Belgesel ve Film Önerileri

The Social Dilemma Belgeseli Sosyal Medya Hakkında Bizlere Ne Anlatıyor?

Bulunduğumuz durum sanırım ”kontrol altına alındığımızın” bilincinde olmak, ancak bu bilinçli bilgiye rağmen Stockholm Sendromu halinde olmaktan kaçamamak gibi..Algoritmalar bizleri parmağında oynatıyor. İşin garibi biz de buna epey meyilli çıktık. Algoritma bile düşünce sisteminde ”derinden” öğrenmeye çabalarken işin bu kadar kolay olacağını tahmin edememiştir. Sosyal medyada linç kültürünü güçlendiren sosyoekonomik sebepler de var elbette.. Ancak sosyoekonomik dinamikler dışında da sosyal medyanın tehlike çanlarının sesi git gide yükselmeye başladı. Bugün herkes korkusuzca sosyal medya kullanıyor değil mi? Hatta belki de bugün pek çok ebeveyn onun susturucu işlevine sığınıyor. Gel gelelim, Eski Facebook yöneticisi ve Facebook Para Kazanma Direktörü Tim Kendall sosyal medya kullanım izni konusunda kendisini ”bağnaz” olarak tanımlayan bir ebeveyn olduğunu itiraf ediyor. Yani çocuklarına sosyal medya kullanımını yasaklıyor. Ama şunu da itiraf ediyor: Para kazanmamızın yolu, dikkatleri sürekli üzerimizde tutmaktan geçer.

Klasik deyişle bir hizmete para ödemiyorsanız, ürün siz oluyorsunuz.. Sosyal medyada herkes birbirinin dikkatini çekmeye çalışıyor ve bu yarış asla bitmiyor/bitmeyecek. Bu pazarda, herkes kendi portföyünü parlatmak adına deliler gibi çabalıyor. ”Ben Ne Yapıyorum, Neden Yapıyorum” diyen var mı aramızda?? Bir şeyi milyonlarca kişi yapsa da, yapılan şey garip ise sayısal değer bu garipliği minimize etmez. Sadece görmezden gelmemizi ve devam etmemizi sağlayacak bir savunma mekanizması kazandırır.

Sosyal Medyanın Beklentisi Ne?

Tim Kendall kullandığımız tüm bu platformların tek hedefinin bizi ekran başında tutmak olduğunu söylüyor. Yani burada asıl sorunun şu olduğunu ekliyor: ”Bize ne kadar zamanını satacaksın?”Biz zaman sattıkça şirketler kar elde ediyor. Ve kapital dünyamızın varlığının yegane unsuru kar maksimizasyonu hedefi sürdükçe bu işin sonu yok. İyi de herkes kar elde etmek istiyor. Bunu kime, nereye, nasıl zarar vererek yaptığını da önemsemeyerek hem de.. Gerek insanlık dışı şartlarda çalışan milyonlarca insan olsun, gerek açlıktan ölen çocuklar olsun, gerekse doğayı dilediğimizce özgürce sömürmemiz olsun pek de önemi (!) yok. Sermayedarlara göre kar maksimizasyonu neyi gerektiriyorsa, ona giden her yol mübahtır. Bakalım nereye kadar..

The Social Dilemma Belgeseli

Bu belgeselde göreceğimiz çarpıcı cümlelerden biri şu: Esas ürün, davranış ve algılarınızdaki kademeli, hafif ve algılanamaz değişimdir.. Böyle bir cümle görünce kendimizi kırmamak için ”yıllardır bu platformlarda aktifim ve bende hiçbir değişim olmadı” diyebiliriz. Sosyal platformlar milyonlarca dolar karşılığında dünyayı şekillendirebilecek güce sahip mi? Burada veriler devreye giriyor. Veriler nasıl işleniyor ve sistem kendini nasıl geliştirebiliyor? Gözetim kapitalizmi denilen olgunun ham maddesi sanayi ürünleri değil, veriler.. Yani insan.

Jeff Seibert, Twitter’ın eski yöneticilerinden olarak her bir hareketimizin dikkatle izlenip kaydedildiğini itiraf ederek bu konuyu açıklamaya çalışıyor. Tam olarak hangi resme ne kadar süreyle baktığınızdan, ne zaman depresif olduğunuza kadar her hareketiniz, her beğeniniz, her aramanızın dikkatle kaydedildiği bir dünya bu..”Psikolojide insanı ikna etmeye dair tüm bilinenlerin teknolojiye aktarılmasını nasıl başarabiliriz?” sorusunu uygulamaya geçirmiş olduklarından bahsediyorlar..

Eski Google Çalışanı Tristan Harris, ürünü bilinçsiz kullanmanız yetmez diyor. Beynin derinlerine, bilinçsiz kısmına programlanacak bir alışkanlık kazanmanız da önemli.. Daha çok para kazanmak için zombi gibi ekrana bakmamızı sağlamaya çalışan teknoloji şirketlerinin avucunun içinde olduğumuzu (hatta kendilerinin de olduğunu) söylüyorlar bu şirketlerin önde gelen eski yöneticileri..Bu şirketlerin eski çalışanların itiraflarının kaynağı ise, ipin ucunun kontrol edilemeyecek kadar kaçmış olması gibi gözüküyor. Onlar bu itirafları yaparken şunu söylüyorlar: ”İşin bu noktalara geleceğini tahmin etmedik.”, ”Etik dışı bir kullanımı değil, insanlığa fayda sağlamasını umduk.” Bundan şunu kastediyorlar..

Facebook ve daha pek çok sosyal medya platformlarının fayda sağlamaktan çok fazla uzaklaşmasının sebebi, sosyal medyada yalan bir haberin yayılma hızının doğru olanlardan kat kat daha fazla yüksek olması ve karşıt gruplar yaratmada oldukça başarılı bir çözümlemesi olması..

Algoritma Herkesi En Doğrusunu Bildiklerine Nasıl İnandırıyor?

Sorun şöyle başlıyor. Ortaya belki de dünyanın en saçma savı atılıyor.. Ama bu savların saçma olması, onların kendini gerçekleştiremeyeceği anlamına gelmiyor (bu bağlamda kendini gerçekleştirmek, kendini yaymak/tıklattırmak olarak düşünülebilir.) Savlar, kendini yaşatacak insan prototiplerini bulup buna göre kendini yayabiliyor. Yani saçma olması, önce yüz- iki yüz insan sonra binlerce insan bulamayacağı anlamına gelmiyor. Bilakis, saçmalıklar ses getiriyor. (Sinek küçük olsun hiç önemli değil.. Onun amacı bir yere/şeye konabilmek) Yani algoritma siz ne isterseniz onu size vermeye hazır. Çünkü kabul edelim insan türünün çoğunluğu karşıt fikirleri dinlememe konusunda yeterince eğilimli ve güvenilir limanlarda daha huzurlu. Peki belgeseldeki uzman kişiler bu durumu yani karşıtlık oluşturma mekanizmasını nasıl açıklıyor?

Google’a iklim değişikliği yazdığınızda bulunduğunuz ”BÖLGEYE” göre sonuçları veriyor size algoritma. Evet evet.. Konumunuz, bulunduğunuz çevrenin tutumuna göre sonuçlar. Eğer komplo teorisi gibi ciddi bir alanın, çocukların Paint’te yapacağı görsellere dahi inanan bir kitlenin eline düştüğü ve onların yoğunlaştığı gayriciddi bir alanda yaşıyorsanız, Google size ”İklim değişikliği yalan” sonuçlarını verecektir öncelikle. Eğer bu konuda çoğunluğu kaygılı bir bölgede yaşayan bir bireyseniz de ona göre sonuçlar verecektir. Yani algoritma eğilimlerinize göre bilgilendiriyor sizi.

Dolayısıyla Google’da bir şey aradığımızda, onun algoritması aslında bize pür bilgi sunmak amacından daha karmaşık bir işleyişle çalışıyor. Yani bize istediğimizi verecek şekilde kendini günden güne geliştiren ve büyüten, sürekli öğrenen ve daha iyisini hedefleyen bir algoritmadan söz ediyoruz. Bunları, bu şirketlerin eski üst düzey yöneticileri suçluluk duygusu ile itiraf ediyorlar.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı ccnr2.png

Elbette böyle bir teknoloji geliştirebilecek kadar zeki olan ve işleri zaten ”geleceği öngörmek hatta belirlemeye çalışmak” olan bu kişilerin ”işlerin bu noktaya geleceğini tahmin etmedik” demeleri de samimi gelmeyebilir. Evet kime inanacağımızı şaşırmış vaziyette de olabiliriz. Ancak en azından bu insanların kendi çocuklarına bu platformları kullandırtmıyor oluşları ve yakın gelecekte insanların kafayı yiyecek olmaları (hatta şimdi kafayı yemiş halde oluşları) ve yeni savaşların oluşabilmesi ihtimalinin yüksekliği onlar için de vicdani bir yük..Ben izlerken samimiyetlerine inandım.

Çünkü geleceğe dair zaten kendi taşıdığım kaygıları onlardan da duymuş olmak, uzun yıllardır bu platform kullanıcılarının davranışlarındaki değişiklikleri anlamaya çalışan bir birey olarak, bir şeylerin normal olmadığı konusundaki düşüncemi detayları ile anlamlandırdı. Sosyal medya herkesin kendine ait gerçekliklerinin ve doğrularının olacağı sahte bir dünya yarattı. Dolayısıyla herkes birbirinden kızgın bir boğa kadar nefret ediyor. Amerika’da da bu konuda bir anket yapılmış. Amerika’da Pew Araştırma Merkezinin 10 bin kişi üzerinden yaptığı bu araştırma sosyal medyayla beraber tarihin en keskin kutuplaşmasını yaşadıklarını gösteriyor onlar için.

Ankete göre ABDliler ülkeleri için en büyük tehdidinin demokratlar ve cumhuriyetçiler olduğunu düşünen iki grup olarak ayrışmış durumdalar. Ve bu grupların 2000’den sonra daha keskince ayrıştığını gözlemlemişler. Mesela bir demokratçı, ”şunları izleseydin gerçekleri görürdün” der. Karşı gruptaki ise ”asıl sen bunları izleseydin gerçekleri görürdün” der. İyi de bu algoritmalar zaten onlara karşıt görüşleri değil; kendi beğenilerine ve eğilimlerine göre gerçeklik sunuyorlar. Eğer her grup birbirini bir ülke için en tehlikeli grup olarak tanımlıyorsa ne olur?

Tam da sermayedarların keyifle izleyeceği bir iç savaş olur. Hiçbir sermayedar yoktur ki kaostan karlı çıkmasın. Hiçbir üst sınıf (sadece ekonomik anlamda) yoktur ki, herkesi birbiriyle kedi-köpek gibi kavga edecek hale getirmekten zarar etsin. Sonuçta alt sınıflar birbirini yemekle uğraşırken onlar tüm planlarını kolaylıkla uygulamaya devam edebiliyor.

Tüm açılardan gözlem yapamayan, nesnellikten uzak, diyalektik mantığa aykırı düşünen bireylerin tek haz alacağı şey, kutuplaşmak olur zaten. Etraflıca düşünmek ve empati becerileri de körelmeye mahkum olur böyle bir iklimdeyken. Belgeseldeki teknoloji üreticilerinin söylediğine göre, düz dünya komplo teorisi gibi iddiaları algoritma yüz milyonlarca kez yem olarak ortaya atıyor ve birkaç aptalın ikna olduğu bir şeye inanmanın kolay geldiği kitleler hedefleniyor. Onlara erişmek, her geçen gün daha da akıllanan algoritma için çok kolay..Onlara eriştikten sonra, bugün dünyanın düz olduğuna inandırıyor yarın başka bir şeye. Ve saçma sapan da olsa ses getirecek bir iddiayı bizler kendimiz de sırf yüzlerce – milyonlarca kez izlenelim ve herkes bizi tanısın da paraya para demeyelim diye güçlendiriyorsak, algoritmanın keyfine diyecek olmuyor tabii.

Artık bu dopamin aptallığımıza son vermezsek, bizler günden güne daha da aptallaşırken, bu aptallıktan kar maksimizasyonu etmeye devam edecek şirketler dünyayı yerinden oynatacak paralar kazanmaya devam edecekler. Veri bilimcisi Cathy O’neil, Zuckerberg’in hala yapay zekaların bu sorunları çözebileceğini iddia etmesine şöyle yanıt veriyor: ”Teknoloji uzmanları bunu çözebilecekleri bir sorun olarak görüyorlar. Ama bu bir yalan. Bu sorunları yapay zeka çözmeyecek. Yapay zeka sahte haber sorununu çözemez. Google’ın bu komplo mu gerçek mi deme seçeneği YOK. Çünkü o da bilmiyor. Ellerinde gerçeği ölçmek için tıklamadan başka seçenek yok.”

Tristan Harris de insanların dikkatine çekme yarışının bitemeyeceğini söylüyor. Teknoloji hayatlarımızın içine daha da girecek. Yapay zekalar bizi ekran başında tutacak şeyleri DAHA DOĞRU şekilde tahmin etmeyi öğrenecek. Söyledikleri şey, ne olursa olsun kar etmeye dayanan düşünce şeklinin devam etmesinin sonumuzu getirecek olması. Yani planlı küçülme hareketini masaya yatırmamız gerekiyor. Tristan Harris bu gidişatı iyileştirmek, değiştirmek zorunda olduğumuzu söylüyor. Oldukça tehlikeli bir evrimle güçlenmiş olan gidişat. Yoksa herkes kendi gerçeğinin kölesi olacak. Yoksa hep beraber yanacağız. O zaman da kim haklı kim haksız anlamı kalmayacak zaten. Belgesele kısaca göz atmak isterseniz:

Matematiksel

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu