Sosyoloji

Toplumsal Bir Metafor: Haşlanan Kurbağa Sendromu

Dünya giderek yaşanması daha zor bir hale geldi. Bir yandan iklim değişikliği, öte yandan salgın hastalıklar, kaybolan türler, ani ve yıkıcı hava koşulları. Fark ettiniz mi? Bilim insanları bu konuda emin değil. Yeni bir araştırma, 21. yüzyıl insanının iklim değişikliği karşısında geliştirdiği benzeri görülmemiş bir uyum kabiliyetini ortaya koyuyor. Bunun nedeniyle de olan biten her şeyi normalleştirme eğilimi gösteriyoruz. Sonucunda da tehlikeler karşısında gerekli tepkileri göstermiyoruz. Bu durum haşlanan kurbağa metaforu ile özetleniyor.

Önce daha önceden bilmeyenler için bu metaforu, sonrasında da konu ile ilgili gerçek çalışmaları aktaralım. Bir kurbağayı kaynayan bir suyun içine atarsanız, kurbağa kendini dışarı fırlatır. Çünkü doğal olarak korkunç şekilde canı yanacaktır. Ama aynı kurbağayı soğuk suya koyar sonra da suyu yavaş yavaş ısıtırsanız, kurbağa buna duyarsız kalacaktır. Çünkü, sessiz ve yavaş gerçekleşen değişimlere tepki vermeyecek şekilde programlanmıştır. Hatta giderek kaynayan suda halinden memnundur. Ancak sonunda bu memnuniyet durumu bir tabakta son bulacaktır.

Modern toplumların modern insanlarının da kurbağaya dönüştüğünü anlayınca, onları parmakta oynatmak ne de kolay olur. Halbuki suyun ısısının geldiği dereceyi anladığımızda atı alan Üsküdar’ı geçmiştir. Toplumsal ve bireysel yaşamını etkileyen bazı şeyler yavaşça değişir, çoğu kimse de bunu fark etmez. Fark etmek de istemez. Çünkü farkındalık, sorumluluk getirir.

Araştırmayı gerçekleştiren Moore ve ekibi çalışmalarında, dünyanın farklı bölgelerinden atılan iki milyardan fazla tweet’i inceledi. İnsanların iklim değişikliği ile ilgili duyarlılıklarını anlamaya çalıştı. Temel olarak, insanların ne tür hava durumunu normal veya olağandışı bulduğunu belirlemekti. Ekibin bulduğu şey şuydu. İnsanlar kışın havanın sıcak geçmesi ya da yazın soğuk olması gibi alışık olmadıkları durumlar hakkında reaksiyon gösteriyordu. Ancak zaman ilerledikçe referans noktası olarak daha yakın deneyimleri göz önüne aldığı için verilen tepkiler azalıyordu. Kısacası aşırı koşullara alışıyorduk.

“İnsanlar, kaçınmayı tercih ettikleri değişikliklere alışıyor gibi görünüyor. Ancak bunun hakkında konuşmamaları, onların durumu daha da kötüleştirmediği anlamına gelmez.”

İklim bilimci Frances C. Moore;  California Üniversitesi

Haşlanan Kurbağa Deneyi

Haşlanan kurbağa hikayesi genellikle insanları, nihai olarak istenmeyen sonuçlara maruz kalmamaları için kademeli değişimin farkında olmaları konusunda bir uyarı olarak anlatılır. Bu bir metafor olsa da aslında temelini gerçek bir deneyden alır. 19. yüzyılda, kurbağaların yavaş yavaş ısıtılan suya tepkisini gözlemlemek için çeşitli deneyler yapıldı. Ancak elde edilen bulgular birbiri ile örtüşmeyince 1888’de William Thompson Sedgwick, bu deneylerin sonuçları arasındaki bariz çelişkinin deneylerde kullanılan farklı ısıtma hızlarının bir sonucu olduğunu söyledi.

Daha sonra 1897 yılında Edward Wheeler Scripture bu konuyu ele almak istedi. Sonunda şu sözleri yazdı. ” Eğer su yeterince yavaş bir şekilde ısıtılırsa canlı bir kurbağa hareket etmeksizin kaynatılabilir. Deneyde sıcaklık saniyede 0.002 derece arttırılmış ve kurbağa 2,5 saatin sonunda hareket etmeksizin ölmüş olarak bulunmuştur.” Ancak matematik böyle demez.

Su 100 derecede kaynar bu da 2,5 saatlik bir zaman diliminde saniyede 0.002 derecelik bir artışla suyun başlangıç sıcaklığının 82 derece olması demektir. Bu sıcaklıkta sağlıklı bir kurbağa kesinlikle tencereden fırlamaya çalışır. Ayrıca konu ile ilgili ilerleyen süreçte de kurbağalar üzerinde çeşitli araştırmalar yapıldı. Tüm bu çalışmalar aynı sonuca ulaştı. Kurbağalar soğuk suda bile hareketsiz kalmazlar ve bir kurbağanın iki saat boyunca hareket etmeden oturmasını beklemek akla yatkın değildir. Gerçek kurbağa üzerinde yapılan bilimsel deneyler bu metaforu desteklemese de haşlanan kurbağa sendromunun toplum bilimi açısından tartışma götürmeyecek kadar gerçek olduğu, geçmişten günümüze çeşitli deneyimlerle açık şekilde ortadadır.

Kaynaklar:

Matematiksel

Ceren Demir

Kendini, insanları, dünyayı tanıma ve anlama çabasında, belki de kaosta olan; filmin oyuncularından, dünya üzerindeki küçücük noktalardan biriyim.. Dokuz Eylül Üniversitesi'nde Ekonomi bölümünde yüksek lisansa devam ediyorum ve İstanbul Gelişim Üniversitesi'nde akademik görevimi sürdürüyorum. Spora, sanata (özellikle resim sanatı), müziğe, doğaya, doğa sporlarına, felsefeye, psikolojiye, kitaplara, filmlere düşkünüm.. Okumayı, yazmayı, öğrenmeye çabalamayı çok seviyorum. Küçük yaşlardan itibaren birikmiş 9 adet günlüğüm var. Amaçlı ve amaçsız yaşamanın çeşitli noktalardan artı ve eksileri olduğunu düşünsem dünyadaki her şeyin gelip geçici olduğuna inanıyorum. Yine de -her şeye rağmen- ben uzun süredir amacı olanlardanım.. Buradan enerji sağlayabiliyorum.. Çoğunlukla enerjik, dışa dönük olsam da yeri geldikçe oldukça içe kapanmaya ve yalnızlığa susayabiliyorum. İkisi de keyifli ve öğretici.. Matematiksel sitesinin öncelikle hayranı olan bir okuruyum sonra Matematiksel’e katkı sağlamaya çalışan enfes ekibin bir parçasıyım. Özetle bu dünyayı bir rüyaymış gibi (Is this the real life? Is this just fantasy?) hissedip iyi bir insan olarak '‘kalmaya'’ çabalayan, sonsuzmuş gibi üretmeye çalışan insanlardan olarak; bahsettiğim 'bencil' bilgilerimi önemsiz sayıyorum. Sadece denizdeki kum tanelerinden biri olduğumun farkındayım. Ancak okyanusları merak etmekten vazgeçemiyorum. Yaşam keşifle canlanıyor.. (Instagram veya Facebook hesabım yoktur. Fotoğrafımı ve adımı kullanarak sahte hesap açıldığını öğrendiğim için bu bilgiyi belirtmek durumundayım.)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu Yazılarımıza da Bakmanızı Öneririz

Başa dön tuşu