BİYOLOJİ

Psikobiyom: Beyin-Bağırsak İlişkilerimizin Doğası

Düşüncelerimizi, hislerimizi ve davranışlarımızı etkileyen, değiştirebilen bağırsak bakterileri üzerinde çalışan yeni bir alan: psikobiyom.

Katya Garvish, yeni beyin ilacı üzerine pek de alışık olmadığımız şekilde çalışmalarını yürüten bir bilim insanı. İnsan dışkı örnekleriyle çalışıyor. Rusya’da eğitim almış, klasik müzik sever bir mikrobiyolog olan Katya, küçük bir girişim şirketi olan Holobiom’daki laboratuvarın geniş anaerobik ortamı önünde duruyor ve önü camla kapalı bölmeden (bir çeşit laminar flow kabini) kollarına eldivenlerini geçirerek içerideki örneğin dilüsyonunu yapıyor.

Bu işlem, Gavrish ve arkadaşlarının depresyon ve diğer beyin-sinir sistemi bozuklukları için yeni tedavi olanakları yaratacağını umdukları bakteri türlerini izole edip kültüre almalarının ilk adımları.

Agar petri kaplarında çalışılan bakterilerden elde edilen ürünler: “psikobiyotikler”.

Sekiz kişilik şirket, bağırsak bakterileri ile otizm, anksiyete ve Alzheimer hastalıklarını ilişkilendirecek olan epidemiyolojik ve hayvan çalışmalarının sunacağı kanıtları artırmayı planlıyor.

Kuruluşundan bugüne henüz 5 yıl olduysa da Holobiom laboratuvarı, dünyada en geniş insan bağırsak mikropları koleksiyonuna sahip laboratuvarlar arasında.

Şirketin CEO’su Phil Strandwitz, yeni tedavilerin nasıl bir biçim alacağını henüz açıklayamıyor. Hedefte olan rahatsızlıklara; depresyon, uykusuzluk, kabızlık ve bağırsak sistem sorunlarından başka nörolojik sebepleri de olabilen huzursuz bağırsak sendromuna özgü iç organ ağrıları dahil. İnsanlarda denemelerin 1 yıl içinde başlayacağı söyleniyor.

Cezbedici nokta şurada: Nöropsikiyatrik rahatsızlıklar için ilaç geliştirme çabaları yıllarca gecikti ve halihazırda bulunan çoğu ilaç bütün hastalarda iyi çalışmıyor ve istenmeyen yan etkilere yol açıyor.

Psikobiyom Çalışmaları

Giderek daha fazla sayıda araştırmacı için umut veren alternatif olarak görülen mikrobiyal temelli tedaviler ya da diğer adıyla “psikobiyotik” çalışmalar gelişiyor.

Nörofarmakolog John Cryan ve psikiyatrist Ted Dinan tarafından bulunan bir terim olan psikobiyotik için epidemiyolog Natalia Palacios “Bu son derece yeni ve büyük potansiyelleri bulunan bir çalışma alanı.” diyor. Kendisi bağırsak mikroplarıyla Parkinson rahatsızlığı arasında bulunabilecek bağlantıları araştırıyor.

Bazı araştırmacılar bu durumun özündeki biyolojiyi anlamak için daha az aceleci yaklaşımlara başvuruyor. Fakat Holobiyom ve diğer birkaç şirket, bazı mikrobiyal terapi yöntemli tedavilere çoktan girişmiş bulunan multimilyar dolarlık pazara yatırım yapmayı göze alıyorlar ve bağırsak rahatsızlıkları ile obeziteye yol açan koşullar üzerindeki araştırmalarını derinleştirmek istiyorlar.

Bu şirketler henüz psikobiyotik alanındaki yeni sorulara tam cevap verememiş ve terapilerin nasıl çalıştıklarını ayrıntılarıyla ortaya çıkaramamış olmalarına rağmen hedeflerini büyütüyorlar ve çok hızlı ilerledikleri için potansiyel bir tehlike de arz ediyorlar.

“Gelişmelerde biraz altın avına çıkma zihniyeti var.” diye belirtiyor Kaliforniya Üniversitesi’nden mikrobiyolog Rob Knight.

Holobiome laboratuvarı çalışanlarını meşgul eden bakteri kültür çalışmalarında tedavi değeri yüksek psikobiyotikler elde etmek için yeni bağırsak bakterisi türleri tespit edilip kültürlenerek çeşitli testlerden geçiriliyorlar.

Geçen yirmi yıl içinde, vücudumuzda yaşayan mikrop sayısının vücut hücrelerimizin sayısını aştığını keşfetmemizle önümüzde açılan keşfedilmeye açık yeni dünyada kendimize bakış açımız da değişti.

Sadece bağırsak floramızdaki bakterileri içeren bağırsak mikrobiyomumuz 2 kg ağırlığında gelmekte ve bu da 1.4 kg ağırlığındaki beynimizden bile fazla. Ayrıca bedenimiz üzerinde neredeyse beynimiz kadar etkili bir kuvvete sahip bir floradan bahsediyoruz.

Bağırsakta sadece bakteri değil, virüs, mantar ve arkeler de dahil binlerce tür barındıran mikrop popülasyonu mevcuttur. Bütün bu mikropların envanterinde bulunan 20 milyon geni de göz önüne alırsak eğer, bizim sadece 20.000 adet genimizin boy ölçüşemeyeceği bir genomik zenginlikle karşı karşıya olduğumuzu anlarız.

Bağırsak bakterileri, insan vücudunun tek başına üstesinden gelemediği besinleri ve molekülleri üretebilir, kullanabilir ve çeşitli şekillerde dönüştürerek değerlendirebilir. Bu da yeni terapiler için eşi bulunmaz bir kaynaktır.

Bağırsak ve Beyin İlişkisi

Beyin araştırmaları bu konuda yepyeni bir cephedir fakat bağırsaklarımızla elbette eskiden beri bağlantısı mevcuttur. Antik Yunanlılar zihinsel rahatsızlıkların sindirim sistemimizde çok fazla “kara öd” ya da “melankoli” üretimiyle ilişkili olabileceğini düşünmüşlerdir.

Mikropların keşfinden de çok zaman önceleri bazı filozoflar ve doktorlar insan davranışlarını şekillendirmede bağırsak ile beynin ortaklaşa çalıştıklarını tartışmalara konu etmişlerdir.

“Beynimizin ve bağırsaklarımızın kesintisiz bir biçimde iletişim halinde oldukları ihtimali zaten bilinen büyük bir ihtimal.” diyor bilim insanları.

Bağırsaklarımızda yaşayan bakteri-virüs-mantar-arke türü sakinlerimiz sinir hücrelerini ve beynimizi çeşitli yollarla etkiler.

Epidemiyolojik Araştırmalar

Epidemiyolojik araştırmalar bağırsaklarla beyin hastalıkları arasında ilginç bağlantılara varmıştır. Örneğin, huzursuz bağırsak sendromundan muzdarip kimseler ayrıca depresyon belirtileri göstermiş; otizm spektrumunda yer alan insanların sindirim sorunlarına meyilli oldukları gözlenmiş ve Parkinson hastalığı olan kişilerin ise kabızlık yaşadıkları tespit edilmiştir.

Araştırmacılar ayrıca antibiyotik alan insanlarda depresyon artışı gözlemlemiştir. Antiviral veya mantar önleyici ilaçlar bağırsak bakterilerine zarar vermediği için böyle bir bulguya rastlanmamıştır.

Geçen yıl Hollanda’dan bir mikrobiyolog Jeroen Raes, toplamda sayısı 1000 kişiden fazla olan Belçikalı ve Hollandalı iki grup üzerinde bağırsak bakterilerinin tiplerini araştırmak için anket çalışması yapmış.

