kalma, MÖ 2050 tarihli Chester Beatty Tıp Papirüsü’ne uzanır. Bu papirüste, kendilerini Tanrı Horus’a adamış rahiplerin yorumları eşliğinde, 200 rüya anlatısı yer alır.

Bu dönemde Aristoteles, rüyaların doğaüstü bir anlam taşımadığını öne sürmüştü. Hipokrat ve Galen gibi hekimler de benzer bir yaklaşım benimseyerek rüyaları bedenin durumuna bağlı, özellikle de sıvı dengesizlikleriyle ilişkili fiziksel belirtiler olarak yorumladı. Ancak halk arasında rüyalar hâlâ kehanet değeri taşıyan olaylar olarak görülüyordu.

Artemidorus’un Oneirocritica adlı eseri, antik çağdan günümüze ulaşan tek kapsamlı rüya yorumlama metnidir. Bu eser, rüyaların kehanet amaçlı yorumlanmasını savunurken aynı zamanda rüyalarda sıkça karşılaşılan sembollerin nasıl çözümleneceğine dair pratik bir rehber sunar.

Oneirocritica, rüya yorumlama geleneğinin temel kaynaklarından biri olarak önemini korudu. Ancak zamanla rüyaların kehanet değeri sorgulanmaya başladı ve rüyalar, uyanık düşüncelerin bir yansıması olarak görülmeye başlandı. Orta Çağ’dan itibaren düşünürler, rüyaları kişinin fiziksel ve psikolojik durumuyla ilişkilendirdi.

Bu yaklaşımı ileri taşıyan Paracelsus ise rüyaları, insanın içinde var olan fakat uyanıkken farkında olmadığı bilginin bir yansıması olarak tanımladı.

Rüyalar Anlamak Mümkün mü?

18. ve 19. yüzyıllarda rüya teorileri hızla çeşitlendi ve farklı disiplinlere yayıldı. Rüyalar bir yandan kendini tanımanın bir aracı olarak görülürken, diğer yandan evrensel bir dil, deliliğin bir benzeri ya da uyku sırasında beynin rastlantısal bir ürünü olarak yorumlandı.

Ancak en dikkat çekici bulgular, Alfred Maury ve Hervey de Saint-Denys gibi Fransız araştırmacılardan geldi. Bu araştırmacılar, kendi üzerlerinde yaptıkları deneylerle rüyaların unutulmuş anıları canlandırabildiğini, basit imgelerden karmaşık sahneler kurabildiğini ve hatta bilinçli olarak yönlendirilebildiğini gösterdi.

 Freud
 Freud 1899’da Rüyaların Yorumu isimli kitabını yayınladı. Kitap rüyalarla bilinçli ve bilinçdışı düşünme süreçleri arasındaki büyüleyici bağlantıları dünyanın dikkatine sundu.

Freud bu çalışmaları yeterli bulmadı. Önceki araştırmacıların rüyaların sadece görünen içeriğine odaklandığını düşündü. Kendisi rüyaları serbest çağrışım yöntemiyle analiz etti ve onların bastırılmış arzuların gizlenmiş bir ifadesi olduğunu savundu. Rüyayı, benliğin savunmalarını aşarak içeri giren bir Truva Atı olarak tanımladı. Freud 1939’da öldüğünde görüşü geniş kitlelere yayılmıştı. Bu fikir, psikanalizin temel taşlarından biri haline geldi.

Ancak aynı dönemde yeni bir alan doğdu: uyku bilimi. Araştırmacılar elektroensefalografi (EEG) cihazını kullanarak uykunun perde arkasını gözlemledi. Bu teknoloji, rüya sırasında beynin elektriksel faaliyetlerini gerçek zamanlı olarak kaydetmelerini sağladı.

Başlangıçta uyku bilimi, rüyaların zihinsel ya da fiziksel doğası hakkında güçlü ipuçları sunamadı. Araştırmacılar EEG cihazı ile beyin aktivitesini ölçtü ve bu sayede bir kişinin uyanık mı, derin uykuda mı yoksa anestezi altında mı olduğunu belirledi. Ancak rüya sırasında ortaya çıkan elektriksel aktivite, uyanıklık hâline neredeyse birebir benzerdi. Bu nedenle araştırmacılar rüyayı doğrudan ayırt edemedi.

Rüya Görmenin Ardındaki Bilim Nedir?

Uyku laboratuvarları yeni teknolojiler kullanmaya başladıkça, Harvard Tıp Fakültesi’nden psikiyatristler J. Allan Hobson ve Robert McCarley beynin ön bölgesinde “REM-on” hücrelerini tespit etti. Bu hücrelerin etkinleşmesiyle rastgele sinirsel aktiviteler oluştuğunu ve zihnin bu dağınık sinyalleri bir araya getirerek rüya anlatısını kurduğunu öne sürdüler

Rüyaları incelemek zordur. Çünkü insanlar genellikle uyandıktan sonra ayrıntıları unutur. Bir kişi REM uykusu sırasında uyandırılırsa rüyalarını diğer evrelere kıyasla çok daha fazla hatırlar. Herhangi bir rüyanın %50’sinin 5 dakika içinde, yaklaşık %90’ının ise 10 dakika içinde unutuyoruz.

Aktivasyon-sentez modeli, Freud’un başlattığı psikodinamik yaklaşıma önemli bir alternatif sundu. Ancak bu modelin de sınırları ve eksikleri kısa sürede ortaya çıktı.

Rüyaların ayırt edici özelliği her zaman “tuhaf” ve “geçici” olmaları mıydı? İnsanlar yalnızca REM dışı uykuda mı rüya görüyordu? Eğer rüyaların bir işlevi varsa, bu işlev neden sadece insanı uyanıklığa hazırlamakla sınırlı kalıyordu?

Bu sorular, rüyaların karmaşık ve çok katmanlı doğasını tek bir teorinin açıklayamayacağını gösterdi. Nitekim Aristoteles, iki bin yıl önce, uyku ve rüyalarla ilgili tartışmaları “belirsiz ve anlaşılması güç bir alan” olarak tanımlamıştı.

Sonuç Olarak

Günümüzde biliyoruz ki, rüyalar, duygularımızı işleyerek onları anılara dönüştürmemize yardımcı olur. Rüyalarımızda gördüğümüz ve yaşadığımız şeyler gerçek olmayabilir; ancak bu deneyimlere eşlik eden duygular gerçektir. Zihin, rüyalar aracılığıyla bu deneyimleri yeniden kurgular ve onlara dair bir anı oluşturur. Bu süreçte duyguların etkisi azalır ve zamanla aktif olmaktan çıkar.

Bu mekanizma önemli bir işlev üstlenir. Çünkü özellikle olumsuz duyguları işlemediğimizde kaygı ve stres artar. Araştırmalar, REM uykusunun ciddi şekilde eksik olmasının ruhsal bozukluklarla ilişkili olduğunu gösterir. Kısacası rüyalar, deneyimlerimiz ile duygularımız ve anılarımız arasındaki hassas dengeyi korumaya yardımcı olur.


Kaynaklar ve ileri okumalar

  • Valenstein, E. (2002). The Discovery of Chemical Neurotransmitters Brain and Cognition, 49 (1), 73-95 DOI: 10.1006/brcg.2001.1487
  • Do Dreams Really Mean Anything? Yayınlanma tarihi: 19 Şubat 2018. Kaynak site: Psychologytoday. Bağlantı: Do Dreams Really Mean Anything?

Matematiksel

Bunlar da ilgini çekebilir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir