Nefret ve Saldırganlık Dürtülerinin Bilişsel Nedenleri

Nefret ve saldırganlık insan doğasının bir parçası olabilir mi?

İnsanda bulunan nefret ve saldırganlık dürtülerini anlayabilmek kolay değil. Bunun nedeni hormonların, güdülerin, dürtülerin, deneyimlerin, sosyal koşullanmaların, bilişsel işleyişlerin doğurduğu karmaşık bir etkileşim.

İnsanı anlayabilmek, ona dair bir soruya yanıt verebilmek için öncelikle insanın dünyayı nasıl algıladığını incelemek gerekiyor kuşkusuz. Dış dünyanın insan zihnindeki temsilinin nasıl olduğu sorusuysa bizi binlerce yıllık bir felsefe birikimine, daha sonrasındaysa yarım asrı aşan deneysel psikoloji tarihine çağırıyor.

Bulgular öyle gösteriyor ki dış dünyayı, nesneleri belli sınıf ve gruplara yerleştirerek algılıyoruz. Doğamızda dünyayı siyah-beyaz keskinliğinde “biz” ve “onlar” olarak ikiye ayırma eğilimi öyle güçlü ki, bilim dünyası yıllarca bunun biyolojik bir gereksinim olup olmadığını tartışageliyor.

1970’lerde ise, Tajfel ve Turner önyargılara dair literatürdeki en güçlü kuramlardan birini ortaya atıyor: “Sosyal Kimlik Kuramı”. Bu kuram, insanların belli gruplara dahil olarak öz güvenlerini yüksek tuttuklarını, diğer gruplara karşı ise önyargılar geliştirdiklerini savunuyor.

Kuramın 3 çekirdek düşüncesi: Gruplandırma, kimlik belirleme ve sosyal karşılaştırma.

Gruplandırma, din, ırk, kültür, dil gibi sosyal yapı öğeleri üzerinden yapılabileceği gibi, göz rengi, boy uzunluğu gibi tamamen fiziksel özellikler temel alınarak da gerçekleştirilebiliyor. Kişiler, yaptıkları gruplandırmalar çerçevesinde kendilerini bir grubun üyesi olarak algılamaya başladıktan sonra ise bu grubun içinde kendilerine kişisel ve sosyal bir kimlik belirliyorlar. Ait oldukları grupla özdeşleşecek davranışlarda bulunup, o grubun fikirlerini benimsiyorlar.

Örneğin, fanatik bir futbol takımı taraftarı tuttuğu takımın kazandığı her maçı kendi başarısı gibi benimseyebiliyor. Son aşamada ise, gruplar, kendilerini diğer gruplarla karşılaştırdıklarında, olumlu özelliklerini ön plana çıkaracak alanlara yoğunlaşıp, öz güvenlerini arttırıyorlar.

Sosyal statü açısından daha düşük gruplar ise kendilerinden daha iyi durumdaki gruplarla aralarındaki açığı olduğundan küçük algılıyorlar.

İşte, nefrete, kavgalara ve savaşlara giden yolda atılan ilk adımlar diyebiliriz bu gruplaşmalara. “Biz” ve “onlar” ayrımından bahseden bu kuram, önyargıların oluşumunu kişilerin farklı sosyal kimlikler içinde “taraflı” algılar geliştirmelerine başlıyor.

saldırganlık

Konu bağlamında belki de en can alıcı nokta ise saldırganlık. Bu dürtü, karşı taraftan herhangi bir kışkırtma görmeksizin ilk saldırı hamlesini gerçekleştirme olarak tanımlanıyor.

İnsandaki saldırganlığı anlamaya yönelik 5 temel yaklaşım bulunuyor. İlki, insanları hayvanlar aleminin bir parçası olarak ele alan etolojik yaklaşım.

Bu yaklaşımın öncülerinden Konrad Lorenz’e göre saldırganlık, canlıları hayatta tutmaya yönelik bir dürtü. Lorenz, doğadaki etobur hayvanların, birbirlerine zarar vermedikleri bir takım ritüel dövüşlerle bu enerjilerini boşaltabildiklerini, insanların ise dürtüsel saldırganlığı bastıran koruma mekanizmalarına sahip olmadıklarını savunuyor.

Saldırganlığın nedenlerini ortaya koymaya yö­nelik ikinci yaklaşımsa psikoterapisel yaklaşım. Psikoterapisel yaklaşım kendi içinde de çeşitlen­meler gösteriyor. Sigmund Freud ve Erich Fromm bu yaklaşımda adı geçen önemli temsilcilerden.

Freud, tüm canlıların birbiriyle yarışan iki temel içgüdü sahibi olduğunu düşünüyor: Yaşam içgü­düsü (Eros) ve ölüm içgüdüsü (Thanatos).

Ölüm içgüdüsü canlının kendisini yok ederek hayatın getirdiği rahatsızlıklardan kurtulmasına yönelik çalışıyorken yaşam içgüdüsü, onu koruma görevi üstlenerek ölüm içgüdüsüyle çatışıyor. Bu iç çatış­ma sonucunda yaşam içgüdüsüne yenik düşen ölüm içgüdüsü kendisini dışa yönelik bir saldır­ganlık, yönetme ve güç sahibi olma arzusu şeklin­de yansıtıyor.

İnsandaki saldırganlığın her zaman zararlı ol­mayabileceğini vurgulayan Fromm ise, saldırgan­lığı zararlı ve zararsız olmak üzere iki çeşide ayı­rarak Freud’dan farklı bir noktaya oturuyor.

Fromm, canlıların kendilerini korumaya yönelik dürtüsel olarak doğalarında barındırdıkları saldır­ganlığı zararsız görüyor. Ancak karaktere yerleş­miş ve insan arzularının bir sonucu olan saldır­ganlığın zarar verici boyutlara ulaştığını düşünü­yor.

Saldırganlığın büyük ölçüde sosyal çevredeki koşullanmalar, ödül ve cezalarla öğrenilmiş deneyimlerle tetikle­nebileceğine dikkat çeken ve adı Bandura ile anı­lan “Sosyal Öğrenme Kuramı” saldırganlığa yöne­lik 3. temel yaklaşım.

Bu yaklaşımda insanın do­ğasına ait nefret ve saldırganlık hisleri inkâr edil­miyor olsa da, bu hislerin davranışa dökülmesin­de sosyal öğrenmelerin, dolayısıyla da “dış” et­menlerin etkili olduğu savunuluyor. Gerek kendi deneyimlerimizden elde ettiğimiz çıkarımlar ge­rekse televizyon, sinema ya da diğer medya araç­larında gözlemlediklerimiz, şiddet içeren davra­nışların sonunda ödüllendirildiğini dikte ettiğinde saldırganlık, kendisini sosyal yolla öğrenilmiş bir davranış olarak ister istemez gösteriyor.

Peki, ya­şantısını hedefler belirleyerek ve bu hedeflere ulaşmaya çalışarak düzene koyan insan, bu yolda başarısızlığa uğrarsa, hayal kırıklığının be­deli ne olur?

Yanıt, saldırganlığa dair ortaya atıl­mış 4. kurama götürüyor bizi: “Engellenmişlik Saldırganlık Kuramı“.

Yoksun bırakılmışlıklar, eşitsizlikler ve istismarlar özellikle de sosyal statü ve ekono­mik gücü düşük gruplardaki şiddetin altında ya­tan nedenler olarak görülüyor. Belli amaçlara ulaşmada güçlük çeken bu gruplar, uğradıkları hayal kırıklığı ve engellenmişlik dolayısıyla şiddet eğilimli hisler beslemeye başlıyorlar.

Saldırganlığa dair yak­laşımların sonuncusu olan kültürel yaklaşımda bi­lim insanları, saldırganlığın tıpkı bir dil öğrenilir gibi kültürün içinde yoğrularak öğrenildiğini savu­nuyor.

Erkek çocuklara oyuncak tabancalar alı­nıp, gelecekte karşıt cinsleriyle karşılaştırıldıkla­rında daha saldırgan bir kişilik geliştirmelerinin tetikleniyor oluşu kültürün bir etkisi olarak ele alınabilir. Araştırmacıları bu fikre itense kimi kül­türlerde saldırgan davranışların daha fazla görü­lüp kimilerindeyse şiddet eğilimine daha az rast­lanıyor olması.

***

Sosyal, poli­tik ve ekonomik olarak dalgalanmalar yaşayan ve değişen şartlara çok kısa zamanlarda uyum sağla­mak zorunda kalan toplumlarda huzursuzluk kaçınılmaz. Bu durum da zamanla saldırganlığa ve şiddete neden oluyor. Çünkü çelişkilerle yaşamak insan doğasına aykırı bir du­rum. Norm, değer ve beklentileri sabit toplumlar ise daha düşük şiddet oranlarına sahip oluyor.

Öyle ya da böyle, şiddet toplumlarda artış gös­termeye devam ediyor. Dinamikler değiştikçe ve insan, zihnini kullanarak doğaya yabancı teknolo­jiler üretmeye devam ettikçe, dozu sürekli artan saldırganlıkları ve ardındaki nefreti anlamak da giderek daha zor bir hal alıyor.

İnci Ayhan

İleri Okumalar:

https://www.tavsiyeediyorum.com/makale_7195.htm

Referans Yazı: Bilim ve Teknik Dergisi, Eylül 2006

Matematiksel

Matematiksel

Bu yazı gönüllü yazarlarımız tarafından hazırlanmış veya sitemiz editörleri tarafından belirtilen kaynaktan aslına uygun kalınarak eklenmiştir.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Başa dön tuşu
Kapalı