Özgür Olmalıyız Ama Nasıl? Özgürlük Kavramına Farklı Bir Bakış

Özgürlük dendiği zaman aklınıza ne gelir? Kuş mu? Ya da tam anlamıyla bir serbest olma durumu… Öyle değil mi?

Peki, özgürlük nasıl bir kavramdır? Hangi zeminde incelenmelidir? Felsefe, biyoloji, fizik, psikoloji…

Aslında insanı konu edinen her bilim dalının bir inceleme alanı olabilir özgürlük. Fakat asırlardır onu mutlak olarak konu edinen muğlak bir alan var: Felsefe. Ve tabii ki Edebiyat için de vazgeçilmezdi o. Böylelikle anlaşılmaz bir kavram haline geldi özgürlük…

Özgürlük… Kimi zaman kuşların kanatlarıyla özdeşleştirilip edebiyatın konusu haline getirildi, kimi zaman ise her türlü renge bulanan felsefenin. Fakat her zaman anlaşılmaya ve yaşanmaya muhtaç bir nazenindi o.

Özgürlük kavramının birçok alanda konuşulduğu malum. Bundan dolayı hemen belirtelim ki, biz bütün mahiyetiyle kavramın temeli olan “bireysel özgürlüğü” ele alacağız.

Peki, özet bir tanımla özgürlük için ne dendi?

Platon’dan günümüze kadar, “felsefe” ile ilgilenen herkesin kulağında çınlayan uçarı bir soru: Özgürlük nedir? Her ne kadar Platon’un “herkesin kendi yaşam tarzını seçmesi kendi elinde” tarzında iddialarından esinlenilse de, bizce özgürlük bahsini en doğru zeminde inceleyen Sokrates’ti.

Ya da belki de hem Edebiyat dünyasını hem de Felsefe dünyasını Ömer Hayyam’ın şu dizelerindeki anlam arayışı harekete geçirmişti:

“Özgürlük yoluna girmezsen, 
Bu yolda koşmazsan var gücünle,
Yıkamazsan yüzünü yüreğinin kanında,
Yarın avucunu yalarsın.”

Edebiyat dünyasında bir kuş ile temsil olunup, Felsefe literatüründe ise yaşamın temel dinamiği olarak ele alınan özgürlük, belki de en çok Psikoloji biliminin konusu olmalıydı. Çünkü insan, en çok kendisine tutsaktır.

İnsan en çok kendisine tutsaktır.

Bu hayatta ne kadar çok görev ve sorumluluklarımız var öyle değil mi? Sözgelimi sorumluluk dendiği zaman insanın aklına ailesi, işi ve dostlarına karşı görevleri gelir. Ya da kendi fiziksel ihtiyaçlarını gidermek zorunda olduğu…

Bizce “özgürlük” kavramının anlaşılması için öncelikli sorumlulukların bilinmesi gereklidir.

Aslında insan, gündelik yaşam içerisinde belli bir sorumluluklar ağı içerisinde hissederek kendisini, temel sorumluluklarını unutur; kültürel baskılar ile inşa edilen benliğinin tutsağı olur ve ömrünü bu şekilde sürdürür. Böylelikle insan, bir tutsak olarak geçirdiği yaşamında özgürlük nedir bilemez ve gerçek mutluluğu tadamaz; bundan dolayı hiçbir zaman tatmin olamaz.

İnsan dediğimiz varlık, özlem duyduğunu dile getirir. Çünkü bilinçaltında bu vardır. Bilinçaltını işgal eden özlemi ise bir şekilde dışına yansır. İşte edebiyat ve felsefe bu dışa yansımanın iki farklı aracıdır. Edebiyat semboller ile özlemlerini ifade etme sanatıdır. Felsefe ise bir anlam arayışı. Dolayısıyla özgürlük, insanın en büyük özlemidir.

İnsanın bugüne değin sürdürdüğü dünya macerasında neleri başardığı gözler önünde. Dünyanın efendisi konumunda olan bu varlık, eşya ile alakalı topladığı bilgi birikimi ile hayretler uyandırdı. Öyle ki insana, inceleme alanı olarak “dünya ve içindekiler” az bile geldi. Topladı bildiği ne varsa, evrenin farklı noktalarında aldı soluğu. Aya ayak bastı, Mars’a robot gönderdi… Ve daha aklın sınırlarını zorlayacak neler neler…

Fakat bu denli bilgi birikimine rağmen, insan türünün çok cahil kaldığı bir alan vardı: Kendi iç alemi. Evet! İnsan her ne kadar dış dünya ile ilgili çok fazla bilgiye ulaşsa da, kendisi hakkında hala bilgisizdir. Bu gerçeği, Bilim ile uğraşan pek çok insandan işitebilirsiniz.

Dolayısıyla insan kendisinin yabancısı oldu. Kendini tanımaktan uzak olan insan, biyolojik ihtiyaçlarını bilemedi. Dolayısıyla kendisine karşı olan görevlerini yerine getiremedi.

Kendini tanımadan sosyal çevresinden öğrendikleriyle hayata bakan insan, gündelik uğraşılar içerisinde yaşam mücadelesi verdi. Gündelik yaşam ise bir bataklık gibiydi… İnsan, çırpındıkça battı. İnsan, gündelik yaşam bataklığında çırpınan, kendisine tutsak bir varlık haline geldi.

İşte bundan dolayı “özgürlük” kavramını en doğru zeminde ele alan filozofun Sokrates olduğunu söyledik. Çünkü o, diğerlerinden farklıydı. Herkesin gözlerini dış âleme çevirdiği bir dünyada, o, kendi iç aleminde bir yolculuk yaptı. Kendini tanıdı ve bildi. Böylelikle zincirlerinden kurtulup özgürlüğe kavuştu. Özgürlüğün tadına varan Bilgin, bütün insanlara bunu yaşatmak istedi. Böylelikle onların iç dünyalarına ışık tutacak sorular yöneltti ve bu sorular bugün bile kendisiyle anılmaktadır.

20. yüzyıla gelindiğinde ise insanın kendisine yabancı olduğu gerçeği artık gün gibi ortadaydı. Bundan dolayı Bilginler, insana kendisini tanıtacak kitaplar kaleme aldılar. Belki de bunlardan en meşhuru, Dr. Alexis Carrel’ın “Man, The Unknown” adlı eseriydi. (Bu kitap, Türkçeye “İnsan Denen Meçhul” adıyla çevrilmiştir.)

İnsanın kendi biyolojisine olan bilgisizliğinin nedenlerini burada ele almıyoruz ve fakat bu durumun neden olduğu tutsaklığı ifade etmek istiyoruz. Bu tutsaklığın sebep olduğu özgürlük arayışının ise farklı mecralarda arandığını haber veriyoruz. İnsanın öncelikle kendini tanıması ve kendine karşı olan sorumlulukları yerine getirmesi gerekir. Aksi halde önü alınamaz bir mutsuzluk toplumun geneline hakim olur. Şuanda olduğu gibi…

Korku kapanı: “Ben Kimim”

O halde her insanın kendini tanıması ve bilmesi, böylelikle kendine karşı olan sorumluluklarını ifa etmesi gerekir. Bunun yolu ise herkesin kendine soracağı o korkunç sorunun cevabını aramasıdır: Ben Kimim!

İnsan dediğimiz varlık, iç ve dış iki sisteme sahiptir. Bu iki sistemin fark edilmesi için duygular ve zeka doğuştan gelmiştir. Dolayısıyla her insanın duyguları en doğal haliyle gelen varlık yapısındandır. Duyguların bütününe ise vicdan denir. Vicdanlı olmak deyimi buradan gelir ve “en saf haliyle duygulu olmak” anlamındadır.

Kendini tanıyan insan, duygusal yapısını bilir. Duygularını tanıyan ve bilen insan ise kendine olan esaretinden özgürlüğe kavuşur. Bilişsel yapısını yeniden inşa edebilecek güce gelir. Zincirlerinden kurtulur ve özgür olur. İnsan, böylelikle bireysel özgürlüğe kavuşur.

Aslında psikoterapi de bir tür “özgürlüğü arayış” sürecidir. Dolayısıyla psikoterapiye ihtiyaç duyan insanların, kendini yani duygularını en doğal haliyle bilmeye ihtiyacı vardır. Psikoterapist ise bu süreçte onun bir yol arkadaşıdır.

Özgürlük dediğimiz bu meçhul kavram, sanıldığının aksine gayet açık bir kavramdır. Onu meçhul hale getiren ise farklı zeminlerde aranması ve konuşulmasıdır. Özgürlük kavramı sorumluluk kavramıyla iç içedir ve insanın, kendisine karşı olan görevleri yerine getirmesiyle ulaşılır. Yani özgürlük bir anlamda bir vicdan hareketidir.

İşte bundan dolayı şu veciz ifadeyi sürekli dile getirir ve her mecrada ifade etmeye çalışırım:

Özgürlük kuşların kanatlarında değil, selim akıl sahiplerinin vicdanındadır.

Psikolog Kadir Özsöz

Hazırlayan: Psikolog Kadir Özsöz

Psikolog Kadir Özsöz
Yaşam ve ölüm arasında, iç'e ve dış'e doğru iki gizemli yolculukta mekik dokuyorum. Severek yaptığım bir mesleğim ve dolu dizgin geçen yazım hayatım var. Psikolog ve yazar olmanın gerekliliklerini yerine getirmek benim için gurur verici. Kendi işimin uzmanı (yerinde ifade ile pîri) olmak için elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Gelişimsel ve nöro-psikoloji üzerinde yoğunlaşsam da, kişisel gelişim benim için vazgeçilmez bir parkur. Bilimsel makale ve kitap çalışmalarım bir nevi enerji kaynağım. Kurucusu olduğum Bilge-Değişim Psiko-Yaşam Merkezi çatısı altında Türkiye genelinde seminer ve konferanslar vermekteyim. Gerçek başarı ve mutlulukları yaşamak ve yaşanmasına katkı sağlamak, işte misyonum. Sevgi ve saygılarımla...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.