Depresif insanların bağırsaklarında iki türden bakterinin yok olduğunu gösteren sonuçlara ulaşmış. Çalışma Nisan 2019’da Nature Microbiology‘de yayınlanmış.

Araştırmacılar mikropların beyni etkilediği yollar üzerinde gözlemler yapmaya devam ediyor. Bazı bakteriler kan yoluyla beyne mesaj ileten moleküller salgılıyor. Başka bakteriler vagus siniri‘ni uyararak karın boşluğumuzdaki organlara beynimizden yönelen sinyalleri etkiliyor.

Bağırsaklarımızda son zamanlarda keşfedilmiş “nöropod” adı verilen “uzun ayaklı” hücrelerin sinaps benzeri bağlantılarla yakınlarındaki diğer sinir hücrelerini ve vagus sinirini uyarmasının yolunu açan çeşitli bakteri kaynaklı biyokimyasal moleküller tespit edilerek yapılan çalışmalar ilerletiliyor.

Kalın ve ince bağırsak kesitinde incelenen lümen ile nöropodun etkilediği vagus siniri.

Dolaylı (indirekt) bağlantılar da mevcut elbette. Hastalarda artan miktarlarda bulguya dayanarak depresyon ve otizm gibi hastalıkların anahtar etmeni olan inflamasyon (yangı, iltihap) koşulları inceleniyor.

Bağırsak bakterileri düzenli ve kararlı gelişen bağışıklık sistemi için büyük önemde ve çalışmalar gösteriyor. Bağırsaklardaki yanlış bir mikrobik bileşim, bu süreci bozup vücudun iltihabi tepkiler vermesine, yani inflamasyona neden olabiliyor.

Mikrobiyal salgılar ise enteroendokrin hücreleri olarak bilinen ve bağırsak çeperi boyunca yer alan, hormon ve diğer peptidleri salgılayan hücreleri büyük oranda etkiliyor.

Bu hücrelerden bir kısmı sindirimi düzenlemeye ve insülin üretimini kontrol etmeye yarıyor. Ayrıca serotonin nörotransmitterini de salgılayarak bu “mutluluk” molekülünün bağırsaklarımızdan ayrılarak vücudumuzun içinde çıktığı yolculuğu başlatıyorlar.

Tüm bu mekanizmaların anlaşılması zor olsa da, Cryan ve ekibinin hayvan deneyleri bağırsak mikroplarının beyni etkilediğini destekliyor. Parkinson, şizofreni, otizm veya depresyon gibi hastalıkları olan kişilerden fekal aktarım yapılan farelerde bu hastalıkların kemirgenler ailesinde benzeri olan şekilleri görülüyor.

Tam tersi olarak, sağlıklı insanlardan aktarılan fekal örnekler ise iyi geliyor ve deneklerde görülen hastalık semptomları azalıyor. Farelerde belli başlı mikropların varlığı ve yokluğu deneğin yetişkinlikte stres koşullarına nasıl cevap vereceğini etkiliyor ve diğer çalışmalar da mikropların sinir sistemi gelişminde nasıl rol oynadıklarını gösteriyor.

Psikobiyotik uygulamalarının öneminden anlaşılıyor ki önümüzdeki zamanlarda insanların mikrobiyomik datalarından elde edilecek bilgiler birçok hastalığa çare olabilecek şekilde kullanılabilecek. Bu yeni bilim dalı hatırı sayılır bir bilim ordusuna öncülük edebilecek düzeyde büyüme potansiyelinde.

Araştırmacılar, bakteriler üzerindeki çalışmalarda mikroorganizmaların ürettiği triptofan amino asidinin söz konusu mekanizmadaki çıkış noktası olabileceğini düşünüyorlar.

