Şüphe Etmek Düşünmektir

Söz ola kestire başı, Söz ola kestire savaşı, Söz ola ağulu aşı, Bal ile yağ eder bir söz” – Yunus Emre

Herkesin söylediğinden farklı bir şey söyleyebilmek ve bunu çoğu kimsenin yapabilmesi; başka bir deyişle toplumda çoksesliliğin olması, tıpkı çok sesli müzik gibi demokrasinin güzelliği olarak kabul edilir.

Müzikte çok seslilik aynı notanın, birden çok kişi ve müzik aletleri ile birlikte çalınması değildir. Aynı melodi, birden çok insan ve müzik aleti ile çalınır ya da söylenirse, “çok sesli” müzik oluşmaz; benzer biçimde aynı düşüncenin birden çok kişi tarafından, aynı açıdan, ama farklı köşelerden anlatılması da çok sesli bir düşünce platformu oluşturmaz.

Çok sesli müziğin değeri bir melodinin farklı oktavlardaki seslerle veya birbirinden farklı notaların insanın kulağının içine dolması ve bu farklı seslerden oluşan melodinin insanın içine, duyarlılığının pınarlarına ılık ılık akmasındadır. İşte çok seslilik ve çok sesli müziğin büyüsü derinliği, yüksekliği bu pınardan beslenir.

Çoksesli bir toplumu anlayabilmek, sevebilmek ile çok sesli müziği anlayabilmek ve sevebilmek için belirli bir kültürel alt yapının gerektiğini söylemek yanlış olmaz. Bu belirli kültürel alt yapı bir ölçüde eğitim-öğretimle kazanılabilir (kazandırılabilir) ya da kazanılamayabilir (kazandırılmayabilir). Bu durum, içinde bulunulan ailenin ve toplumun gelenekleri, politik görüşü, demokrasi anlayışı ve sosyokültürel yapısıyla çok daha yakından ilgilidir.

Önce söyleyecek sözünüz olmalı

Herkesin söylediğinden farklı bir söz söyleyebilmeniz için, önce söyleyecek sözünüzün olması gerekir. “Söz gümüşse sükût altındır” derler. Altına tamah etmeyip gümüş kalmak var.

Bu durumu, toplumun büyük bir kesimi suskunluğunu korurken ya da iki lafı bir araya getirenlerin söyledikleri “laf olsun torba dolsun” kapsamında konfeksiyon üretimini aşamazken, tüm yaşamsal engellere rağmen söyleyecek bir söze sahip olan, altına tamah etmeyip gümüş kalan değerli şairimiz Nurten Aktaş “Söyleyecek sözü olana” başlıklı şiiri ile çok güzel dile getiriyor:

Başlangıçta yoksa söyleyecek sözün
Bir daha asla kendin olamazsın
Susku ölümdür
Susmak kabullenmek
ki varsa söyleyecek sözün
Elbet yüreğin
Hemen şimdi
Ne durursun

Kişi elbette, her şeyi bilmek zorunda olmadığı gibi bildiğini dile getirmek zorunda da değildir. Ama kişinin ilgisini çeken bir konuyu araştırıp, öğrenip, üzerinde düşündükten sonra konu hakkında yazması ya da konuşması hem toplumun artan değeri hem de konuyla ilgilenenlerin kolayca ulaşabileceği bir bilgi kaynağı olması açısından önemlidir. Bazı insanlar araştırıcıdır, meslekleri ne olursa olsun birçok konuyla ilgilenmişler ve o konularda hem araştırma hem de tecrübe sayesinde bilgi sahibi olmuşlardır. Bu bilgilerini okuyucularla, dinleyicilerle paylaşmalarının hiçbir mahsuru olmaması gerekir. Diğer bazı insanlar araştırmayabilirler, işlerini rutine bağlamış olabilir, mesaiyle çalışabilir, evlerine dönüp televizyonlarını açıp, dizilerini izleyebilirler. Ancak bu insanlardan, kendileri üretken olamadıkları halde üretken olanları kıskançlığa kapılmadan anlamaya çalışmaları ve kınamamaları beklenir.

Yazan ve konuşan çok ama…

Yazılar okuyup, konuşmalar dinliyoruz; çok sayıda yazan ve konuşan var gibi görünüyor. “Bu bakımdan eksiklik yok, tersine gereksiz denilecek ölçüde fazlalık bile var” diye düşünülebilir. Elbette hırsları, laf çakmaları, duygusal coşkuları; güya propaganda azmini, “bizim de sesimiz çıksın, meydanı onlara bırakmayalım” mantığıyla kaleme sarılmaları yansıtan yazılar, konuşmalar da var ve bunların bolluğu, yaygınlığı ortada. Peki, eksik olan ne?

Söyleyecek sözü olan insanlar ve bunlardan ‘sözlerini’ dile getirebilecek, ifade edebilecek olanların konuşmaları, yazmaları. Eksiklik burada ve buna ihtiyacımız olduğunu fark edenlerin sayısının az olmasında.

Evet, yazan ya da konuşan kişinin söyleyecek sözünün olması gerekir. Ancak söylenecek sözün kaynağının düşünce, akıl, gönül, kültür ve gözlem yeteneğinde olduğunu unutmamak gerekir. Üstelik söylenecek söz örneğin Türkçe ise, öncelikli koşul: Türkçe’nin iyi bilinmesidir. Kısacası yazmayı ya da konuşmayı, yazanla okurları ya da konuşanla dinleyicileri arasındaki bir köprü olarak tanımlarsak; köprü sağlam olmalıdır.

Sağlam bir köprü örneği

Fransız matematikçi, bilim adamı ve düşünür Descartes’ın (1596-1650) aşağıdaki dört kuralı kendisine ön koşul koyarak bir düşünme sürecine girdiği söylenir:

  • Açık seçik ve belirgin fikirler dışında hiçbir şeyi kabul etmemek
  • Her sorunu çözümü için gerekli sayıda parçalara ayırmak
  • Düşünceleri basitten karmaşığa doğru sıralamak
  • Gözden kaçmış bir şey olup olmadığını sürekli kontrol etmek

Sonra bu kurallar doğrultusunda kendi kendine şöyle der: “Duyularımız bazen bizi aldattığına göre, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını varsaymalıyım. Peki, nereden başlayabilirim? Kendime dayanak yapabileceğim ilk “gerçeklik” nedir? Burada olduğumu nasıl bilebilirim? Bundan emin olamam. Rüya ya da hayal görüyor olabilirim. Ya da hayal gücüm benimle oyun oynuyor olabilir.”

Uzunca bir zaman sonra düşünce dünyasını üzerine kurabileceği bir ilk gerçeği keşfeder: “Kuşku duymayacağım tek şey, şu anda bir şey düşünüyor olmam. Rüya gördüğümü, benimle alay edildiğini ya da bir bedenim olmadığını düşünsem bile bu böyle…”

Sonunda o güne kadar söylenmemiş farklı sözü söyler:

Düşünüyorum, öyleyse varım!

Böylece her şeyi sorgulayarak, her bilginin gerçekliğini araştırarak, ilk bakışta insana basitmiş gibi gelen o yalın gerçeği yakalamış olur.

Ancak, bu sözü detaylı biçimde inceleyen ünlü Fransız yazar ve düşünür Jean-Paul Sartre (1905-1980) şu cümleyi kurar:

Ben diyen bilinçle, düşünen bilinç aynı değildir.

Sartre’ın bununla söylemek istediği şey şöyle açıklanıyor:

Eğer düşündüğünüzün farkındaysanız, o farkındalık düşünme sürecinin bir parçası olamaz; dolayısıyla, bilincin farklı bir boyutu olması gerekir. Ve “ben” diyen de o farkındalıktır. İçinizde düşünceden başka bir şey olmasaydı, düşündüğünüzü dahi bilemezdiniz. Rüya gördüğünün farkında olmayan biri gibi olurdunuz. Rüya gören kişinin, rüyadaki imgelerle kendini tanımlaması gibi, siz de kendinizi düşüncelerle tanımlardınız.

Açıklamanın biraz karmaşık olduğunu kabul ediyorum. Konuyu iyi anlayabilmek için “Kaynaklar” dan yararlanmak mümkündür. Ancak bu ve benzeri yorumlara rağmen kalıcı olan ve hatırlanan Descartes’ın sözüdür ve özetle Descartes’ın yaşadığı süreçte, toplumdan aldığı bilgiler, eğitim ve kültür ışığında kat ettiği aşamalar aşağıdaki gibidir:

  • Kesin olan bir şey var; Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek.
  • Şüphe etmek düşünmektir.
  • Düşünmekse var olmaktır.
  • Öyleyse var olduğum şüphesizdir.
  • Düşünüyorum, o halde varım.
  • İlk bilgim bu sağlam bilgidir.
  • Şimdi bütün öteki bilgileri bu bilgiden çıkarabilirim.

Erhan Güzel, İstanbul Kültür Üniversitesi / erhan.guzel@iku.edu.tr

Yazının ilk yayınlandığı kaynak: https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/toplum/bir-seyin-dogrulugundan-suphe-etmek

Kaynaklar:

  1. http://www.lesbelleslettres.com/resources/titles/22510100252740/extras/Descartes_Kambouchner_chapitre_6.pdf 
  2. http://www.infethiye.net/turkish/notlar/descartes-dusunuyorum-oyleyse-varim.htm

Matematiksel

Paylaşmak İyidir

Yazıyı Hazırlayan: Matematiksel

Bu yazı gönüllü yazarlarımız tarafından hazırlanmış veya sitemiz editörleri tarafından belirtilen kaynaktan aslına uygun kalınarak eklenmiştir.

Bunlara da Göz Atın

Dilimin Ucunda Fenomeni

Size bir soru yöneltildi ve yanıtı biliyorsunuz ama bir türlü aklınıza doğru kelime gelmiyor. Sanki tam …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

ga('send', 'pageview');