Sanat ve Edebiyat

Virginia Woolf’un ”Kendine Ait Bir Oda” Kitabı ve Cinsiyet Eşitsizliği Konusu

Tarihin en güçlü zihinlerinden biri Virginia Woolf (1882-1941)

Kadın özgürlüğünün son derece kısıldığı zorlu bir dönemde yaşamış olsa da kendini geleceğe aktarmasına engel olmalarına izin vermeyen bir direnişi vardı. Ancak çok yoruldu. Erken ve acı vefatlar, çocukluk travmaları ve sık sık tekrarlayan depresyonlar yüzünden aramızdan erkenden ayrılmaya karar verdi.

Gone Girl filmindeki başarılı bir kadın yazarın, filmde intihar planını yaptığı sahnede de bu duruma atıf yapıldığını düşünüyorum. Tek fark, Virginia Woolf gerçekten de Ouse Nehri’ne cebini taşlarla doldurup atlayarak intihar etti.

”İstersen kütüphaneleri kapat ama benim zihnimin özgürlüğünün üstüne kapatabileceğin ne bir kapı, ne bir kilit, ne de bir sürgü var.”

-Eğer kurmaca bir metin yazmak istiyorsa, bir kadının parası ve kendine ait bir odası olmalıydı.

-Güzel bir yemek yemeden iyi düşünebilen, sevebilen ya da iyi bir uyku çekebilen kimseyi tanımadım.

Anonim, muhtemelen Kadındır..

Aramızdan ayrılmadan evvel kadınların güçlü sesi olmayı başardı. Birbirinden güzel eserler bıraktı bizlere. Kendine Ait Bir Oda eseri ise ona yöneltilen ”Kadınlardan neden Shakespeare gibi bir deha çıkmıyor? sorusunun cevabını ele almak için yazdığı bir eser.

Ben de kitaptaki bazı bölümleri sizlerle paylaşarak, onun düşüncelerinin yayılmasına katkı sağlamak isterim. Çok sevdiğim yazar Woolf’un bu soruya cevabını daha doğrusu açıklamalarını epey merak ettiğim için kitabını aldım..

Handan Ünlü Haktanır çevirisiyle okuduğum kitabın tamamı çok etkileyici idi benim için. Ancak kısaltarak aktaracağım sizlere. Elbette kitabın tamamını okumanızı öneriyorum..

KENDİNE AİT BİR ODA

”Keşke Mrs. Seton’un annesi, onun annesi ve onun da annesi, para kazanma denen o büyük sanatı öğrenmiş ve para babalarının ve onların büyük babalarının yapmış olduğu gibi hemcinslerinin kullanımına tahsis edilecek vakıfların kurulması, yeni kürsülerin açılması, ödüllerin ve bursların verilmesi için bırakmış olsalardı.

Biz de o zaman burada kendi başımıza iyi sayılabilecek bir akşam yemeğinde keklik eti yiyebilir, bir şişe şarap içebilir ve gayet yerinde olan bir özgüvenle bizlere cömertçe bahşedilen mesleklerden birinin sığınağında hoş ve onurlu bir hayat geçirme beklentisi içine girebilirdik.

Bir yerleri keşfediyor ya da bir şeyler yazıyor olabilirdik; dünyanın saygın yerlerinde avare avare dolanıp dururduk; örneğin Parthenon’nun basamaklarına oturur ve hayallere dalardık ya da saat onda ofise gider, saat dört buçuk oldu mu biraz şiir yazmak için rahatça evimize dönerdik..”

Virginia Woolf Viktorya Döneminde kadınların okula gönderilmemesi sebebiyle erkek kardeşleri gibi okuyamamıştı. Özgürlüğün dayanılmaz arzusuyla yazılmış bu metin ne kadar sıcak bir hayaldi onun için..

Ancak daha sonra Mrs. Seton için yukarıda ele aldığı ”keşke” açıklamasını şöyle devam ettiriyor:

”Bunu sormanın bir faydası yok. Çünkü her şeyden önce onların da para kazanması mümkün değildi.

İkincisi bu mümkün olsaydı bile yasalar onlara kazandıkları paranın sahibi olma hakkını bile çok görüyordu. Mrs. Seton’un olsa olsa ancak son kırk sekiz yılda birkaç kuruşu olabilirdi.

Ondan önceki yüzyıllarda, kazandığı her para kocasının malı sayılacaktı. Bir cinsin refahını ve güvenliğini, diğer cinsin ise yoksulluğunu ve güvensizliğini düşündüm.”

Bir başka bölümde kadınların neden Shakespeare gibi ünlenmediğini ve onların eğitimi hakkındaki söylenenleri ele almaya devam ediyor:

”Oxbridge’e yapılan o ziyaretin yanı sıra, öğle ve akşam yemekleri benim zihnimde yığınla sorunun oluşmasına neden olmuştu. Örneğin neden şarabı erkekler içiyordu da, kadınlar suya talim ediyordu?

Cinsiyetlerden biri neden öyle refah içindeyken, diğeri yoksulluk çekiyordu? Yoksulluğun kurmaca edebiyat üzerine ne gibi etkisi vardı? Sanat eserleri yaratabilmek için ne gibi koşulları yerine getirmek gerekiyordu?

Kadınlar eğitilebilir miydi, eğitilemez miydi?

Napolyon onlarda öyle bir yetenek olmadığını düşünüyordu. Bilge kabul edilen kişilerin bazıları onların sığ olduğunu düşünür, bazıları ise derin bir bilince sahip olduklarını..

Goethe ise onları yüceltmiştir. Mussolini hakir görmüştür. Nereye baktıysam, erkeklerin kadınları düşündüğünü gördüm, ne var ki hepsinin görüşleri farklıydı.”

Sadece erkeklerin konuşma hakkının olduğu bir dönemde, sürekli kadınlar hakkında kadınların kim ve ne olduğuna dair yazıp çizen erkekleri ve onların eserlerini böyle (kısaltılmış hali ile) ele almıştı Virginia Woolf.

Hatta yerel gazetelerden de bahsetmiş. British Museum yakınlarındaki bir restoranda eline geçen bir gazeteyi inceledikten sonra ise (yine kısaltılmış haliyle) şöyle diyor:

”Bu gezegene şöyle bir uğrayıp giden uzaylının bile bu gazeteyi eline alıp İngiltere’de ataerkil yönetimin hüküm sürdüğünü fark etmemesi mümkün olamaz.

Aklı başında hiç kimse bu profesörün ne kadar baskın olduğunu sezmeden edemezdi. Erk, para, nufüs ona aitti. Gazetenin sahibi de, yazı işleri müdürü de, Dışişleri Bakanı da, Yargıç da..

Kriket oyuncusuydu, yarış atları ve yatları vardı, şirketi vardı, kendisinin yönettiği yardım kuruluşları ve üniversitelere milyonlar hibe etti. O film yıldızını havada asılı bırakan oydu. Suçluyu beraat ettirecek veya mahkum ettirecek oydu. Yine asılmak ya da özgür kalmak onun kararıydı.

Havanın puslu olması hariç her şeyin kontrolü elinin altındaydı. Buna rağmen yine de öfkeliydi.

Bu profesör kadınların erkeklere göre ikinci sınıf olduğunu abartılı şekilde vurgulamakta ısrar ederken, aslında onların nasıl olduğuyla değil; muhtemelen kendi üstünlüğüyle ilgileniyordu.

Ateşli şekilde aşırıya kaçan vurguyla korumak istediği şey belki buydu. Çünkü kendi üstünlüğü onun için bir mücevherdi”

Ve bir bölümde onu şaşırtan bir çıkıştan bahsediyor:

”Geçenlerde dünyanın en insancıl ve en mütevazi erkeği bildiğim Z’nin, Rebecca West’in kitabını eline alıp bir bölüm okuduktan sonra,

-Feministin Daniskası bu kadın diye haykırması karşısında duyduğum şaşkınlığı açıklayabilir miydi?

Karşı cins hakkında övgüsel olmasa da muhtemelen doğru bir beyanda bulunduğu için neden feministin daniskası olduğunu anlayamamıştım.

Beni hayretlere düşüren bu haykırış, sadece incinmiş bir egonun çığlığı değildi. Z’nin özgüveninin verdiği güce karşı gelinmesine bir protestoydu..

Kadınlar yüzyıllar boyu, erkeği olduğundan iki misli büyük göstermek için tılsımlı ve doyum olmayan bir güce sahip aynalar görevini gördü.

Napolyon ve Mussolini’nin kadınları bu kadar ısrarcı şekilde aşağı görmelerinin sebebi de budur. Çünkü kendi egolarının şişmeye devam edebilmesi için, kadınların aşağı düzeyde olmaları gerekir.