Psikobiyom ve Depresyon

Mikroplar ya da vücudun kendi hücreleri triptofanı serotonine çevirebiliyor. Serotonin bildiğimiz gibi depresyon ve diğer psikiyatrik rahatsızlıklarla ilişkili bir nörotransmitter moleküldür.

Hücreler triptofanı ayrıca kinürenine dönüştürür, bu molekül ise nöronlar için toksik olabilen moleküller oluşturacak şekilde reaksiyon gösterir.

Mikrobiyomdaki değişimlerin bu toksik maddelerin üretim yolaklarına dair ipucu verebileceği düşünülüyor. Araştırmalara göre depresyondaki insanlarda triptofan, serotonin yerine kinürenine dönüştürülüyor.

Çalışma grubu ilgili makaleleri de gözden geçirerek mikrobiyal faaliyetlerin bazı psikolojik ve nörolojik bozukluklara etkisini destekleyici veriler topladılar.

Fakat bu bağlantılar üzerinden kalıcı tedavi yöntemlerine açılan kapıya ulaşmak zor olacak ki araştırmacılar, konakçı fizyolojisinin belli açılardan incelenmesiyle bağırsak mikropları ve diğer şeylerin karar mekanizmaları üzerinde ne tür etkiler yarattığını bulmanın yollarını arıyor.

Sağlıklı denekler üzerinde birtakım psikobiyotiklerin test edilmesine geçiş yapılmış durumda fakat tedavi için yol uzun görünüyor.

Şirket Gelişmeler Sağlamak İçin Sabırsız

Strandwitz, Holobiome şirketini 2015 yılında halen Kim Lewis’in mikrobiyoloji laboratuvarında çalışan bir öğrenciyken kurmuş. Hocasının laboratuvarına katılmadan önce kendisine kurmayı planladığı şirketinde yardımcı olmasını rica etmiş ve işe koyulmuşlar.

Northwestern Üniversitesi’nden Kim Lewis, toprak mikroplarından antibiyotikler elde ederek yaptığı çalışmaları ve bunu ticarileştirme başarısına ön ayak oluşuyla ünlü bir bilim insanı. Bu anlaşmanın meyvesini 10 yıl ya da daha uzun bir süreçte alacaklarını sanırken sadece 4 yıl almış.

Northwestern’de, Strandwitz “kültürleme sanatını” Lewis’in laboratuvarında çalışmış olan Gavrish’ten öğrendiğini ve o zamanlarda bağırsak bakterilerinin sadece %25 kadarının laboratuvarda üretilebildiğini söylüyor.

İzole etme ve yeni mikrobiyal türleri tanılamada uzmanlaşmış olan Gavrish öğrencisi Strandwitz’e besiyerlerini tasarlarken bakterileri manipüle etmeyi ve antibiyotikler kullanarak yavaş büyüme sağlamayı, diğer saldırgan türler tarafından yarış dışı bırakılmaktansa hayatta kalabilen nitelikli bakteriler üretmeyi öğretmiş.

İnatçı türlerin gelişimini sürdürmek için büyüme faktörlerinin de doğru takibini yaparak çalışmalarını genişletmiş ve şu an bilinen bağırsak mikrobu türlerinin neredeyse %70’ine kültür olarak laboratuvarca sahip olduklarını söylüyor Strandwitz. Eğer bu doğruysa çok az laboratuvarın erişebileceği bir oran.

Bulunan özellikle öyle bir büyüme faktörü var ki, Strandwitz’in girişimci rüyalarını ateşleyen anahtar olduğu söylenebilir. Çalışma arkadaşlarıyla beraber tipik kültür besiyerinde hayatta kalamayan ve gamma-aminobütirik asit (GABA) ihtiyacı duyan bir bakteri izole etmişler. GABA beyinde sinirsel aktiviteyi durduran bir nörotransmitter ve bu molekülün düzensiz çalışması depresyonla ve diğer akıl sağlığı sorunlarıyla bağlantılı bulunmuş.

