Fizik

H. G. Wells Atom Bombasını Bir Romanında Nasıl Öngördü?

H. G. Wells, gerçek atom bombasının geliştirilmesinden yıllar önce, 1914 tarihli The World Set Free adlı romanında nükleer enerjinin yıkıcı gücüne ilişkin dikkat çekici öngörülerde bulunmuştu.

Nükleer silahların hikâyesi, atomun değişmez olmadığının anlaşılmasıyla başladı. Frederick Soddy ve Ernest Rutherford, radyoaktif bozunma sırasında bir atomun başka bir atoma dönüşebildiğini ortaya koydu.

Bu keşif, atomun içinde muazzam bir enerji saklı olduğu düşüncesini doğururken ürkütücü ihtimalleri de beraberinde getirdi. Ya radyoaktif bozunma bulaşıcı bir süreç gibi yayılır ve Dünya’daki elementleri zincirleme biçimde dönüştürürse?

Bu iki zıt düşünceyi bir araya getiren en dikkat çekici örneklerden biri, H. G. Wells’in 1913’te kaleme aldığı ve 1914’te yayımlanan The World Set Free adlı romanıydı. Wells kitabını, Soddy’nin radyum üzerine yaptığı çalışmalara adamıştı.

H. G. Wells’in Atom Bombasını Nasıldı?

Roman, 1950’lerde Almanya’nın başlattığı yıkıcı bir dünya savaşını anlatır. Ancak bu büyük felaket, sonunda savaşların sona erdiği ve birleşik bir dünya devletinin kurulduğu yeni bir düzenin önünü açar. Hikâyenin asıl dikkat çekici yanı ise savaş sırasında kullanılan silahlardır.

Wells, “atom bombası” ifadesini ilk kez burada kullandı. Pilotlar bu bombaları uçakların kokpitlerinden kentlerin üzerine atıyor ve şehirleri bütünüyle yok ediyordu.

Yine de Wells’in hayal ettiği bombalar, 1945’te Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarından farklıydı. Tek bir anda meydana gelen devasa bir patlama yerine, “Carolinum” adlı hayalî bir radyoaktif element kullanıyorlardı. Bu madde de, tükenmek bilmeyen, sürekli yanan bir patlamaya neden oluyordu.

H. G. Wells'in Bir Romanı Atom Bombalarını Nasıl Tahmin Etti?
Wells’in romanında tasvir ettiği atom bombaları, öylesine büyük bir savaşa yol açar ki hayatta kalanlar, gelecekteki çatışmaları önlemek için birleşik bir dünya hükümeti kurmaya karar verir.

Bütün bunlar bilim kurgu olsa da Wells’in fikri, genç Macar fizikçi Leó Szilárd’ı derinden etkileyecekti. Szilárd, The World Set Free’yi 1932’de okudu. Ertesi yıl yayımlanan bir yazı, Szilárd’ın dikkatini çekti. Yazıda Rutherford, atomların dönüşümünden bir enerji kaynağı elde etmeye çalışanların boş hayaller peşinde olduğunu söylüyordu.

Rutherford’ın bu kadar kesin konuşması Szilárd’ı rahatsız etmişti. Düşüncelerini toparlamak için Londra sokaklarında yürümeye çıktı. Bir kavşakta trafik ışığının değişmesini beklerken de aradığı çözümü buldu.

Szilárd’a göre elektrik yükü taşımayan nötronlar atom çekirdeğine kolayca ulaşabilirdi. Bir nötronun çarptığı atom yeni nötronlar açığa çıkarırsa, bunlar da başka atomlara çarpacak ve tepkime hızla büyüyecekti. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için uygun bir element bulunması gerekiyordu.

H. G. Wells'in Bir Romanı Atom Bombalarını Nasıl Tahmin Etti?
H. G. Wells, teknolojik yenilikleri tahmin etme konusunda ustaydı.

