Kısa Animasyonlar Üzerine

Sanatın kısası her zaman zordur. Birçok yazar, şiir yazamadıkları için hikâye, hikâye yazamadıkları için roman yazdıklarını söyler. Julio Cortazar, “Roman sayıyla kazanır, kısa hikâye ise nakavt eder,” demişti.

Genel olarak bir fıkra ne kadar kısa ise o kadar vurucu olur. Kısa mesafe koşucuları, maratoncular kadar dayanıklı olmayabilir, ama kesinlikle daha güçlüdürler. Tıpkı drag otomobillerinin diğer bütün otomobillerden güçlü olması gibi.

O halde kısa film yapmak da aynı derecede zor olmalı. Öncelikle senaryo bir konuya odaklanmalı ve beş on dakika içinde çarpıcı bir şekilde son bulmalı.

Kısa film hataya yer bırakmaz, ya hep ha hiçtir.

Bu nedenle genellikle gençlerin ve öğrencilerin ilk tercihi kısa filmdir. Bunun tek nedeni bütçe ya da imkânların kısıtlı olması değildir. Elbette ki öğrenci, kısa film yaparak aslında sinemayı öğrenmeyi ya da öğrendiklerini uygulamayı amaçlıyor, ancak zaten kısa filmin gerektirdiği yoğun enerji ancak bir delikanlıda bulunabilir.

Animasyon daha da büyük bir sabır ve emek ister. Demek ki kısa animasyon en zorudur. Bir yandan enerjiyle dolup taşan bedeninizi ve fikirlerle yüklü imgeleminizi serbest bırakmak, bir yandan da büyük bir sabırla onu odakta tutmak gerekir. Yani imgeleminizi hem serbest bırakmalı hem de onu kolay elde edilemeyen bir sonuca ulaşmak için sabırlı olmaya ikna etmelisiniz. Tahmin edebileceğiniz gibi bunu yapmak oldukça zordur.

Bütün bu zorluklarına rağmen sinemanın ilk başladığı günden itibaren insanlar kısa filmler ve kısa animasyonlar üretiyor. Bunun için Mickey Mouse’un 1928’de ortaya çıktığını hatırlamak yeterli.

Yapılması bu denli zor ve pahalı olan animasyonlar uzun yıllar boyunca geniş kitlelere ulaşamadı. Onlara daha çok film festivallerinde, özel gösterimlerde, sanata destek olmak amacıyla kurulan TV kanallarında, sinemaların ön gösterimlerinde, reklam kuşaklarında ve müzik kliplerinde rastlıyorduk. Ancak bu sanatın en önde gelen temsilcileri, çoğunlukla geniş halk kitleleri tarafından tanınmıyordu. Zaten hiçbiri bütün kariyerini kısa filmci ya da animasyoncu olarak geçirmiyor. Birkaç filmden sonra sektörün içine dâhil olup, yaratıcı enerjilerini film sanayinin bir dişlisi olmak uğruna yitiriyorlar.

Kısa animasyonlar genellikle basit ama vurgulu konuları ele alır ve dertlerini de dizginlenmemiş mecazlarla anlatırlar. Kısaların büyük bir anlatım gücü vardır, çünkü özgürdürler. Bu anlatım gücünün hangi boyutlara varabileceğini birkaç iyi örnek izlemeden anlayamazsınız.

Elbette kısa film evreni o kadar büyüktür ki bu dünyayı hakkıyla temsil edecek birkaç iyi örnek seçmek imkânsızdır. Yine de aşağıda, içlerinde Oscar almış ya da Oscar’a aday gösterilmiş yapımlar da bulunan bir avuç kısa animasyon örneği sunmak istiyoruz.

1) 2005 yapımı Doll Face ile başlayalım. Bir kutunun içinde yaşayan yarı organik, yarı makine bir yaratık taklit duygusu yüzünden mahvoluyor.

2) 2004 yapımı Parenthese’de ise kahramanımız annesinin ölüm haberi ile zihinsel bir yolcuğa çıkıyor. Kitapçının kapısı okul kapısına, okulun ilk günü geç kalan annenin beklendiği köşedeki duvar saati de trafiğin kum saatine dönüşebiliyor. Hayat bu işte: Açılıp kapanan bir parantez!

