KEŞFET

Koronavirüs Günlerinize Yoldaş Olacak Enfes Film ve Kitap Önerileri

Koronaya odaklanmazsak ve eve hapsedildiğimizi düşünmezsek evde zaman geçirmenin tadına varabiliriz.

Bulunduğum noktada hava hafif yağmurlu.. Sıcak bir film, sıcak hafif bir içecek.. Alın battaniyenizi.. Dünyadan uzaklaşın biraz..

Kitapların ve filmlerin tadına varın.. Aklınıza gelen bir şey yoksa ben kendi önerilerimi paylaşmaktan mutluluk duyarım.

Ancak şöyle paylaşımlar sık sık görüyorum: ”40 yılın başı evdeyiz ne yapacağımızı kimsenin söylemesine gerek yok”, ”evde nasıl zaman geçireceğimize karışmayın bari.” gibi gibi..

Bizi bi salın kardeşim boş boş takılmak istiyorum, kaliteli zaman geçirdim ben yeterince” minvalinde düşünenler de epey çok..

O yüzden minik bir açıklama eklemiş olayım:

Yazımız evde film ve kitaplarla zaman geçirmek isteyen ancak ne izleyeceği veya ne okuyacağı konusunda tavsiye ”ARAYAN” kişiler içindir.

Ben kendi etkilendiğim filmleri ve kitapları ekleyeceğim. Ancak başka önerileriniz olursa da lütfen yorumlarda paylaşınız.

(Filmleri çok da spoiler olmadan kısaca aktarmaya çalışacağım.)

İzlemenizi Önereceğimiz Filmler

DOGVILLE

Lars von Trier, sinema dünyasında her zaman olaylı bir intiba bırakmış olsa da filmlerinin orijinalliği ile benim açımdan takdire şayan bir Danimarkalı yönetmendir. Ayrıca filmlerinde Stellan John Skarsgård ve Charlotte Gainsbourg gibi oyunculara bol bol yer vermesi açısından da izlenmeye değer bir yeri vardır bende.

Dogville filmini spoiler oluşturmayacak şekilde çok kısa özetlersem, bir ”sosyoloji” ve ”sürü psikolojisi” başyapıtı olarak nitelendirebilirim. Ayrıca filmin genelinde yürütülen felsefi konuşmalar da düşündürücü. Özellikle filmin sonunda Grace’in (Nicole Kidman) babası ile yaptığı felsefi konuşma oldukça etkileyici.

Lars von Trier’ın başyapıtının tadına varmanız için tek gereken şey sabır. Çünkü filmin arka planı alıştıklarımızdan çok farklı. Filmin amacının pür mesaj vermek amacıyla sade bir arka planla kurulduğunu, ”insanı” sorgulamaya daha çok dikkat çekilmek istendiği anlaşılıyor.

Filmin yarısına kadar vazgeçmezseniz, sonrasında çok sürükleyici, şaşırtıcı sahneler ve dönüşümlerle karşılaşacaksınız.. Ve ”insana” bir kez daha hayret edeceksiniz.

DANISH GIRL

Tom Hooper yönetmenliğindeki Danish Girl filminde sıcacık ve sanat dolu bir atmosferde, enfes betimlemeler ve arka planla beraber duygu yüklü bir hikayeye eşlik edebilirsiniz.

Filmde 1882 doğumlu Lili Elbe (doğum adı Einar Wegener) isimli Danimarkalı Ressamın yaşadığı kimlik bunalımı sürecini, cinsiyet değiştirme ameliyatı olduğu bilinen ilk kişilerden biri olma yolunda yaşadıklarını ve eşi Gerda Wegener’ın bu süreci nasıl karşıladığını Alicia Vikander’ın etkileyici performansı ile güçlü şekilde hissedeceksiniz.

Resim sanatına olan hayranlığımdan ötürü beni ayrıca etkileyen bu film, gerçek bir hikayeden uyarlanması, favori aktörlerimden Oscar ödüllü İngiliz oyuncu Eddie Redmayne’i de harika bir performans ile bizlere kavuşturması açısından da en sevdiğim filmlerden biri oldu. İzlememiş olanlar da beğenir umarım.

BODY OF LIES

Ortadoğu’da kaosun tam göbeğindeyiz..

El Kaide’nin yöneticilerinden bir ismi bulma görevi, Irak’taki gazeteci Roger’a verilir. Roger Ferris (Leonardo DiCaprio) gizli görevinde CIA ile işbirliği yapar. Ancak Ortadoğu’nun dünyası onu pek çok açıdan zorlayacaktır.

David Ignatius’un aynı adlı romanından uyarlanan ve Ridley Scott tarafından yönetilen filmde ABD’nin demokrasi dağıtmak (!) için gösterdiği insani (!) çabalarını takdir ederken (!), Ortadoğulu Müttefiklerinin de onlardan hiçbir farkı olmadığını görmek mümkün olacak.

PREDESTINATION

Michael ve Peter Spierig kardeşler tarafından yazılıp yönetilen filmin başrolünde Ethan Green Hawke, zamanda seyahat edip suçluları yakalamaya çalışan zamansal bir ajanın beyin yakan hikayesini canlandırıyor.

Ajanımız New York’ta bir patlama ile 11.000 insanın ölümüne sebep olan Fiyasko Bombacısı’nı bulmaya ve bu patlamanın hiç yaşanmamış olmasını sağlamaya çalışmaktadır.

Görevi için 1970 yılına New York’ta bir barda, barmen olarak çalışmaya başlayan ajanın paradoksal zaman yolculukları ile filmin sonunda ”ne izledim ben yaa” demeniz oldukça mümkün.

MELANCHOLIA

Pek sevilmese de ben Lars von Trier’ı seviyorum ne yapayım. 🙂 Bir film daha eklemezsem olmazdı..

Melancholia filmi, izlerken yavaş yavaş içten bir bunalım, daralma hissiyatını kuvvetle yaşatabilir sizlere. Her şey yalan bu dünyada moduna girmek istemiyor ve ”beni neşelendir dostum” diyorsanız izlemeyin efenim.. 🙂

Ama ”dünyanın sonunun geldiğini” hisseden Justine’e (Kirsten Dunst) farklı bir işleyişle birlikte eşlik etmenizi öneriyorum yine de.. 🙂

DEAD POETS SOCIETY (ÖLÜ OZANLAR DERNEĞİ)

Filmde genç yaşta aramızdan ayrılmayı tercih eden Robin Williams’ı tutkulu bir edebiyat öğretmeni olan John Keating rolünde izliyoruz.

Gençlerin hayatını karartacak ve günahlarını örtecek kadar başarı obsesyonu olan Welton Academy isimli bir okulda, baskı altındaki gençleri şiirle tanıştıran öğretmenimiz, gençlere hayallerinin peşinde koşmasını öyle arzulu şekilde öğütlüyor ki Welton Academy’de bambaşka bir dünyanın kapılarını açıyorlar hep beraber..

Kesinlikle çok değerli bir film olduğunu düşünüyorum.

FRIDA

Sanatsız yaşam olmaz..

Sanat, en çekilmez anlarında bile yaşama anlam katan, ruhumuzun bir parçası olması sebebiyle ruhumuzun yaralarına merhem olan bir aşk türü bence.

Sürrealizmin öncü kadın ressamlarından olan Frida Kahlo’nun yaşam hikayesini, Diego Rivera ile olan çalkantılı ilişkisini, geçirdiği korkunç trafik kazasını, kısaca tüm yaşadıklarının sanat anlayışına ve hayatına etkisini izleyeceğiniz oldukça keyifli bir yandan da hüzünlü bir film Frida.

Eserlerine bakınca Sürrealist Ressam olarak ele alıyoruz Frida Kahlo’yu ancak o yaşadığı acıları yani ona ait olan şeyleri resmettiği için eserlerini realist olarak tanımlıyor. Çok etkileyici..

Kaçırmayın..

THE ROOM

Kesinlikle şaşırtıcı bir film. Filmin akışı asla kafamda kurduğum gibi olmadı. Hiç tahmin etmediğim sürprizlerle karşılaştım..

Filmde Matt ve Kate çiftinin şehirden uzakta eski ve izbe bir ev satın almaları ile sakin bir yaşama başlamak üzereyken, onlara her ama her istediklerini veren bir oda olduğunu keşfetmeleriyle işler karışacaktır.