1938’de Berlin’de çalışan bilim insanları, uranyum çekirdeğinin nötronlarla bombardıman edildiğinde parçalandığını keşfetti. Szilárd haberi duyunca bu parçalanma sırasında yeni nötronlar açığa çıkabileceğini ve zincirleme tepkimenin gerçekten mümkün olabileceğini düşündü. Wells’in yıllar önce hayal ettiği şeyler artık gerçeğe dönüşüyor gibiydi.

Manhattan Projesi Talihsiz Bir Mektup İle Başladı

Szilárd ve Walter Zinn, Mart 1939’da bu düşünceyi sınamak için bir deney yaptı. Ekranda görülecek ışık parlamaları, uranyumun parçalanırken nötron ürettiği anlamına geliyordu.

Deney başladığında ekranda hiçbir ışık görünmedi. İki bilim insanı önce rahatladı. Ancak kısa süre sonra ekranın fişinin takılı olmadığını fark ettiler. Cihazı çalıştırıp düğmeye bastıklarında parlamalar birbiri ardına ortaya çıktı. O gece Szilárd’ın zihninde neredeyse hiçbir kuşku kalmamıştı. Dünya büyük bir felakete doğru gidiyordu.

H. G. Wells'in Bir Romanı Atom Bombalarını Nasıl Tahmin Etti?
Kendi kendini idame ettiren nükleer zincirleme reaksiyonun çizimi

Szilárd, 1930’ların büyük bölümünü nükleer enerjinin bir silaha dönüştürülebileceği endişesiyle geçirdi. 1939 yazında, Long Island’da kalan Einstein’ı ziyaret ederek zincirleme tepkimenin nasıl büyük miktarda enerji açığa çıkarabileceğini ve bunun bir bombada kullanılabileceğini anlattı.

Avrupa yeni bir savaşın eşiğindeyken Szilárd, Almanya’nın atom bombasını ilk geliştiren ülke olmasından korkuyordu. Almanya’nın ele geçirdiği Çekoslovakya madenlerinden uranyum satışını durdurması bu endişeyi daha da artırdı.

Bunun üzerine Einstein’ın imzasını taşıyan bir mektupla ABD Başkanı Franklin Roosevelt’i uyardı. Bu girişim, daha sonra ilk atom bombalarının geliştirildiği Manhattan Projesi’ne uzanan sürecin başlamasında etkili oldu.

Einstein-Szilárd mektubunun tıpkıbasımı

İlk atom bombası 16 Temmuz 1945’te New Mexico çölünde denendi. Birkaç hafta sonra Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan bombalar büyük bir yıkıma yol açtı. Böylece Wells’in hayal ettiği “atom bombaları”, otuz yıl sonra korkunç bir gerçeğe dönüşmüş oldu.

Savaş sona yaklaşırken Szilárd, geliştirilmesine katkıda bulunduğu bombanın Japonya’ya karşı kullanılmasından büyük kaygı duydu. Temmuz 1945’te diğer bilim insanlarının da imzaladığı bir dilekçe hazırlayarak yetkilileri uyarmaya çalıştı, ancak çabaları sonucu değiştirmedi. Savaştan sonra nükleer silah çalışmalarından uzaklaştı ve bilimsel çalışmalarını biyoloji alanında sürdürdü.

 H. G. Wells Sadece Atom Bombasını Tahmin Etmedi

H. G. Wells’in hayal ettiği her şey gerçekleşmedi. Zamanda yolculuk yapan bir makine, görünmez bir insan ve İngiltere’yi yerle bir eden Marslılar hâlâ bilim kurgunun sınırları içinde. Ancak 1866’da doğan Wells’in modern dünyaya ilişkin birçok öngörüsü şaşırtıcı ölçüde gerçeğe dönüştü.

Wells’i çağdaşlarından ayıran özelliklerden biri bilim eğitimi almış olmasıydı. Bilim kurgu henüz ayrı bir edebiyat türü olarak kabul edilmezken o, bilimsel gelişmelerin insan hayatını nasıl değiştirebileceğini düşünüyordu.

Wells bu yönünü romanlarında ustalıkla kullandı. Yalnızca atom bombasını öngörmekle kalmadı. Ayrıca daha sonra gündelik hayatın parçası olacak pek çok teknolojiyi de yıllar öncesinden hayal etti.

1923’te yayımlanan Men Like Gods adlı romanında insanlar, telefon ve e-postanın özelliklerini bir araya getiren kablosuz bir sistemle iletişim kuruyordu. 1899 tarihli When the Sleeper Wakes’ta ise sesli kitaplar, uçaklar ve televizyona benzeyen araçlar geleceğin dünyasının sıradan parçaları hâline gelmişti.

1896’da yayımlanan Dr. Moreau’nun Adası, modern genetik mühendisliği ve biyoteknoloji tartışmalarının habercisi sayılabilecek bir romandı. Kitapta Dr. Moreau, hayvanlar üzerinde ürkütücü deneyler yaparak onları insana benzeyen varlıklara dönüştürüyordu.

H.G. Wells, 1897’de yazdığı romanı Dünyalar Savaşı’nda “ölümcül bir Marslı portresi çizmişti. 

İki yıl sonra yayımlanan Dünyalar Savaşı’nda ise Marslılar, karşısına çıkan her şeyi yakıp yok eden bir “ısı ışını”yla Dünya’ya saldırıyordu. Görünmez ve yoğun bir enerji ışını olarak tasvir edilen bu silah, yıllar sonra geliştirilecek lazer teknolojisini andırıyordu.

Sonuç Olarak;

Wells, geleceğin bütünüyle bilinemez olduğu düşüncesini kabul etmiyordu. Ona göre geçmişte yaşananlar, bilimsel gelişmeler ve toplumların geçirdiği değişimler dikkatle incelenirse gelecekte ortaya çıkabilecek ihtimaller de görülebilirdi. Bilim kurgu yazarı James Gunn’ın sözleriyle Wells, “ilk gelecek bilimci, yarını icat eden adamdı.”

H. G. Wells'in Bir Romanı Atom Bombalarını Nasıl Tahmin Etti?
Wells, bu eserinde, bilim insanları öncülüğünde savaşların sona erdiği bir dünya düzeninin kurulmasını hayal etmişti.

Elbette onun bütün tahminleri gerçekleşmedi. Ancak Wells için asıl hayal kırıklığı başkaydı. Onun en büyük umudu, savaşları sona erdirecek birleşik bir dünya yönetiminin kurulmasıydı.

A Modern Utopia ve The Shape of Things to Come gibi eserlerinde bilim insanlarının ve aydınların öncülük ettiği, akılcı ve barışçıl bir dünya düzeni tasarladı.

Elbette Wells, bu dünyanın kendiliğinden ortaya çıkmasını beklemedi. 1940’ta yayımladığı The Rights of Man adlı eserinde, nerede doğmuş olursa olsun her insanın güvence altına alınması gereken temel haklara sahip olduğunu savundu. Aynı yıl hazırlanan İnsan Hakları Bildirgesi taslağının en etkin isimlerinden biri oldu.

Wells, hayal ettiği birleşik dünya düzeninin kurulduğunu göremeden 1946’da öldü. Ancak savunduğu düşüncelerin izleri tamamen kaybolmadı. Hazırlanmasına katkıda bulunduğu insan hakları metinleri, Birleşmiş Milletlerin 10 Aralık 1948’de kabul ettiği İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin düşünsel öncüllerinden biri sayıldı.

Okumaya devam etmek isterseniz: H.G. Well’in Marslıları Dünyayı Nasıl Değiştirdi?


Kaynaklar ve ileri okumalar

Matematiksel

Sibel Çağlar

Kadıköy Anadolu Lisesi’nin ardından Marmara Üniversitesi İngilizce Matematik Öğretmenliği bölümünden mezun oldum. Matematiksel.org’un kurucusu olarak matematik, bilim ve düşünce alanlarında içerik üretmeye devam ediyorum.

Bunlar da ilgini çekebilir