3) 2008 yapımı Descendants’da farklı bir ekosisteme sahip tropik bir gezgende yaşayan akıl sahibi iki çiçeğin aşk, intikam ve düşlerinin iç içe geçtiğini görüyoruz. Ölüm ve yaşam döngüsü üzerine ilginç bir söylemi var filmin. Kırmızı çiçeği Whoopi Goldberg’in seslendirdiğini  de ekleyelim.

4) İtici olduğu kadar, aynı zamanda da çekici, çılgınca bir animasyon olan 2005 yapımı The Rabbit’te, resimli çocuk kitabı stiliyle oluşturulmuş bir dünya var. Burada yaşayan iki velet, karşılarına çıkan cinin etkisiyle kendilerini bekleyen trajik sondan habersiz olarak zengin olmaya çalışıyorlar.

5) 2004 yapımı The Pier’de ava giden avlanıyor.

6) 2007 yapımı The Pearce Sisters, hayatını balık tütsüleyerek kazanan yalnız ve çirkin iki kız kardeşin ölü seviciliği üzerine. Yapımın sanatsal stili de oldukça farklı.

7) 1979 yapımı Harpya’da her şeyi yiyen mitolojik bir varlık ile başı belaya giren bir adamın hikâyesi anlatılıyor.

8) 1989 yapımı Balance’ta ise dünyanın dengesinin insanların rasyonel işbirliğine bağlı olduğunu öğreniyoruz.

9) Hintlileri oldukça kızdırmış olan 2003 Pixar yapımı The God’da, bir tanrı ile bir sineğin mücadelesi var.

10) 2007 yapımı bu kısa animasyonda, çıtkırıldım Madame Tutli Putli‘nin, şüpheli görünen insanlarla dolu bir vagonda yaptığı gerilim dolu yolculuğa uzaylılar da dahil oluyor.

11) Piyanist kedi Riba ile kırmızı balığın rüya gibi öyküsü. (2003 yapımı.)

12) Teknik ıvır zıvırlarla kafayı bozmuş palyaço OTSU’nun düşen elması. (2003 yapımı)

13) Savaşın anlamsızlığına dair şok edici bir yapım: Fallen Art. Görsel yaratıcılığı ve anlatım biçimiyle de oldukça sükse yapmıştı. (2004)

14) Chris Landreth adlı bir animasyon sanatçısı iki kez ruhsal buhran geçirdikten sonra Oskarlı animasyon dâhisi Ryan Larkin ile bir röportaj yapmaya karar veriyor. Ardından röportajın ses kaydını orijinal bir animasyona dönüştürüyor ve Ryan adlı bu filmle 2005 yılında kendisi de bir Oskar kazanıyor. Depresyon, ruhsal buhranlar ve sanatın imgeleme bıçak gibi saplanışı üzerine etkileyici bir yapım.

Bu kısa animasyonlar üzerine araştırma yaparken karşıma iki isim sürekli çıkıyor.

Bunlardan biri Fransa‘da kurulmuş bir animasyon okulu olan Supinfocom ve diğeri de Pixar.

Özellikle Supinfocom yapımı filmlerin kendine has bir dili var. Konuları ve konularının ele alınış biçimiyle ön plana çıkıyorlar. Öğrenci yapımı olan bu kısa filmler, genelde çarpıcı bir anlatımla, yenilikçi bir stille sunuluyor ve de oldukça cesurlar.

Bu gençleri araştırdığımızda bir kısmının film yapmayı bıraktığını, bir kısmının ise çeşitli yapım şirketlerinde sahne arkasında çalışmaya başladıklarını görüyoruz. Sadece kısa film yapmaya kendini adamış pek fazla sanatçı bulunmuyor. Bunun nedenleri arasında geçim sıkıntısı ve animasyonun çok talepkâr bir sanat dalı olması sayılabilir. Yapım şirketleri çok fazla yaratıcılığa izin veremezler; sonuçta filmlerin büyük kitleye hitap eden, eğlenceli ve en önemlisi, para kazandıran şeyler olması gerekir.

Bu konuda iyi bir örnek, 1977 yapımı Allegro Non Troppo adlı filmdir. Yönetmen, kendisi de yıllarca Disney’de çalışmış bir animasyon sanatçısı olan Bruno Bozetti. Film, birbirinden farklı konuları ele alan ve farklı grafik tarzlarıyla oluşturulmuş bir dizi animasyondan oluşuyor. Bütün bu animasyonların odağında ise, izleyicileri yaşlı kadınlar olan bir sahnedeki animasyon sanatçısı.

Filmin sonunda sahneye fırlayan sevimli bir yılan (günah sembolü) izleyicileri korkutup kaçırıyor ve sanatçı da kendini ve aşık olduğu temizlikçi kızı çizgi karakterlere dönüştürerek uçup gidiyor.

Bozetti, kendisiyle yapılan röportajda, Disney’in animatörlerin yaratıcılığını öldüren bir endüstri olmasını eleştirmek ve sanatçının özgürlüğe kavuşmasını anlatmak istediğini söylüyor. Sonuç olarak sanatçıların hayal güçleri, kitleyi etkilemek üzere tasarlanmış ürünlere dönüştükçe yaratıcı enerjisini yitiriyor.

Disney, en yetenekli sanatçıları bünyesine topluyor; ancak çerçevenin dışına çıkmalarına izin vermiyor. Sonuçta 30 milyar dolarlık bir endüstriden söz ediliyor. Her şeyi satın alan, her şeyi bünyesine katan; ama bildik sularda yüzmeye devam eden bir endüstri bu.

Ancak, şunu da eklemeliyiz ki film endüstrisi zaman zaman sınırların dışına çıkmaya cesaret edebiliyor.

İki örnek vermek istiyorum. 2003 yapımı Animatrix ve Netflix yapımı olan Love, Death + Robots.

Kişisel olarak Animatrix’i daha cesur bulsam da Love, Death + Robots’un hakkını yemek istemem.

Animatrix, Matrix çerçevesi içine yerleştirilmiş farlı stillerde kısa animasyonlardan oluşuyor. Kişisel olarak beni en çok etkileyen öykü Matriculation/Mezuniyet olmuştu.

Love, Death + Robots’da ise hem görsel çarpıcılığı hem de hikâye anlatımındaki ustalık bakımından iki öykü benim için ön plana çıktı: Three Robots ve The Withness.

Kısa animasyonları, film festivalleri, müzik klipleri, filmlere eklenmiş sekanslar dışında da görmek için bu sanatın daha geniş kitlelere ulaşmasını diliyoruz. Ancak, çok maliyetli ve zahmetli bir uğraş olan animasyon sanatının hiç bir zaman büyük karlar getiren bir alan olmayacağını da biliyoruz. Çünkü fazla yaratıcılık, seyirciyi kaçırabiliyor. Seyirci, tıpkı Allegro Non Troppo’daki örgü ören yaşlı kadınlar gibi, kalplerini ısıtacak şirin öyküler görmek istiyor. Bilimkurgu ve fantastiğin irkiltici öyküleriyle ise pek ilgilenmiyor.

Sinan İpek

Matematiksel

SİNAN İPEK

Yazar, çizer, düşünür, öğrenir ve öğretmeye çalışır. Temel ilgi alanı Bilimkurgu yazarlığıdır. Bunun dışında Matematik, bilim, teknoloji, Astronomi, Fizik, Suluboya Resim, sanat, Edebiyat gibi konulara ilgisi vardır. Ara sıra sentezlediklerini yazı halinde evrene yollar. ODTÜ Matematik Bölümü mezunudur ve aşağıdaki başarılarıyla gurur duyar: TBD Bilimkurgu Öykü yarışmasında iki kez birincilik, 2. Engelliler Öykü yarışmasında birincilik, Ya Sonra Öykü Yarışması'nda finalist, Mimarlık Öyküleri Yarışması'nda finalist, 44. Antalya Altın Portakal Belgesel Film Yarışmasında finalist.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Başa dön tuşu
Kapalı