Filmi oda mı yönlendiriyor, bireylerin isteği mi belirliyor? Her istediğimizi elde edecek olsaydık nasıl bir bedel ödememiz gerekirdi? Paradoks nerede başlıyor?

Bazı noktalarda elbette eleştirileriniz olacağına eminim bu film için. Ancak deneyimlenmesi gereken bir film olduğunu düşünüyorum..

***

Filmleri şimdilik bu kadar tutalım. Benim bugünkü filmim, Krzysztof Kieslowski’den ”The Double Life of Veronique” (La Double Vie de Veronique) olacak. 🙂

Okumanızı Önereceğimiz Kitaplar

bilimsel kitap

GAZAP ÜZÜMLERİ:

John Steinbeck’in efsane eseri.. Okuduğumda gözyaşlarımı tutamadığım bu kitap, Columbia Üniversitesi tarafından gazetecilik, edebiyat ve müzik gibi alanlarda verilen Pulitzer Ödülü‘nü kazandırmıştır yazarımıza. Mesele ödül alması değil elbette. Ödül verenler kendilerini de yüceltmiş olurlar böyle müthiş bir kitaba ödül vererek..

1930’ların Ekonomik Buhran dönemlerini tüm kalbinizle yaşayacağınız bir hikayeye eşlik etmelisiniz. Yoksulluğun acımasızlığı ile baş etmek mümkün müdür?

İşçi sınıfının mücadelesi hiç bitmedi ve kısa vadede bitmeyecek anlaşılan..

SAHİP OLMAK YA DA OLMAK:

Eric Fromm’un su gibi akıcı ve anlaşılır diliyle derin bir felsefi, sosyolojik ve psikolojik bir analize kapılmak isteyenlerin kaçırmaması gereken bir kitap..

Modern insanın sahip olmaya karşı duyduğu geçici arzuların, onun dönüşümüne etkilerini irdelemek isteyenlerin seveceğine eminim bu kitabı.

Çeşitli inançlarla, felsefecilerle, yazarlarla kümülatif ve kapsamlı bir analiz yapan Fromm, bence şaheser olan eserini şöyle açıklıyor:

”Günümüz toplumlarının içinde bulundukları kriz ve bundan kurtulabilmenin yolları konusundaki görüşlerim yer alıyor. Bu kitabı yazmama neden olan bazı yeni yaklaşımlarım, eski yapıtlarımı okumuş olanlara bile oldukça değişik şeyler söyleyecek.”

Kendisinin deyişiyle hümaniter bir anlayışla, deneysel psikoloji açısından insana yaklaşan bir kitap Sahip Olmak ya da Olmak..

BEN DEĞİL DE BİR ARKADAŞ:

Sevgili Ferhat Aydın’ın yani namı diğer BAR PSİKOLOĞU’nun hikayesini hem oldukça esprili hem de hayata dair çarpıcı analizlerle anlattığı kitabını tek bir cümlesini bile atlamadan okuyacağınızı düşünüyorum.

Bar Psikoloğu dünyada ilk defa Ferhat Bey tarafından keşfedilip uygulamaya konmuş bir psikogösteri konsepti.

Türkiye’de şarlatanlara ve cehalete prim verme aşkı bitmedikçe ekmeğine yağ süren daha çok insan olacaktır. Bunu fark eden Ferhat Bey de mesleki depresyonunu yaratıcı bir uygulamaya dönüştürerek mevcut sisteme tepkisini ortaya koyabilmiş..

İlk çıktığı andan itibaren sadık fanı olduğum Bar Psikoloğu ile tanışmadıysanız mutlaka tanışın derim. 🙂

Hayat yolculuğu ile baş etmeye çalışırken Bar Psikoloğu’nun deyimiyle ”biraz şey yapmak lazım.. Ama çok da şey yapmamak lazım.”

ANA:

Rus Edebiyatı’nın devlerinden Maksim Gorki sosyalist gerçekçi yazımın öncüsü, proletaryanın sesi oluyor bu yapıtında.

Gorki’nin 1906’da sürgünde yazdığı romanı Rus proletaryasının Çarlık Rusya’sına karşı verdiği devrimci mücadeleyi ele alıyor.

Eser, fabrikalarda zor şartlarda çalışan binlerce işçiden biri olan Pavel’in özgürlükçü fikirlerine başlangıçta korkuyla yaklaşsa da, sonradan onun ilkelerine sahip çıkarak devrimin meşalesini taşıyan kadınlardan biri olan annesi Pelageya’nın mücadelesini işliyor.

YERALTINDAN NOTLAR:

Edebiyatın Kralı’ndan bir ferman..

Tarihten bir insanla oturup sohbet etme şansı olsaydı, bu insanlardan birisi kesinlikle Dostoyevski Üstadımız olurdu.

Kendini dünyadan soyutlayan bir bireyin iç çatışmalarına tanık olmak isteyenler için bu günlerde okunabilecek en değerli kitaplardan..

“İnsan olmak, gerçek insan, etiyle kemiğiyle insan olmak bile ağır gelir bize. Utanırız bundan, insan olmayı yüzkarası sayarız, benzeri olmayan toplumsal birtakım insanlar olmak için çabalarız. Ölü doğmuş insanlarız biz ve uzun zamandır canlı babaların çocukları değiliz, giderek daha çok hoşlanıyoruz böyle doğmuş olmaktan. Zevk duyuyoruz bundan. Çok yakın bir gelecekte bir şekilde düşüncelerden doğmanın yolunu bulacağız.”

İNSANIN ANLAM ARAYIŞI:

Victor Frankl, geçmişin acı tarihine bizzat yaşayarak tanıklık etmiş bir tıp doktoru olmasının yanında, acıdan hayat yaratmak konusunda da adeta uzmandır. Logoterapinin kurucusu Frankl’in aslında bir eseri değil tüm eserleri baş ucu kitabı olmalıdır. Ancak bir başlangıç yapmak isterseniz İnsanın Anlam Arayışı’nı öneririm.

Değerli Doktorun şu yazımızda paylaştığımız bazı sözleri:

İnsanı en çok yaralayan şey fiziksel acı değil, haksızlığın, mantıksızlığın verdiği ruhsal ıstıraptır.

Acılar, sadece gelişiyorsan bir anlam taşır.

Yaşanmış olan güzel şeyler artık var olmasalar bile sonsuza kadar sizindir, o yaşanmışlığı kimse sizden alamaz.

Aklınızı kaybetmenize neden olacak şeyler vardır ya da kaybedecek aklınız yoktur. Anormal bir duruma gösterilen anormal bir tepki normal bir davranıştır.

İnsanın temel uğraşı haz almak ya da acıdan kaçınmak değil, yaşamında bir anlam bulmaktır.

KURTLARLA KOŞAN KADINLAR:

Usta yazar Clarissa P. Estés, baş yapıt nitelindeki bu eserini, sürdürdüğü 20 yıllık bir çalışmanın ardından tamamlayabilmiştir.

Kadınların, içlerindeki doğal sese kulak vermelerini öğütleyen eserde, masallarla, mitlerle analiz yapmanın tadına varmanız mümkün.

Kadının varoluşu ve toplumdaki yerini derin bir anlam ile ele alan yazar, bunu yaparken de kadınları, kurtlar ile özdeşleştiriyor.

YANILGILAR VE DÜŞLER ÜZERİNE:

Sigmund Freud yaşamına çok çok sayıda kitap sığdırmış, adının telaffuzundan bile karizma akan Avusturyalı nörolog ve psikanalitik kuramın kurucusudur.

Freud’un o kadar çok kitabı var ki insan nereden başlayacağını şaşırıyor bazen. Ama mutlaka okumakta fayda var. Sürrealist Ressam Salvador Dali’nin de hayranlık duyduğu, deha ile bilincin ve bilinçdışının yolculuğuna çıkma fırsatını kaçırmayın.

Dilini karmaşık bulanlar ve kendisini epey eleştirenler de var ancak ben Freud’u okumaktan keyif alıyorum.

SOKRATES’İN SAVUNMASI:

Platon, Sokrates’in Savunması adlı eserinde, kendisine yapılan suçlamalara karşı Sokrates’in açıklamalarını ele alır. Atinalı bir grup tarafından ölümü istenen ve “gençlerin ahlakını bozmak ve dinsizlik” ile suçlanan Sokrates’in oldukça mantıklı söylemlerini mutlaka okumalısınız.

Ben bir kısmına şurada değinmiştim.

DOĞU EKSPRESİNDE CİNAYET:

Agatha Christie’nin muhtemelen tüm kitaplarını okumuş olabilirim. O yüzden sadece üç tanesini seçeceğim. Bunlardan birisi Doğu Ekspresinde Cinayet.

İstanbul’u da içeren uzuun bir tren yolculuğunda yaşanan bir cinayeti çözebilmek için Belçikalı Efsane Kurgusal Dedektif Karakteri Hercule Poirot’nun dehasının işleyişine mutlaka şahit olmalısınız.

Ve Hercule Poirot’nun bıyıklarına olan sevgisine.. 🙂

Agatha Christie’den önerdiğim diğer iki kitap:

ON KÜÇÜK ZENCİ

NOEL KEKİNİN GİZEMİ

Ve bugünlük son önerim:

FAUST:

Johann Wolfgang Von Goethe‘den tüm yaşamı boyunca tamamlayabildiği dev bir eser. Çok uzun yıllar önce okuduğum için benim de tekrar okuma ihtiyacı hissettiğim, dünya çapında sanat gösterilerine ve oyunlara da konu olmuş bir kitap.

Dili ağır, karmaşık, zor gelebilir. Belki tekrar tekrar okunarak anlaşılabilir. Çünkü Goethe eserde yoğun bir metafor, özgün bir olay örgüsü, hayal gücünün sınırlarını oldukça zorlayan bir işleyiş kurmuştur. Belki de eseri şaheser haline getiren bunlardır.

Eserde, eserin kahramanı Faust’un kendini ve gençliğini tıp, felsefe, doğa bilimleri, teoloji gibi alanlara adayarak yeryüzünün sırlarını çözmeye adamasına -ve tabii ki Mefistofeles’le olan mücadelesine- tanık olacaksınız.

Şimdilik burada bitirelim.. Lütfen önerilerinizi benimle paylaşın..

Yakında koronasız günlerde buluşmak dileğiyle..

Sevgiler.

Bir başka yazımıza göz atmak isterseniz: En İyi Matematik Filmleri

Matematiksel

Ceren Demir

Kendini, insanları, dünyayı tanıma ve anlama çabasında, belki de kaosta olan; filmin oyuncularından, dünya üzerindeki küçücük noktalardan biriyim.. Dokuz Eylül Üniversitesi'nde Ekonomi bölümünde yüksek lisansa devam ediyorum ve İstanbul Gelişim Üniversitesi'nde akademik görevimi sürdürüyorum. Spora, sanata (özellikle resim sanatı), müziğe, doğaya, doğa sporlarına, felsefeye, psikolojiye, kitaplara, filmlere düşkünüm.. Okumayı, yazmayı, öğrenmeye çabalamayı çok seviyorum. Küçük yaşlardan itibaren birikmiş 9 adet günlüğüm var. Amaçlı ve amaçsız yaşamanın çeşitli noktalardan artı ve eksileri olduğunu düşünsem dünyadaki her şeyin gelip geçici olduğuna inanıyorum. Yine de -her şeye rağmen- ben uzun süredir amacı olanlardanım.. Buradan enerji sağlayabiliyorum.. Çoğunlukla enerjik, dışa dönük olsam da yeri geldikçe oldukça içe kapanmaya ve yalnızlığa susayabiliyorum. İkisi de keyifli ve öğretici.. Matematiksel sitesinin öncelikle hayranı olan bir okuruyum sonra Matematiksel’e katkı sağlamaya çalışan enfes ekibin bir parçasıyım. Özetle bu dünyayı bir rüyaymış gibi (Is this the real life? Is this just fantasy?) hissedip iyi bir insan olarak '‘kalmaya'’ çabalayan, sonsuzmuş gibi üretmeye çalışan insanlardan olarak; bahsettiğim 'bencil' bilgilerimi önemsiz sayıyorum. Sadece denizdeki kum tanelerinden biri olduğumun farkındayım. Ancak okyanusları merak etmekten vazgeçemiyorum. Yaşam keşifle canlanıyor.. (Instagram veya Facebook hesabım yoktur. Fotoğrafımı ve adımı kullanarak sahte hesap açıldığını öğrendiğim için bu bilgiyi belirtmek durumundayım.)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu