Kim Normal Kim Anormal: Ne Kadar Normalsiniz?

Delilik ile dâhi­lik arasındaki sınır ince bir çizgi. O zaman nerede duralım ki normal olarak kabul edilelim. İstatistiksel olarak nor­mal dağılım eğrisinin uçlarında kalan bölüme anormal demek ne kadar doğru?

Günlük koşuşturmaca içerisinde bazen kendimizi akışa öyle­sine kaptırabiliyoruz ki, kaygı, depres­yon ya da öfke yakamızı bir türlü bı­rakmayabiliyor. Beden kimyamız ve duygu dünyamızdaki bu değişimler normal mi?

Her geçen gün biraz daha büyüye­rek üzerimizdeki baskıyı artıran günü­müz dünyasında, tempoya ayak uydu­rabilmek adına sürekli çalışıyoruz. Bu süreç içerisinde uz­manlar yanlış başa çıkma yöntemleriy­le kendimize zarar veriyor olduğumu­zun altını çiziyorlar.

İşte bunlardan yalnızca birkaçı:

A Tipi Kişilik: Sürekli olarak za­man darlığı yaşayıp, saldırgan bir yapı sergileyen kişiler. Planlama konusun­da sorunlar yaşayıp aynı anda pek çok düşünceyle savaşım verme eğiliminde oluyorlar. Araştırmalar öyle gösteriyor ki, A tipi kişilik stres durumlarında ki­şiyi aşırı derecede kaygılı ve gergin kı­lıp kalp krizi gibi fizyolojik sonuçları tetikleyebiliyor.

İş kurtları: İş yerlerinde halletme­leri gereken işlerin büyük kısmını evle­rine de taşıyorlar. Genellikle hırslı olan bu kişiler kendilerini işlerine adıyorlar. Üstelik bu işe adanma durumu hayatlarındaki en büyük mutluluk oluyor. Ancak bedelini ağır ödeyebiliyorlar: Yorgunluk, gerginlik, sosyal geri çekil­me, baş ağrıları, uykusuzluk, nefes darlığı bu düzensiz yaşam tarzının be­raberinde taşıdığı en büyük sorunlar.

Kendini işe bu denli adama durumu “normal” popülasyonda da sıkça rast­lansa da travma sonrası stres bozuklu­ğu çeken hastaların travmatik olayı unutmaları adına kaçış yolları oluyor. Hayatta zevk aldıkları pek çok etkinlikten ellerini eteklerini çeken bu kişiler, kendilerini işlerine adayarak travmaya dair düşünce, his ve anıların­dan da kaçmış oluyorlar.

Mükemmeliyetçilik: Herhangi bir başarısızlık ya da hayal kırıklığının yaşamlarına darbe vuracak derecede depresif kıldı­ğı bu kişiler, sürekli olarak kaybetme ve diğerlerinin takdirini görmeme kor­kusu yaşıyorlar. Bu da onları yorgun kılıyor. Eleştirilere karşı katı bir tutum sergileyerek kendilerini savunmada tutma gereği hissedebiliyorlar.

Mü­kemmeliyetçi kişiler her ne kadar yap­tıklarında başarılı görünseler de, ge­nellikle “Ya hep ya hiç” ilkesiyle hare­ket ettiklerinden, en ufak işlere bile korkuyla yaklaşabiliyorlar. Bu ilke on­ların verimini azaltabiliyor.

Araştırma­lar öyle gösteriyor ki, pek çoğu sosyal kaygı ve depresyona yatkın oluyor. Mükemmeliyetçi çalışma temposunu “kompulsif” bir mizaç olarak tanımla­yan araştırmacılar da, kimi zaman ruh­sal rahatsızlıklarla sağlık arasındaki sı­nırın ne denli ince olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyorlar.

Kısacası kimimiz mükemmelliğin peşinde koşarken, bedenini hoyratça kullanıp yorgun düşüyor, kimimizse başarısızlı­ğı kolayca kabullenip elindeki her şeyi boşluğa bırakırcasına kendisini yaşam­dan geri çekiyor.

Kısacası hepimiz farklıyız, kiminin normali, diğerinin anormali…

Önemli olansa, arada­ki dengeyi bulabilmek; kazanmak için uğraş verip yenilgilerden öğrenebil­mek elbette…

Bir de masum takıntılarımıza ve küçük korkularımız var öte tarafta.

Takıntılar

takıntı, normal dışı olmak

Hepimizin aklını kurcalayan, hatta çoğu kez sü­reklilik gösteren kimi takıntıları vardır. Örneğin, aklımıza bir şarkı gelir ve ondan kurtulmaya ça­lışsak da, kendimizi sözlerini mırılda­nırken buluruz. Ya da aptalca olduğu­nu bile bile, bazen kendimizi belli bir davra­nışta bulunmak zorundaymışız gibi hissedebiliriz.

Ancak bu düşünce ve davranışlar, biz farkına bile varmadan bir süre sonra zihnimizi kurcalamayı keserler, normal yaşantımıza devam ederiz. Peki, ya zihnimizde asılı kalır­larsa?

İşte o zaman adına “obsesif kompulsif bozukluk” adı verilen hasta­lık çıkar ortaya. Bu bozukluk, sıkça tekrarlanan düşünce ya da davranışların kişide kaygı yaratmasına ve yaptıklarını man­tık dışı bulsa da onlara karşı duramamasına yol açıyor.

Örneğin, bir pisliğe bulaştığı düşüncesiyle saatlerce elleri­ni yıkayan biri, temizleme dürtüsünü derisine zararlı deterjanlar kullanacak derecede saplantı haline getirebiliyor. Ya da sürekli olarak unutkanlı­ğından dertlenerek kapıyı kilitleyip ki­litlemediğini kontrol etmek amacıyla yarı yoldan dönen insanlar.

Ritüel haline getirdiği­miz davranışlar da bazen takıntı kılığı­na bürünebiliyorlar. Örneğin, her gece yatmadan önce keyif aldığımız için ki­tap okuyorsak bundan güzel bir alış­kanlık olarak bahsedebiliriz. Ancak ki­tap okumadığımız gecelerde uykuları­mız bölünüyor, içimizde bir yarım kal­mışlık sıkıntısıyla savaşıyorsak bu du­rumun bir takıntı haline geldiğini söy­leyebiliriz.

Korkular

Bazılarımız yüksekten korkuyor, bazılarımızsa kalabalık önünde bir konuşma yapmaktan. İyi ama tüm bu korkularımız “fobi” ola­rak adlandırılabilir mi. Yanıtımız elbet­te ki “hayır”.

Her ne kadar korkuların kaynağın­da tehlike unsuru barındırabilecek bir sinyal bulunsa da, bazen çok masum bir nesne ya da durum da kişide korku yaratabiliyor.

Peki, normal korkuları fobiden ayrı kılan çizgi nerede?

Örne­ğin, çoğumuz yılan gördüğümüzde ürkebiliyoruz, ancak, yılan fobisine sahip olmak, ürkmekten biraz daha farklı. Fobi durumunda kişi, terleme ve kalp hızında artış gibi üst düzey kaygı belir­tileri gösteriyor. Hatta kimi zaman pa­nik atak bile geçirebiliyor.

Fobik tepki­yi normal korkulardan ayıran bir diğer özellikse, fobik kişilerin yaşamlarını korku duydukları nesne ya da durum­dan kaçınma davranışı üzerine kuru­yor olmaları.

Örneğin, köpek fobisi olan bir çocuk evin önünde bir köpek gördüğü için sınavını kaçırabiliyor. Üs­telik bu köpek zincirle bir direğe bağlı olsa bile!

Öyleyse hayatlarımızdaki ufak korkuların fobi olduklarını söyle­memiz güç. Zira fobiler, tanı ve sınıf­landırma aşamasında kaygı bozukluk­larının bir alt başlığı olarak “hastalık” olarak değerlendiriliyorlar ve özellikle de psikoterapi yöntemleriyle tedavi ediliyorlar.

Sonuç olarak, takıntılar, korkular, hırslar ve aşırılıklar günlük hayatları­mızın içinde yer bulmaya devam edi­yorlar. Bizlerse “delilik”le “dâhilik” arasındaki orta çizgide, “norm”lara uy­gun bir yolda yürümeye devam ediyo­ruz. Aklımızdaysa hep aynı soru: Kaç metre ötesi “dâhilik”; “delilik” kaç adım gerisi.

Referans makale: İnci Ayhan, “Ne Kadar Normalsiniz?”, Bilim Teknik Haziran 2006

Matematiksel


İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Başa dön tuşu
Kapalı