Bu da erkekler için kadınların eleştirileri karşısında ne kadar huzursuz olduklarını göstermektedir. Çünkü kadın gerçeği söylemeye başladığı anda, aynaya yansıyan o insan figürü suyu çekilmiş gibi büzüşecek ve hayata uyum sağlama gücü azalacaktır.

Kahvaltısını yaparken veya akşam yemeğini yerken kendini olduğundan iki misli büyüklükte görmeden, insanları yargılamaya, yasalar koymaya devam etmesi nasıl mümkün olabilir?

Aynadaki o görüntüyü erkeğin elinden aldığınızda, kokainden yoksun bırakılan bir uyuşturucu bağımlısı gibi ölüp gitmesi işten bile değildir.

Ekmeğimi ufalayıp kahvemi karıştırırken bunları düşünüyordum.”

Parasızlığın ve kendine ait bir yaşam alanı olmamasının kadınların sanatsal yönünü çürüten faktörlerden olduğunu düşünen Woolf, bu durumu da şöyle açıklıyor:

” Daha önceleri gazetelerden ufak tefek işler dilenerek geçimimi sağlıyordum. Zarflara adres basarak, yaşlı kadınlara kitap okuyarak, yapay çiçekler yaparak, anaokulundaki çocuklara alfabeyi öğreterek birkaç sterlin kazandığım olmuştu.

1918 yılından önce kadınlara uygun görülen işler bunlardan ibaretti. Bu işlerle kazanılan o parayla geçinmenin zorluğunu anlatmanın bir yararı olmaz. Ama bana ızdırap veren şey, o günlerin içime saldığı korku ve karamsarlık zehridir.

Her şeyden önce, hep yapmak istemediğim işleri köle gibi yapmak zorunda kalmıştım. Üstelik de bunları, millete yağ çekerek yapmak gerekiyordu. Aksi takdirde bedeli riske edemeyeceğim kadar büyük olurdu.

Bir de kullanılmadığı takdirde ölüm anlamına gelecek yazma yeteneğimin yitirilmesi ve onunla beraber benliğim ve ruhumun yok olma düşüncesi vardı ki, zihnimin içinde bir illete dönüşmüştü.

Onların ellerinde para ve güç vardı ama bunun bedeli olarak göğüs kafeslerinin içinde sonsuza dek onların karaciğerini yırtıp koparacak ve akciğerlerini çekiştirip didikleyecek bir akbaba vardı.

Bu akbaba, onların mülkiyet içgüdüsüydü.

Ve her daim başkalarının mallarına göz koyma, sınırlarını geçip bayrak asmalarına, zehirli gazlar üretmelerine, sadece kendilerinin değil çocuklarının da hayatını gözden çıkarmalarına yol açan sahip olma hırsının ta kendisiydi..

Ve konu evliliğe geliyor:

”Tüm yemekler pişirilmiş, tabak çanak yıkanmış, çocuklar okula gönderilip dünyaya açılmışlardır. Geriye kalan hiçbir şey yoktur. Her şey yok olmuştur.

”Ebeveynleri tarafından seçilen kişiyle evlenmeyi reddeden kız evlatların bir odaya kitlenip maruz kaldığı işkenceler, toplumdaki insanları kesinlikle dehşete düşürmezdi. Evlilik kişisel bir beğeni değil, para hırsı sorunu idi. Koca seçildikten sonra, kadının efendisi ve sahibi oluyordu.”

Virginia Woolf, Shakespeare eserlerindeki kadınların da, kadınları eserleri için yol gösteren bir ışık gibi kullanan şairlerin tasvir ettiği kadınların da ”kişilik ve karakterden yoksun” olmadığını vurguluyor.

(Bu örnek, kadınları kişilik ve karakterden yoksun insan türü olarak tanımlayan ve kodlamak isteyenlere cevap olarak veriliyor.)

Ancak kurmaca edebiyattaki kadın, gerçek hayatta sağa-sola savrularak hırpalanıyor ve ortaya karma bir yaratık çıkıyor diye ekliyor. Bu yaratık, hayal aleminde çok büyük bir öneme sahip ama pratikte sinek kadar ağırlık verilmiyor.

”Elizabeth Döneminde kadınların neden şiir yazmadıklarını sorgulayıp duruyordum.

Ama onlara ne tür eğitim verildiğinden, kendilerine ait odalarının olup olmadığından, kaçının yirmilerinden önce anne olduğundan emin değildim.

Gördüğüm kadarıyla paraları yoktu..

On beş yaşında baş göz ediliyorlardı.

Bu durumda içlerinden birinin oturup Shakespeare oyunlarından birini yazması çok tuhaf olurdu.

Yaşlı bir piskopos, hiçbir kadının geçmişte de, şimdi de, gelecekte de, Shakespeare dehasına sahip olamayacağını ileri sürüp gazetelere yazılar göndermişti..

Bu kısım Kültür Mafyası sitesinden (kısaltılarak) alıntıdır.

Virginia Woolf kitabında, böyle bir zihniyetin hükmünde kadınların sanatsal yönünün kısıtlanışını ”Shakespeare’in Kız Kardeşi” temalı kurgusal bir hikaye ile anlatıyor:

”Bir kadının Shakespeare’in çağında Shakespeare’in oyunlarını yazmış olabilmesi her yönüyle ve tümüyle olanaksızdı. Gerçek verilere ulaşmak olağanüstü güç olduğundan, Shakespeare’in Judith adında son derece yetenekli bir kız kardeşi olmuş olsaydı neler olurdu diye şöyle bir tahmin yürütmeye çalışayım. 

Shakespeare büyük olasılıkla liseye gitmiş, Latince –Ovid, Virgil ve Horace- ve gramer ile mantık üzerine bilgi edinmişti, çünkü annesine yüklü bir miras kalmıştı.

Çok iyi bilindiği gibi tavşan avlayan, belki de geyik vuran ele avuca sığmaz bir oğlandı ve yapması gerekenlerden çok daha önce, kendisine normalden çok daha kısa bir sürede çocuk doğuran, komşu çevrelerden bir kadınla evlenmek zorunda kalmıştı.

Bu haylazlık, onun şansını denemek için Londra’ya gitmesiyle sonuçlandı. Tiyatrodan hoşlandığı anlaşılıyor; bu işe sahne kapısında at tutmakla başladı. Kısa sürede tiyatroda iş bulup başarılı bir oyuncu oldu ve dünyanın merkezinde yaşamaya başladı; artık herkesle karşılaşıyor, herkesi tanıyor, sanatını tahtaların üzerinde uyguluyor, zekasını sokaklarda kullanıyordu ve kraliçenin sarayına giriş hakkını bile elde etti.

Bu arada, olağanüstü yetenekli kız kardeşinin evde kaldığını varsayalım.

O da aynı ölçüde maceracı, aynı ölçüde yaratıcıydı ve dünyayı tanımak için yanıp tutuşuyordu. Ama okula gönderilmedi. Horace ve Virgil okumak bir yana gramer ve mantık gibi bir olanağı dahi yoktu.

Arada bir eline bir kitap, belki de erkek kardeşininkilerden birini alıp birkaç sayfa okuyordu.

Tam o anda annesi ya da babası içeriye girip çorapları yamamasını ya da pişen türlüye bakmasını ve kitap kâğıtla oyalanmamasını söylüyordu.

Sert ama şefkatle konuşurlardı, çünkü bir kadın için yaşam koşullarının ne denli zorlu olduğunu bilen ve kızlarını seven dürüst insanlardı –hatta büyük olasılıkla Judith babasının gözbebeğiydi. Belki de bir elma ambarında gizlice birkaç satır karalamış ama yazdıklarını özenle saklamak ya da yakmak durumunda kalmıştı.

Ne var ki, daha yirmisine varmadan tanıdık bir yün tüccarıyla arasında söz kesildi. Evlilikten nefret ettiğini haykırdığı için babası tarafından dövüldü. Sonra babası onu azarlamaktan vazgeçti. Bunun yerine kendini incitmemesi, bu evlilik meselesinde onu utandırmaması için kızına yalvardı. Ona bir dizi boncuk ya da güzel bir etek vereceğini söyledi; gözlerinde yaşlar birikmişti. Judith ona nasıl karşı koyabilirdi? Babasının kalbini nasıl kırabilirdi?

Ancak yeteneğinin gücü onu buna zorluyordu. Eşyalarını küçük bir çıkına koyup bir yaz akşamı iple pencereden aşağıya indi ve Londra’nın yolunu tuttu. Henüz on yedisinde değildi. Çalılıklarda ötüşen kuşların sesi kulağa onun sesi kadar hoş gelmezdi. Erkek kardeşininki gibi bir yeteneğe, sözcüklerin uyumu konusunda son derece canlı bir imgeleme sahipti. Yine kardeşi gibi tiyatrodan hoşlanıyordu.

Sahne kapısına dikilip oynamak istediğini söyledi. Adamlar gülüp onunla alay ettiler. Şişman, ağzı bozuk bir adam olan tiyatro müdürü kaba bir kahkaha savurdu ve hiçbir kadın tiyatro oyuncusu olamaz dedi.

Sanatında eğitim görmesi mümkün değildi. Akşam yemeği için bir tavernaya gidip gece yarısı sokaklarda dolaşabilir miydi? Ne var ki yazarlık dehası kıza rahat vermiyor, erkeklerle kadınların yaşamlarını ve huylarını inceleyerek açlığını doyurmak için yanıp tutuşuyordu.

Sonunda –yüzü inanılmaz biçimde Shakespeare’e benziyordu; aynı çelik mavisi gözlere, aynı kavisli kaşlara sahipti- en sonunda oyuncu menajer Nick Green, ona acıdı hatta öyle acıdı ki; Judith bu beyefendiden hamile kaldığını öğrendi ve böylece –bir kadın bedeninde kıstırılıp kalmış bir şair ruhunun şiddetini ve ateşini kim ölçebilir? – bir kış gecesi canına kıydı ve şimdi otobüslerin durduğu bir kavşakta gömülü yatıyor.”

Virginia Woolf, tek kitabı Uğultulu Tepeler olan ve 29 yaşında vefat eden Yazar Emily Jane Brontë hakkında da bahsediyor kitabında.. Biraz da Judith temasının gerçeğini de aksettirmek amacıyla belki de..

Ondan bahsederken, Tanrı vergisi yeteneğinin ızdırabına dayanamayıp kafayı üşüten tarlalarda delice hareketler yapan izlerini hayal ettiğini belirtiyor.

***

İmkansızlıkları yırtıp göklere yükselen dehasına nail olabildiğimiz Virginia Woolf’un kitapta geçmişten günümüze süregelen bu problemler için çok daha fazla çarpıcı açıklamaları var. Ben biraz kısaltarak sizinle paylaşmak istedim. Belki kalan kısımları da bir başka yazıda ele alabiliriz..

Kaynak Kitap: Kendine Ait Bir Oda – Virginia Woolf

Çevirmen: Handan Ünlü Haktanır

Ceren Demir

Kendini, insanları, dünyayı tanıma ve anlama çabasında, belki de kaosta olan; filmin oyuncularından, dünya üzerindeki küçücük noktalardan biriyim.. Dokuz Eylül Üniversitesi'nde Ekonomi bölümünde yüksek lisansa devam ediyorum ve İstanbul Gelişim Üniversitesi'nde akademik görevimi sürdürüyorum. Spora, sanata (özellikle resim sanatı), müziğe, doğaya, doğa sporlarına, felsefeye, psikolojiye, kitaplara, filmlere düşkünüm.. Okumayı, yazmayı, öğrenmeye çabalamayı çok seviyorum. Küçük yaşlardan itibaren birikmiş 9 adet günlüğüm var. Amaçlı ve amaçsız yaşamanın çeşitli noktalardan artı ve eksileri olduğunu düşünsem dünyadaki her şeyin gelip geçici olduğuna inanıyorum. Yine de -her şeye rağmen- ben uzun süredir amacı olanlardanım.. Buradan enerji sağlayabiliyorum.. Çoğunlukla enerjik, dışa dönük olsam da yeri geldikçe oldukça içe kapanmaya ve yalnızlığa susayabiliyorum. İkisi de keyifli ve öğretici.. Matematiksel sitesinin öncelikle hayranı olan bir okuruyum sonra Matematiksel’e katkı sağlamaya çalışan enfes ekibin bir parçasıyım. Özetle bu dünyayı bir rüyaymış gibi (Is this the real life? Is this just fantasy?) hissedip iyi bir insan olarak '‘kalmaya'’ çabalayan, sonsuzmuş gibi üretmeye çalışan insanlardan olarak; bahsettiğim 'bencil' bilgilerimi önemsiz sayıyorum. Sadece denizdeki kum tanelerinden biri olduğumun farkındayım. Ancak okyanusları merak etmekten vazgeçemiyorum. Yaşam keşifle canlanıyor.. (Instagram veya Facebook hesabım yoktur. Fotoğrafımı ve adımı kullanarak sahte hesap açıldığını öğrendiğim için bu bilgiyi belirtmek durumundayım.)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.