Anasayfa » SORGULAYAN YAZILAR » Tanrı Felsefecileri Sever

Tanrı Felsefecileri Sever

Sokrates, Antisthenes, Chrysippos, Epikouros

Platon/Eflatun – Devlet:

(…) Felsefeye – her uğraştan daha asil olan bu uğraşa- karşıt amaçlar için uğraşanlar tarafından kolay kolay saygı duyulmaz. Buna rağmen ona en yıkıcı ve en kalıcı zararı karşıtları değil, görünüşte ona hizmet ettiklerini ileri sürenler verir.

Bilmekten gerçekten mutluluk duyan birinin her vakit varlık uğruna çabaladığını ve doğasının bu yönde olduğunu anlatmayacak mıyız? O sadece sanılarda olan bireysellerin çokluğunda takılıp kalmayacak, daha da ileri gitmeye devam edecektir. Ne keskinliği azalacak, ne de her koşulda varolanın gerçek doğasını, ruhun bunu kavrayacak olan parçasıyla kavrayıncaya kadar sevgisi tükenecektir. Daha sonra gerçek varlığa yakınlaşıp ona erişecek, us (akıl) ve gerçekliği var edecek, uğraşlarının sonucunda dinginliğe kavuşacaktır.

-Felsefecinin gerçek doğasında yalan yer alabilir mi? Yoksa ondan iğrenir mi?

-İğrenir.

-Öyleyse gerçeklik yol gösterici olduğu zaman, ardına hiçbir kötülük zinciri geçirilemez. Onu, ılımlılığın da beraberinde olduğu güçlü ve doğru bir karakter izleyecektir.

(…)

***

Platon’a yine döneceğiz. Ancak öncesinde biraz düşünelim. Mesela şahane bir makine yaptığınızı hayal edin. Makinenin çalışmasını sağlayacak güçlü bir motor da olsun içinde.

Sonra şahane işler yapabilecek şekilde donattığınız bu makineyi, makineden hiç anlamayan biri zor kullanarak kendi tekeline alsın ve kenarı bir yere koysun, onu kullanılmayan bir metaya dönüştürsün.. Makine hiiç çalışmadan yıllar boyu paslanmaya mahkum edilsin. O şahane motor hiç kullanılmadığı için başta motor ve sonra o motora bağlı, onu farklı kılan tüm uzuvları işlevsiz bırakılsın. Donanımlı yaratılıp çürük gitsin.

Herhalde onu yaratmaya yeten kudretiniz, bundan acı duyardı. Sonuçta siz vasıflı olacak şekilde yarattınız, ancak yoz bir düşüncenin ellerinde telef oldu.

Ya da bir şahane bir tablo yaptığınızı hayal edin. Tabloya adeta ruhunuzun tüm sırlarını yansıtmışsınız, tüm gerçekliğinizle oradasınız. Ancak bu tabloyu yorumlarken yapılmış tefsirlerin hiçbiri sizin yansıttığınıza uygun değil. Dahası sizin tablodaki tüm düşünceleriniz, başka düşüncelerin hamurunda yeniden şekillendirilip servis edilmiş, size ait olmayan savlar size atfedilmiş. Dilden dile yayılan bu savlar, verdiğiniz mesajla hiçbir alakası olmasa bile, çoğunluğun ağzında olmaya başlamış. Farklı bir yorum getirenler ise cezalandırılmaya başlanmış…

Dünyanın özünde, geçmişten bugüne hüküm sürebilmiş bir karmaşa var. Karmaşaların zarar verenlerinin pek çoğu ise yozlaşmayla kök salmış. Bu kök, dünyayı öylesine çepeçevre sarıyor ki, nefessizlikten teslim edecek ruhunu dünya.

Varoluşunu türlü türlü sıfatlara sığdırıp tüm dünyaya kendi sıfatını kanıksatmak için kavga edip duran insanlık sona yaklaşırken, sıfatların ardında aslında insan olduğunu unuttu. Bunu unutarak sonsuzlukta olduğu sanrısında kaldı. Ölümüne doğru akan her dakikayı kavgayla tüketti. Pazar yerine dönüşen yaşam alanını talan etmekten bitap düştü.

***

Bir insanın sizi sevip sevmediğini, size değer verip vermediğini anlamak için sizin için ne tür fedakarlıklar yaptığını ya da zorluklar karşısında nasıl tepki verdiğini ölçersiniz muhtemelen. Yani illaki sizin adınıza mücadele ettiğine inandığınız bazı göstergelere ihtiyaç duyarsınız, beklentileriniz için çaba sarfetmesini beklersiniz. Bir başka insanı özünde sınava tabi tutarsınız sevgiyi anlamak için.

Genel olarak insanların birbirine yaptığı şey bu aslında. Fedakarlıklar, kalpten hissedildikçe sürdürülebilir, çünkü sizi zorlayan bir şey yoktur, zaten içinizden gelir.. Diğer türlü, sadece bir tiyatro olur.