Araştırmacıların öngörüsü, eğer bu izole edilen bakteri GABA’ya sahip olmak zorundaysa mutlaka diğer mikropların bunu üretiyor olması lâzım. Bu GABA üreticileri de psikobiyotik çalışmaları için bir altın madeni olabilir.

psikobiyom
Holobiome’dan Stephen Skolnick, bakterilerin önemli bir nörotransmitter olan GABA’yı üretip üretmediğini test ediyor.

Strandwitz ve arkadaşları petri kabına her çalışmada bir tür mikrop ekleyerek bu GABA yiyicileriyle yan yana koymuşlar. Eğer GABA yiyici mikroorganizma yaşamda kalırsa bileceklerdi ki yanına konulan bakteri bir GABA üreticisidir. En sonunda bu şekilde üç bakteri grubu olacak şekilde bu üreticilere ulaşmışlar; Bactereroides dahil. Hızlı bir şekilde bu bakterileri -veya ürünlerini- patentleyerek depresyon hastalarının tedavisinde kullanılmak üzere resmî işleme sokmuşlar.

Bu bulguları yayınlamadan önce, Weill Cornell Tıp’tan araştırmacılarla bir takım oluşturup beyin taramaları alınan 23 depresyonlu hasta üzerinde de çalışmışlar.Tespitlere bakılırsa bu hastalar arasında prefrontal korteksinde aşırı aktivite gözlemlenen ve dolayısıyla ağır depresyona yatkın olanların daha az Bacteroides türüne ev sahipliği yaptıkları anlaşılmış.

Yapılan araştırmalarla deney farelerinin bağırsaklarında üretilen GABA ile beyindeki GABA seviyesinin artış gösterdiği keşfedilmiş ve GABA üreticilerinin bir depresyon belirtisi olan öğrenilmiş çaresizliği azalttığı tespit edilmiş.

Kaliforniya Üniversitesi’nden mikrobiyal ekolog Jack Gilbert söz konusu bakterilerin terapötik potansiyellerini Strandwitz laboratuvarıyla birlikte araştıranlardan.

Gilbert’in çalışma grubuyla Holobiome laboratuvarının birlikte bir gözleme göre deney fareleri muhtemelen yükseltilmiş GABA seviyeleri sayesinde rahatsız edici sıcaklığa sahip yüzeyde çok daha uzun kalarak tolerans gösteriyorlar. İç organların duyduğu acıya yönelik bir testten başarıyla geçiyorlar.

Bulgular henüz yayınlanmadı ancak Gilbert’i bu bakterilerin farelerdeki anksiyeteyi düşürüp düşürmediğiyle ilgili bir çalışma yapmak üzere ikna ettiler. “GABA’nın kesinlikle nöromodülatör etkisinin olduğu açık,” diyor araştırmacı.

GABA, kan-beyin bariyerini geçerek beyne ulaşamayacak kadar büyük bir moleküldür ve bu kan damarlarımızdan beynimize geçiş yapabilecek moleküllerin şekil ve büyüklüklerine sınırlamalar getiren bir hücresel savunma şeklidir. Aksine, bu molekül vagus siniri boyunca hareket eder ya da enteroendokrin hücrelerini kullanır.

Bazı araştırmacılar GABA destekleyici ilaçlardansa bakterilerin çok daha yararlı olmasındaki nedeni sorgulayabilirler. Fakat Strandwitz, bakterilerin GABA’yı sadece artırmaktan fazlasını yapabileceğini söylüyor. Örneğin ürettikleri diğer bazı moleküllerle beyin ile vücut üzerinde etkiler sağlayarak depresyonun başka semptomlarını giderebiliyor.

Strandwitz ve Gilbert bu konudaki belirsizliklerden çok etkilenmemiş görünüyorlar ve “Eğer bir etki sağlandığını gösterebilirsek, herhangi bir yan etki olmadan, bundan daha ötesine giderek klinik deneylere başlanmamasında bir neden görmüyoruz” diyorlar.

