YAŞAM

Mutluyken Zaman Neden Daha Çabuk Geçer?

Mutlu zamanlarımız çabucak geçerken, stres dolu bekleyişlerimiz bir türlü geçip bitmez. Örneğin, bir sınavın sonuçla­rının açıklanmasına birkaç saat kaldıysa, o birkaç saat bir türlü bitmez ancak arkadaşımızla yaptığımız keyif­li bir akşam sohbeti, sanki dakikalara sığıvermiştir.

Kişile­rin değişken zaman algılarını açık­layabilmek hiç de kolay görünmüyor. Araştırmalar gösteriyor ki insan zamanı iki kay­nak üzerinden değerlendirip algılıyor.

İlk kaynak fizyolojik işleyişlerden güç alıyor. İkincisiyse genel bilişsel süreçleri­mizden etkileniyor.

Kimi çevresel olaylar içerikle­rinde zaman bilgisini de taşıyor. Örneğin, güneşin gökyü­zündeki konumu ve çevremizde olup bi­ten sosyal aktiviteler bizlere günün han­gi diliminde olduğumuz konusunda ka­baca bir bilgi verebiliyor.

Fakat zaman algısı dediğimizde aslın­da herhangi bir sürecin dolaysız ve net farkındalığından bahsediyoruz. Bu da iç­sel bir saatin var oluşunu gerektiriyor.

Biyolojik saatlerimiz aslında tam da bu görevi görüyor. Adına “Sirkadyan Ritimler” de denen bu dön­güler tüm canlılarda bulunuyor. Biyolojik döngülerle günlük zaman süreçlerinin farkına va­ran organizmalar, yiyeceğe erişim, avcı­ların varlığı ya da karanlığın bastırması gibi pek çok yaşamsal değişimler konu­sunda beklenti oluşturabiliyor.

Yapılan araştırma­larda, ışık, ses, sıcaklık gibi her türlü çevresel ipucundan yalıtılmış mağaralar­da tutulan bitki ve hayvanların tüm bu koşullara rağmen yaşamsal döngülerini yine de düzenleyebildikleri görülüyor.

Zaman algımızı etkileyen bir başka şey ise mutluluk salgısı olarak bilinen dopamin hormonu. Yapılan çalışmalar gösteriyor ki, vücutta dopamin seviyesini arttıran maddeler zamanın daha hızlı geçtiği izlenimi uyandırırken, dopamin seviyesini azal­tan maddeler zaman algısını yavaşlatı­yor.

zaman algısı

Yoksa Zaman Bir Yanılsama mı?

Fizyolojik değişimler ve biyolojik saatler zaman algımıza dair önemli ipuçları verse de, bilişsel süreçle­rimizin de etkisi kuşkusuz yadırganamayacak ölçüde büyük ve önemli.

Örneğin, kalabalık ve gürültülü bir ortamda kısıtlı bir sürede daha fazla zamanın geçmiş olduğunu düşünebiliyoruz. Ya da boş bir odada tek başımıza vakit geçirdiğimizi düşünelim. Can sıkıntısı, dakikaları saat­ler olarak yorumlamamıza bile neden olabiliyor.

1960’ların başlarında Fransız jeolog Michel Siffre saatini çıkarıp kendisini 60 gün boyunca karanlık bir mağaranın içine kapattığında zamanın geçtiği yönündeki algısı değişmişti. Deneyin sonunda Siffre’ye bir saat dört ya da beş saat gibi geliyordu. (Okumak isterseniz: Michel Siffre: Zaman Algımızı Değiştiren Adam)

Kısacası zaman algımız gerek dış dün­yadaki fiziksel uyarımlardan gerekse zihnimizdeki düşünce yoğunluğu ve duygu durumumuzdan kaynaklanabiliyor. Elbette dikkat unsuru da önemli bir etmen. Bir işe yoğunlaştığımızda, saatlerin nasıl geçip gittiğini anlayamayabiliyoruz.

Ancak tam aksine, zamanın kısıtlı olduğu bilgisini aklımızda tutup da herhangi bir sürecin sonlanmasını beklerken de dikkatimiz dış ve iç uya­ranlara çabucak yönelebildiğinden o za­man dilimi olduğundan daha uzun algı­lanabiliyor.

İnci Ayhan

Kaynaklar:

Warren H. M. (2005), Neuropsychology of timing and time perception Brain and Cognition Vol 58, pg 1. William Friedman (1990), About Time. The MIT Press

Matematiksel

Paylaşmak Güzeldir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı