
“Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez” demiştir Sokrates. Bu söz, herhangi bir bilim insanının kulağına hoş gelir; çünkü yaşamın doğasını incelemek, bilimin her gün yaptığı şeydir. Bilgi üretirken olabildiğince sistematik davranmaya çalışırız.
Fakat Sokrates’in en az bunun kadar önemli başka bir sözü daha vardır: “Bana gelince, bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir.” Ama bilmediğimizi nasıl biliriz? Agnotoloji adı verilen araştırma alanı tam da bu soruyla ilgilenir
Agnotoloji Nedir?

İlk kez 1992’de, Stanford Üniversitesi’nde bilim tarihi profesörü olan Robert N. Proctor’ın isteği üzerine dilbilimci Iain Boal tarafından ortaya atılan agnotoloji sözcüğü, Yunancada “bilmemek” ya da “cehalet” anlamına gelen agnōsis kökünden türemiştir.
Proctor bu kavrama özellikle tütün endüstrisinin bilimsel gerçekleri nasıl çarpıttığını ve kamuoyunda nasıl kuşku ürettiğini incelerken ihtiyaç duymuştur. Onun temel sorusu şuydu: “Bir bireyin cehaleti, olduğu hâliyle nasıl şekillenir?” Başka bir deyişle, hangi dış güçler, çıkarlar ya da gündemler bir kişinin gerçekliğin işleyişini görmesini engeller?
Proctor, toplumları cehalet içinde tutan süreçlerin neden ciddi biçimde incelenmediğini sorguladı. Propagandacıların bilgiyi hangi yollarla denetlediğini, saptırdığını ve kamusal tartışmanın dışına ittiğini araştırdı.
Zihinlerin yanlış bilgilerle nasıl beslendiğini ve bazı bilgilerin kamuoyundan nasıl uzak tutulduğunu ele aldı. Böylece agnotoloji, yalnızca bilgi eksikliğini değil, cehaletin nasıl üretildiğini inceleyen bir alan olarak ortaya çıktı.
Cehaletin bütün bileşenlerini kesin biçimde kavramak kolay değildir. Buna karşılık, insanları cahil tutmak için tasarlanmış süreçleri belirlemek mümkündür. Proctor da bu süreçleri anlamanın hem mümkün hem gerekli olduğunu düşündü. Agnotoloji bu nedenle yalnızca neyi bilmediğimizi inceleyen bir alan değildir. Aynı zamanda neyi neden bilmememizin istendiğini de araştırır.
Bu yönüyle agnotoloji, güçlü aktörlerin çıkar sahibi oldukları toplumsal sorunları gizlemek ya da dikkati başka yöne çekmek için cehaleti nasıl stratejik bir araç olarak kullandığını ortaya koyar.
Bunun en bilinen örneklerinden biri tütün endüstrisidir. Sigaranın kanser ve başka ciddi hastalıklarla ilişkisini gösteren bilimsel kanıtlar güçlendikçe, tütün şirketleri bu gerçeği doğrudan reddetmemişti.. Bunun yerine konunun hâlâ tartışmalı olduğu izlenimini yaratmaya çalışmıştı.
Cehalet Nasıl Yaygınlaştırılır?
Proctor’a göre cehalet iki koşul bir araya geldiğinde yayılır. İlk olarak, çok sayıda insanın bir kavramı ya da olguyu yeterince anlamaması gerekir. İkinci olarak da ticari şirketler ya da siyasi gruplar gibi özel çıkar gruplarının, o konu hakkında kafa karışıklığı yaratmak için bilinçli biçimde çalışması gerekir.
Cehaletin tarifi şudur: Kendi fikirlerinden memnun ol, bildiklerinle yetin.
— Elbert Hubbard
Tütün ve iklim değişikliği konularındaki cehalet buna iyi bir örnektir. Bilimsel okuryazarlığı zayıf olan bir toplum, gerçeği bulandırmak ve insanları kafa karışıklığı içinde bırakmak isteyenlerin yöntemlerine karşı daha savunmasız hale gelir.