Bir Yaratıcıya inanmak veya inanmamak sorgusunun peşine düşüp, insanları kinle hesaba çekme hastalığında hücrelerimizi yitirirken, kendi sınırlarımız içindeki düşüncelerin ötesinde gördüklerimizi algılayabilme, saygı duyabilme iradesinin, insan olabilmede fark yarattığını hissetmeyiz.

Sıfatların ötesinde insani anlamda ne kadar ilerleyebildiğimiz gerçek bir gösterge gibi değil mi?

Kendi sınırlarınız dışındaki her düşünceyi zarar verecek bir tehdit unsuru olarak algılayıp saldırmaya başladığınızda pek de Yaradılış mantığına uygun hareket etmiş olamayız. Çünkü orada dogmaların, hurafelerin sığ dünyası var çoğu zaman. O dünyayı da ancak insan yaratır.

Dogma doğanın yaratılışında görülmüyor. Doğa rengarenktir. Her türden, farklı canlılar bir aradadır. Doğada güçlü-zayıf ilişkisi yaşamsal faaliyetle ilgilidir. Yaradılışlarına uygun hareket ederler. Doğada canlılar birbirine ”sen Güney Afrika’da yaşayan bir canlısın o halde seni sömüreceğiz”, ya da ”sen şu dine mensup bir ülkedensin, o halde kafanı ezeceğiz” demez.

Bunlar insanın rantla kurduğu hurafelerden, dogmalardan türüyor, insan bunu gerek dinleri, gerek bilimi, gerek kendini yozlaştırarak, özünden saptırarak yapıyor.. Yaratılışta aslında dogma değil kavrayış vardır.

Dogmalar, rant için her yere bulaşır ve kendi rantına uygun şekilde revize eder bulaştıkları yeri. Revize olunmamakta, yozlaşılmaktadır aslında.

Yaradılışta akıl varsa, kullanmak için vardır. Sorgulayan, bilimle evreni kavramaya çalışan, sanatla ruhun gizemine erişmeyi deneyen insan, hayatın anlamına uygun yaşamış olabilir. Bunları kullanmadan geldiğimiz gibi gideriz tıpkı yukarıda bahsettiğimiz makine gibi. Bu haliyle dünyaya sadece kalabalık etmeye gelmiş oluruz.

Yaradılışın kudretini bilim, sanat, felsefe, inanışlar aracılığıyla kavramaya çalışan ve fayda üretmek için çabalayan, zarar vermekten kaçınan insan, aklını ve ruhunu kullanarak fedakarlık yapmış ve aslında sevgisini göstermiş olmaz mı?

Bunları kullanmadan yapılan tüm yozlaşmış bağırışların, korkuların, evrenle değil de insanların hayatıyla uğraşmanın kula kulluk etmekten farkı yoktur.

Korkudan sevmezsiniz, hissettiğiniz için seversiniz.

***

Bu konu epey uzun. Konuşmayı sürdürürüz ileride.

Platon’un Devlet’i ile son verelim:

(…) Adil insan kendindeki her kısmın kendine yabancı işler görmesine, ruhundaki kısımların birbirinin işini yüklenmesine izin vermez; aksine, kendi kendine hakim olur, kendiyle dost olur, tıpkı müzikteki pes, tiz, orta ve aradaki bütün öteki perdelerin ahengi gibi, kendindeki üç kısmı uyumlaştırır. Bunları birbirine kenetler, birçok ögeden oluşan bir birlik haline gelir, ölçülü, uyumlu olur. Ancak bu duruma geldikten sonra, ister para kazanmakta, ister vücut bakımında, ister devlet işinde ya da özel işlerde eyleme geçer. Tüm bu işlerde bu durumu koruyan eylemleri iyi sayar. Bu eylemleri yöneten bilgiye bilgelik, bu durumu çözüp bozan eyleme adaletsizlik, bu eylemi yöneten yargıya da bilgisizlik der. (…)

Ceren Demir

Matematiksel

Paylaşmak Güzeldir

Yazıyı Hazırlayan: Ceren Demir

Avatar
Kendini, insanları, dünyayı tanıma ve anlama çabasında, belki de kaosta olan , filmin oyuncularından, dünya üzerindeki küçücük noktalardan biriyim. Pamukkale Üniversitesi ve AGH University of Science and Technology' de Uluslararası Ticaret ve Finans alanında kendimi eğitmeye çalıştım. Dokuz Eylül Üniversitesi'nde Ekonomi bölümünde yüksek lisansa devam ediyorum. Voleybol sporunda antrenör yardımcılığı yaptım ve lisanslı oynadım. Spora ve sanata düşkünüm. Resim yapmayı çok seviyorum. Klasik müziğe, doğaya, doğa sporlarına, felsefeye, psikolojiye, kitaplara ilgi duyuyorum. Okumayı, yazmayı, öğrenmeye çabalamayı çok seviyorum. Sanıyorum 7. günlüğüme başlayacağım. Satranç ve Rusça'ya merak saldım. Bahsettiğim tüm 'bencil' bilgilerimi önemsiz sayıyorum. Sadece denizdeki kum tanelerinden biri olduğumun farkındayım. Ancak okyanusları merak etmekten vazgeçemiyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.