Holobiome içerisinde Strandwitz ve çalışma arkadaşları GABA üreten bakterilerden 30’unu tanılamış haldeler, Gilbert’in test ettikleri dahil. Şu sıralarda şirket bir dış üretim merkezi arayışına girerek GABA üreten bakterilerin insanlarda denenebilecek oranda fazla üretilmesini sağlayabilmek peşinde.

İnsan deneylerine başlayabilmek adına 2021’in başlarına kadar çeşitli etik işlemleri düzenlemiş ve tamamlamış olmayı planlıyorlar. Başlangıç hedefleri olarak uykusuzluk (insomnia) ve huzursuz (irritabl) bağırsak sendromu seçilmiş.

Nihayetinde Holobiome en iyi ürünlerinin tek bir bakteri türünden mi, tür grupları halinde mi yoksa tüm bir karışım mı olacağını henüz bilmiyor. “Şimdilik canlı mikroplar en iyi çalışanlar.” diyor Strandwitz.

Kendisi bir bakteriler konsorsiyumu öneriyor ve tipik probiyotiklere nazaran daha geniş çaplı tür içeriğinin daha çok yönlü olarak depresyonun farklı aşamalarını, biçimlerini tedavi edebileceğini düşünüyor.

Holobiome çoktandır GABA üreticilerinden fazlası için de çabalıyor. Şirketin merkezindeki dolaplarda potansiyel psikobiyotik özelliklerinin keşfedilmesi adına izole edilerek binlerce dondurulmuş tüp içerisinde bekleyen mikroplar bulunuyor.

“Ne zaman bir başkasının mikrobiyom hakkındaki bir çalışmasına rastlasak hemen laboratuvarımızda bulunan türlere dahil mi diye kontrol ediyoruz ve deneyleri tekrar ediyoruz.” diyor Holobiome’a yeni katılan Stephen Skolnick.

Bütün bu deneyler için anahtar rolde bir uygulama olan “bağırsak simülatörü” kullanılmış. Birbirlerine tüplerle bağlanmış deney şişeleri ile içerisine mikrop ekleyebilmek ve içeride neler olup bittiğini gözlemlemek için geçitler oluşturulmuş.

Bazen içerisindeki karışımda memeli hücreleri de bulunan farklı bakteri kombinasyonlarıyla geliştirilen sahte mikrobiyomun gelişimini sağlayarak yeni mikroplar ve ürünleri elde edilebiliyor. Araştırmacılar bir umut görürlerse derhal geliştirilebilecek ek ürünler üzerine düşünmeye başlıyorlar.

psikobiyom
Memeli hücrelerinde bağırsak bakterilerinin sinir sistemi sinyallerini nasıl etkilediğini araştıran Mariaelena Caboni

Skolnick, sadece belli başlı bağırsak mikropları tarafından üretilen, beyin sağlığına iyi gelen vitamin benzeri bir molekül olan “queuine”in Holobiome için patentinin alınmasına öncülük ediyor.

Vücut queuine molekülünü dopamin, serotonin ve melatonin gibi nörotransmitterleri üretmek için kullanıyor. Quieuine üreticilerini ya da doğrudan molekülün kendisini bağırsaklara eklemenin akli bozukluğu olan hastalara iyi gelip gelmeyeceği kesin olmasa da fikir Strandwitz’i heyecanlandırıyor.

Elaine Hsiao, Kaliforniya Üniversitesi Los Angeles kampüsünde bir biyolog. Strandwitz gibi konuyla son derece ilgili biri ve çeşitli zihinsel bozuklukların mikrobiyal terapisini geliştirmek üzere kurulan iki şirketin kurulma aşamalarına yardımcı olmuş, epilepsi ve otizm için çalışmış. “Bağırsak-beyin mikrobiyomu alanındaki müthiş gelişmelere tanıklık etmek güzel.” diyor.