Proctor, iklim değişikliğini örnek verirken tartışmanın yalnızca iklim değişikliğinin var olup olmadığıyla ilgili olmadığını söyler. Ona göre mesele aynı zamanda Tanrı’nın dünyayı insanların sömürmesi için yaratıp yaratmadığı, hükümetlerin sanayiyi düzenleme hakkına sahip olup olmadığı ve çevrecilerin güç kazanmasının gerekip gerekmediği gibi daha geniş inanç ve değerlerle de ilgilidir.
Yani tartışma yalnızca olgular üzerinden yürümez. İnsanların bu olgulardan ne sonuç çıkardığı ve bu olgulara hangi anlamları yüklediği de belirleyici olur.
Cehalet üzerine çalışan bir başka akademisyen de Cornell Üniversitesi’nden David Dunning’dir. Dunning’e göre internet, cehaletin yayılmasını kolaylaştırmaktadır. Çünkü internet, herkese kendi kendisinin uzmanı olma fırsatı verir. Bu durum da insanları, cehaleti bilinçli biçimde yaymak isteyen güçlü çıkar gruplarına karşı daha açık hale getirir.
Dunning’in kaygısı, insanların kendi kararlarını verme yeteneğini kaybetmesi değildir. Ona göre asıl sorun, kendi kararımızı vermenin fazlasıyla kolay hale gelmesidir.
Bugün pek çok bilgiye tek tıkla ulaşılabildiği için bazı bilgili insanlar bundan yarar sağlayacaktır. Ancak birçok kişi de sahte bir uzmanlık hissine kapılarak yanlış yönlendirilecektir.
Sonuç olarak
Eleştirel görmezden gelme, bireyin neyi dikkate alacağını ve neyi bilinçli olarak dışarıda bırakacağını seçme becerisidir. Aşırı bilgi akışı içinde bu beceri, sınırlı dikkat kapasitemizi korumamıza yardımcı olur. Çünkü her bilgiye, her tartışmaya ve her iddiaya aynı ölçüde dikkat kesilmek mümkün değildir.
Bunu başaramadığımızda, dikkatimizi kendi önceliklerimize göre değil, başkalarının yönlendirmelerine göre kullanmaya başlarız. Böylece yalnızca neyi bildiğimiz değil, neye zaman ayırdığımız ve neyi önemli sandığımız da başkaları tarafından şekillendirilir.
Filozof ve psikolog William James’in söylediği gibi: “Bilge olma sanatı, neyi göz ardı edeceğini bilme sanatıdır.”
Bu yazı ilginizi çektiyse, benzer bir yazımıza daha bakabilirsiniz: Çoğulcu Cehalet: İnanmasak da Diğerinin İnandığını Sanma Durumu
Kaynaklar ve İleri Okumalar İçin:
- Warnier, Jean-Pierre. (2013). On Agnotology as Built-in Ignorance. Afrika Spectrum: Deutsche Zeitschrift für Gegenwartsbezogene Afrikaforschung. 48. 113-116. 10.1177/000203971304800107.
- The man who studies the spread of ignorance. Yayınlanma tarihi: 6 Ocak 2016; Kaynak site: BBC. Bağlantı: The man who studies the spread of ignorance
- Kozyreva A, Wineburg S, Lewandowsky S, Hertwig R. Critical Ignoring as a Core Competence for Digital Citizens. Curr Dir Psychol Sci. 2023 Feb;32(1):81-88. doi: 10.1177/09637214221121570. Epub 2022 Nov 8. PMID: 37994317; PMCID: PMC7615324.
- Jodelet, Denise. (2022). Agnotology: a new field for the study of social representations. Sociétés & Représentations. 31. 6.1-6.5.
Matematiksel



