Bu, Uçsuz Bucaksız Evrende Yalnız mıyız?

Dünya’nın en eski bilim dalı olarak astronomi insanların kafalarını kaldırıp gökyüzüne, yıldızlara ve gezegenlere bakmalarıyla başladı. O yıldızlarla dolu karanlık boşluk, ilk uygarlıkların sosyal hayatlarını ve din anlayışlarını geniş ölçüde etkiledi. Gezegenlerin ve Güneş’in hareketlerini yorumlamaya çalıştığımız (ki büyük oranda astrolojinin etkisi altında kaldı) basit ve çoğunlukla yanlış ilk çabalarımızdan sonra Güneş sistemimizin özelliklerini daha iyi bir şekilde kavradık. Gezegenlerin ve yıldızların hareketlerini daha mantıklı bir şekilde bilimsel olarak açıklamanın yollarını keşfetmeye başladık. Güneş sistemimizden ve hatta içinde yaşadığımız galaksiden daha uzaklarda neler olduğunu merak etmeye başladık. Son 100 yıl içerisinde kozmoloji bilimi bu merak sayesinde büyük bir gelişim gösterdi. 1900’lu yılların başına kadar, evrenin sadece kendi galaksimiz Samanyolu’ndan ibaret olduğunu sanıyorduk. Ama evrenin aslında sürekli genişlediğini ve milyarlarca başka galaksinin genişleyen bu evren içersinde serpildiğini farketmemiz uzun sürmedi.

Evren hakkında daha çok şey öğrendikçe onun ne kadar karmaşık ve devasa olduğunun da farkına varmaya başladık. Bu da bizi evrendeki yerimizi sorgulamaya yöneltti. Tarih boyunca insanın belkide en çok merak ettiği şey evrende yalnız olup olmadığıdır. Artan evren bilgimize paralel olarak bu merakımız da giderek arttı. İşte bu yazıyla bu meşhur sorunun cevabını arayacağız: ‘Evren’de Yalnız mıyız?’.

Bazen gündeme gelen UFO söylentilerini tartışarak, uzaylılar tarafından kaçırıldığını iddia eden insanların deneyimlerini paylaşarak ya da herhangi bir dinin kutsal kitabının ayetlerini yorumlama çalışarak bu sorunun cevabını aramayacağız elbette. Bu sorunun cevabını ararken tamamen ‘bilimsel’ bir yol takip edeceğiz. O halde öncelikle neden evrende yalnız olmadığımızı düşünüyoruz ona bir bakalım.

Evren’de bizden başka canlı olabileceğini düşündüren gerçekler nelerdir?

i) Görünen evrenin çapı 93 milyar ışık yılıdır4. Bu kadar geniş bir alan, çapı sadece yaklaşık 13.000 km olan bu minicik gezegendeki birkaç milyar insan için ayrılmış olamaz diye düşünebilirsiniz. Aksi halde çok büyük bir yer israfı olurdu değil mi?

ii) Her gün en az bir bardak içtiğiniz, yaşam kaynağınız olan suyun kimyasal formülü iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşur. Evrenin neresine giderseniz gidin en bol element hidrojendir. Onu helyum, oksijen ve karbon takip eder. Eğer element bolluğu evrenin her yerinde bu şekilde ise başka yerlerde de, aynen Dünya’daki gibi, canlılık olması ihtimali yüksek gibi görünebilir.

iii) Bildiğimiz kadarıyla galaksimiz Samanyolu içerisinde yaklaşık 100 milyar yıldız var. Ve tahmin edilen toplam gezegen sayısı ise 1 trilyon civarında. Evrende ise yüz milyarlarca başka galaksi ve ortalama her bir galaksi içerisinde milyarlarca yıldız ve trilyonlarca başka gezegen olduğu düşünülüyor. O nedenle üzerinde yaşadığımız bu minik gezegenin, bu devasa kozmik denizde, canlılık barındırabilen tek yer olduğunu düşünmek pek mantıklı görünmüyor olabilir.

Peki acaba gerçekten yalnız mıyız? 

Bu sorunun cevabını verebilmek için NASA 2009 yılında Kepler (adını ünlü gökbilimci Johannes Kepler’den alır) isimli bir teleskobu uzaya gönderdi. Bu teleskobun görevi galaksimiz içerisinde minik bir alana bakarak, başka yıldızlar etrafında dolanan gezegenleri belirlemekti. Güneş sistemi dışında başka yıldızlar etrafında dolanan gezegenlere öte-gezegen denir. Bu teleskobun verilerini kullanarak şu ana kadar 4700 civarında öte-gezegen adayı belirlendi. Bu adaylardan 1900 tanesinin öte-gezegen olduğu doğrulandı. Bu doğrulanan öte-gezegenler içerisinde ise 30 tanesinde yaşam olabileceği düşünülüyor. Bunların 10 tanesi ise neredeyse Dünya boyutlarında
Gördüğünüz gibi trilyonlarca gezegenin olduğunu düşündüğümüz galaksimiz içerisinde şu ana kadar sadece 5000 civarında gezegen adayı gözleyebilmiş ve Dünya’ya benzeyen sadece 10 gezegen bulabilmişiz. Koca okyanusta bir kum tanesi misali…

Peki hangi kriterlere göre gezegenin yaşam barındırıp barındıramadığı anlaşılabilir?

Bir gezegenin yaşanabilir olması için belli kriterleri sağlaması gerekir. Bu kriterler, üzerinde yaşadığımız gezegen Dünya’nın bazı özellikleri ele alınarak oluşturuldu. Dünya’nın atmosfer basıncı, Güneş’e olan uzaklığı ve Güneş’ten birim zamanda aldığı enerji gibi veriler referans alınarak ‘Yaşanabilir Bölge – Habitable Zone’ tanımı yapıldı. Eğer keşfedilen herhangi bir öte-gezegen ‘Yaşanabilir Bölge’ koşullarını sağlıyorsa o gezegende yaşam olabilir diyoruz.
Bu gezegenlerden birinde yaşamı kesin kanıtlarıyla bulduk diyelim. Bu yaşam formu zeki bir yaşam formu olsun ve varsayalım ki onlarla bir şekilde iletişim kurduk. Peki bu durumda ilk yapmak istediğimiz şey ne olurdu acaba?

Elbette böyle bir keşfin sosyal hayatımızda, inanışlarımızda ve evrene bakış açımızda inanılmaz etkileri olacaktır. Örneğin, evrenin sadece ‘süper’ canlı türü bizler için yaratıldığını düşünen tüm dinler çok büyük bir şok geçirecektir. Ancak, bu gibi etkiler dışında, sanırım ani bir refleks olarak vereceğimiz ilk tepki ya oraya gitmek ya da onların buraya gelmesini istemek olacaktır. Ama acaba bu günümüz teknolojisi ile mümkün mü?

Yaşam barındırabildiği düşünülen gezegenlerden bize en yakını yaklaşık 10 ışık yılı uzaklıkta. Yani yaklaşık 100 trilyon km. Bir başka deyişle, eğer ışık hızında seyahat edecek teknolojiye sahip olsaydık o gezegene ulaşıp bir çay içip (yanınızda Türk lokumu götürdünüz elbette) döneyim deseniz gidiş geliş 20 yıl sürecek. Elbette şu an için ışık hızında seyahat edecek bir teknolojiye sahip değiliz. Belki böyle bir teknolojiye hiçbir zaman sahip olamayacağız. Ancak, bugünün teknolojisi ile oraya ulaşmamız en azından binlerce yıl sürerdi.

Yani ‘Uzaylılar beni kaçırıp üzerimde deney yaptılar’, ‘Geçen gün yukarıdaki nehrin orada oturup uzaylılarla çay içtim’, ya da ’51. bölgede uzaylılar cirit atıyor’ (bu cümleler uydurma değildir!), gibi söylemler duyduğumuzda bunları bir psikolojik vaka olarak değerlendirmek yerinde olacaktır.

Evren’in büyüklüğü ve bizim onun karşısındaki aciz küçüklüğümüz iki gerçeği yüzümüze adeta çarpar:

1)Evren’de neredeyse fark edilmeyecek kadar küçük bir Güneş sistemi içersinde minnacık bir gezegen üzerinde yaşıyoruz. Evrenin boyutuna kıyasla bizim boyutumuz ihmal edilebilir düzeyde. Yani evrenin bizden haberi bile yok. O nedenle Dünya boyut olarak ‘hiçbirşey’ gibi düşünülebilir.

2)Diğer yandan, bildiğimiz yaşam barındıran, mavi-yeşil hayat dolu tek gezegen de burası. Güneş’e mükemmel bir uzaklıkta ve mükemmel bir atmosferi var. Yani gezegenimiz bir o kadar eşsiz ve değerli. Bundan dolayı boyut olarak ‘hiçbirşey’ olan Dünya, anlam olarak ‘herşeyimizdir.’

İşte bu nedenledir ki, gezegenimizi ve onun içerisindeki her türlü yaşam formunu ve doğal hayatı korumak en başta gelen görevimiz olmalı.

Yazının başındaki soruya dönecek olursak. Evren’de yalnız mıyız? Büyük ihtimalle yalnız değiliz ancak henüz kesin bir kanıta da sahip değiliz. Önümüzdeki en büyük engel Evren’de mesafelerin çok büyük olması.

Güzel bir soruyla bitirelim.

 Eğer evrenin bir köşesinde bizden başka canlılar varsa acaba şekilleri nasıl olurdu?

a) Şekil olarak insana benzeyen zeki bir yaşam formu. Fakat hepsi zeki olmak zorunda değil elbette. Ne de olsa bizler de insanoğlu olarak hepimiz zeki değiliz.

b) Uzaylıların Dünya’yı istila ettiği Hollywood filmlerindeki gibi, korkunç görünümlü ve kötü niyetli canlılar. Hani insanları kaçırıp üzerinde deney yapanlar varya işte onlar. Diğer yandan bunlar iyi niyetli de olabilir. Ne de olsa sadece dış görünüşe bakarak kimse hakkında acele hükme varmamak gerek.

c) Artık Nirvanaya ulaşmış, ‘aman cnm boşver hayatın çilesi bitmez, rahat ol biraz’ mantığını kendine ilke edinmiş, bize yol gösterebilecek iyi niyetli yaşam formları.

d) Hiçbirşeyden habersiz oradan oraya dolaşan bakteri benzeri basit canlı türleri.

Yukarıdaki şıklardan birini seçmeniz gerekse bu hangisi olurdu? Ya da sizin başka öneriniz var mı?

Dr. Selçuk Topal

İletişim: https://twitter.com/astronomTurk

(Bu yazı ilk kez İstanbul Art News Haziran 2015 sayısında yayınlandı.)

Konu ile ilgili diğer yazılar için: http://www.selcuktopal.net

Matematiksel

Yazıyı Hazırlayan: Matematiksel

Bu yazı gönüllü yazarlarımız tarafından hazırlanmış veya sitemiz editörleri tarafından belirtilen kaynaktan aslına uygun kalınarak eklenmiştir.

Bunlara da Göz Atın

Geleceğe Git! Geçmişi Gözlemle!

“Kütlesi olan hiçbir cisim ışık hızına ulaşamaz!” neredeyse birçoğumuzun diline pelesenk olmuş bir cümledir bu. …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ga('send', 'pageview');