Diğer bazı araştırmacılar girişimciliğin bilimin önüne geçmesinden korkuyorlar. Herhangi bir mikrobiyom temelli terapi üzerine çalışan başlangıç şirketlerinin hemen hepsi risk kapitalistleri tarafından destekleniyor.

Denilene göre bazı fikirler son derece gelecek vaad ediyor ve birçok kanıtla da destekleniyor ancak diğerleri buna sahip değil; yine de para alıyorlar. Yatırımcıların, tedaviye can atan hastaları birer fırsat gibi gördüğü söyleniyor ve bu konudan şikâyet eden bilim insanları hemen her gün kendilerine yardım etmeleri için e-posta atan depresyonlu insanlar olduğunu söylüyorlar.

Mikrobiyal terapiler düzenli alınan ilaçların sağladığı verim standartlarını sağlamayabilir. Bir tedavi ürünü olarak raflarda yerini alması için özel hastalıklara karşı verimliliğini ispatlayan klinik deneylerden geçerek Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi’nin ya da diğer ülkelerdeki eşdeğerlerinden onay alabilmeli.

Çoğu mikrobiyom tedavi ürünleri şimdiye dek yasal düzenleme seviyeleri -en azından ABD’de- daha düşük olan probiyotikler piyasaya sürüldü. Holobiome iki tür ürünü de geliştirmekte.

Bu çalışma alanı halen kayıtsız kalınamayacak bilimsel sorularla da yüzleşiyor. Hayvan deneylerinin insanlara uyarlanıp uyarlanamayacağına dair alışılan sorular ile araştırmanın bağımlı doğasının ötesinde insan mikrobiyomunun belirgin karmaşıklığı da göz önünde tutuluyor. Chicago, Illinois Üniversitesi’nden biyolog Beatriz Peñalver Bernabé’nin sözleriyle, “Her şeye uyan bir tek tip tedavi olacağını sanmıyorum. Farklı insanlar için farklı türler ve özel dozlara ihtiyacımız olacak. Bireyin kendine has mikrobiyal komünitesini nasıl etkileyeceğini doğru tahmin etmek için de yeni teori ve modellere gereksinim var.”

Bütün bu engellere rağmen, Gavrish anaerobik odasında kültüre aldığı bakteri suşlarının tedavilere giden yolu açacağından umutlu. Hepsinden öte bağırsak mikroplarıyla insan beyninin derin evrimsel köklerle birbirlerine bağlı olduklarını söylüyor ve ekliyor: “Gerçekten inanıyorum ki bağırsak bakterileri tarafından işaret edilen bir milyon yıllık gücü insanlara yardımcı olmak amacıyla kullanabiliriz.”

A. Caner Sönmez

KAYNAK: Science

Bir başka yazımıza göz atmak isterseniz: Bağırsak Beyin İlişkisi: Bağırsak Florası Beyni Nasıl Etkiliyor?

Matematiksel

a. caner sönmez

yaşamı anlamlandırma yürüyüşünde, "hiç" olmaya giden yoldayım. bir gün tüm beyinlerin birbirine bağlanması, dolayısıyla birbirimizi doğru anlama kapasitelerimizin sonsuzluğa kavuşması hayalim. ve çocukların hepsinin birlikte gülmesi, doyması, doğru yaşaması.. “Bilimsel bilgiyi küçük bir grubun tekeline bırakmak bir toplumun düşün gücünü zayıflatır, onu tinsel yoksulluğa sürükler.” Albert Einstein “Gelmiş geçmiş tüm dikkat gerektiren uğraşlar içerisinde, sevmek uğraşı üzerinde gösterilen dikkat, en yaşamsal önemde olanıdır.” Bertrand Russell "Meselemi hiç'e bıraktım." Max Stirner

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu