YAŞAM

İnsanlık Tarihi Aynı Zaman da Bulaşıcı Hastalıklar Tarihidir

Tıp tarihi sonu zaferle biten basit bir hikaye olmaktan çok uzak. Ölümcül bulaşıcı hastalıklar, üstesinden gelinebileceğini umut ettiğimiz kaçınılmaz doğal afetlerin ötesinde. Son günlerde bunu hepimiz bir kez daha anlar hale geldik. Şimdi gelin bulaşıcı hastalıkların tarihi hakkında biraz bilgi öğrenelim.

Bulaşıcı Hastalıkların Ortaya Çıkışı

Atalarımız küçük ve dağınık gruplar halinde yaşıyorlardı. Salgın hastalıkları hiç bilmiyorlardı muhtemelen, çünkü bu hastalıklardan sorumlu mikroorganizmalar yüksek nüfus yoğunluklarına ihtiyaç duyar.

Bu izole avcı-toplayıcılar bir yerde su kaynaklarını kirletecek veya hastalık yayan böcekleri cezbeden pislikleri biriktirecek kadar uzun süre kalmıyorlardı ayrıca. Ve her şeyden önce, insanlık tarihinde hem iyi hem kötü bir rol oynayan evcil hayvanlara da sahip değillerdi.

Evcil hayvanlar uygarlığın ortaya çıkışını mümkün kılmışlar ama aynı zamanda sürekli ve çoğunlukla yıkıcı bir hastalık kaynağı olduklarını da kanıtlamışlardı.

İnsanlar dünyayı sömürgeleştirirken kendileri de patojenlerin sömürgeleri haline geldi. Bu patojenler parazit kurtlar ve böcekler (helmintler, pireler, keneler, eklembacaklılar) ile bakteri, virüs, protozoan gibi son derece hızlı üreme oranları konakçıda ciddi hastalıklara yol açan, ama genellikle (ve neyse ki) hayatta kalan kişide tekrar enfeksiyona karşı bir bağışıklık oluşumunu harekete geçiren mikroorganizmalardan oluşmaktaydı.

Bu mikroskobik düşmanlar evrimsel hayatta kalma mücadelesinde insanlarla iç içe geçtiler; ama bu, nihai kazananlar ve kaybedenlerdense huzursuz bir ortak yaşam temelinde süren bir mücadeleydi.

Sayıları artınca ve kaynaklar azaldıkça, nüfus baskısı insanlığı toprağı işlemek zorunda bıraktı. Kıtlıkla karşı karşıya kalan insanlar doğal kaynakları işlemeyi ve kendi yiyeceklerini üretmeyi öğrendiler, bir yandan da hayvanları kontrol altına almaya başladılar.

bulaşıcı hastalıklar, dance of death
Küre Üzerinde Oturan Ölüm. Thomas Rowlandson’ın 1816 tarihli Dance of Death adlı kitabının ilk sayfasında yer alan çizim.

Hayvanlar ve Bulaşıcı Hastalıklar

Tarımın ortaya çıkışı insanı açlık tehdidinden uzaklaştırmışsa da yeni bir tehlikenin baş göstermesine neden olmuştu: bulaşıcı hastalıklar. Önceleri yalnızca hayvanlarda görülen patojenler uzun ve karmaşık evrimsel süreçler sonucunda insanlara geçti, insana özgü hastalıklara dönüştü.

Neolitik dönemde sığırlar insan patojen havuzuna tüberküloz, çiçek virüsü ve diğer virüsleri kattı. Domuzlar ile ördekler insanlara grip bulaştırırken, atlar rinovirüsleri, yani bildiğimiz soğuk algınlığını taşıdılar. Kızamık, sığır vebasının ve köpeklerde gençlik hastalığının insana geçmesi sonucu ortaya çıkmıştır.

Yerleşik hayat sıtmayı da beraberinde getirdi. Önce Afrika’da aşağı Sahra’da ormanların tarım arazilerine dönüştürülmesi, sivrisinekler için mükemmel üreme ortamları olan ılık su birikintilerini ve olukları yarattı.

Çöp ve pislikten geçilmeyen kirli yerleşim alanlarında baş gösteren enfeksiyonların bunca yaygın olmasına rağmen insanların hırsları ve tükenmek bilmez enerjileri, her ne kadar sağlıksız olsalar da toplulukların gelişmesini sağladı. Daha fazla insan çok daha fazla hastalık yaydı, bunlar zaman zaman kontrol altına alındı ama tamamen yok edilemedi.

Tarımın keşfinden önce dünya nüfusu 5 milyon civarındaydı muhtemelen; MÖ 500’de, Atina’nın altın çağında dünya nüfusu belki 100 milyondu, MS ikinci yüzyılda ikiye katlandı, 2000’de ise 6 milyar civarındaydı; günümüzde de 7,53 milyar…

Yıkıcı Salgınlar Çağı

Yıkıcı salgınlar çağı bu şekilde başladı. Uygarlığın sürekli yayılması ve mal mübadelesiyle birlikte tüccarlar, denizciler ve eşkıyalar el değmemiş, korunaksız yerlere bu Truva atlarını taşıdılar. Ticaret, seyahat ve savaşlar patolojik patlamalara neden olurken, bir bölgenin bilinen “ıslah edilmiş” hastalığı başka bir bölgenin ölümcül salgını haline geliyordu.

Hastalıkların yayılmasında kent belirgin bir rol oynuyordu. Kısa süre öncesine kadar kentler öyle pis ve haşere doluydu ki, kent nüfusu hiçbir zaman doğal yollarla kendini yenileyemedi.

Kızamık, çiçek ve benzeri hastalıklar zaman içinde kitlesel ölümlere yol açan hastalıklar olmaktan çıkıp çocuklukta rastlanan rutin ve genel olarak hafif hastalıklara dönüştü elbette. Gel zaman git zaman, bakir bir bölgede bu hastalıkların yol açtığı ölümcül salgınlarda o kadar çok kişi öldü veya bu hastalıklara bağışıklık kazandı ki, sonunda konakçı yokluğundan patojenler yok olmaya başladı.

Ne var ki bu tür merkezler zamanla hastalıkları sürekli olarak taşıyacak bağışık olmayan yeterli sayıda kişiyi içlerinde barındıracak büyüklüklere ulaştılar.

Böyle durumlarda, kızamık gibi hastalıklar çocukluk hastalığına dönüşür, bağışıklık anneden çocuğa geçtiği için genellikle hastalık çocuğu daha az etkiler ve ileride gerçekleşebilecek hastalık saldırılarına karşı çocukta direnç geliştirir.

Artan nüfus önceleri ölümcül ve epidemik olup da sonra endemik hale gelen hastalıkları yatıştırdı. Ama bu hastalıklar kalıcı bir hal aldı, ölümcül olmasalar bile insanlarda sürekli bir zafiyet yarattılar.

İnsanlar başka vahim enfeksiyonlara, özellikle de taşıyıcı böceklerin neden olduğu enfeksiyonlara maruz kalmaya devam ettiler. Bu enfeksiyonlara karşı bağışıklık geliştirmekten acizlerdi, çünkü bunlar temelde hayvanlara özgü hastalıklardı. Aslen bir kemirgen hastalığı olan veba bunlardan biridir.

Vebadan koruyan kostüm içinde bir hekim.

1300 yılına doğru Kara Ölüm önce Asya’ya saldırdı, Ortadoğu ‘dan batıya doğru ilerleyip Kuzey Afrika ve Avrupa’yı silip süpürerek Tanrı’nın yeryüzüne gönderdiği en korkunç bela addedilen cüzamın tahtına oturdu. 1346 ile 1350 yılları arasında belki 20 milyon insanı, Avrupa nüfusunun yaklaşık dörtte birini kırıp geçirdi.

Ticaret, savaşlar ve fetihler her zaman hastalık patlamalarına neden olmuştur. İnsan sağlığıyla ilgili tarihteki en dehşet verici olay Kolomb’un Hispaniola‘ya (bugünkü Dominik Cumhuriyeti ve Haili) ayak basışıyla başladı. 1492’de iki insan popülasyonu, binlerce yıldır birbirinden yalıtılmış halde yaşayan Eski ve Yeni Dünya insanları arasında temas gerçekleşti ve bu temasın biyolojik sonuçları çok yıkıcı oldu.

Oraları fetheden İspanyollar ile Portekizliler, muazzam sayıda ölümler nedeniyle oluşan işçi kıtlığını karşılamak üzere kısa bir süre sonra Afrika’ dan köle getirmek zorunda kaldılar. Bu köle ticareti de kıtaya sıtma ve sarı humma getirerek başka hastalıklara neden oldu.

Silahlar ile mikroplar az sayıda Avrupa kuvvetinin kılanın yarısını fethetmesini sağladı. Amerikan yerlilerine götürdüğü hastalıkların karşılığında Kolomb’un Avrupa’ya bir kötü hastalık getirdiği söylenebilir: frengi.

Daha sonraki bir dönemde frenginin yerini tifüs aldı. Tifüs Sanayi Devrimi’ nin aniden bitiveren kentlerinin pislikten doğan en büyük hastalıklarından biri haline gelecekti devamında. Kolera ise on dokuzuncu yüzyılın yeni hastalığı olacaktı.

Yirmi üç yaşındaki Venedikli bir kadın koleraya yakalanmadan önce ve sonra resmedilmiş. Gravür, anonim, 1831.

Sanayi Devrimi ve Bulaşıcı Hastalıklar

Sanayileşme nüfus büyümesi ve daha büyük bir refah (ama aynı zamanda eşitsizlik) getirirken, sıhhi olmayan yaşam koşulları, meslek hastalıkları (örneğin akciğer hastalıkları) ve raşitizm gibi kente özgü yeni hastalıklar da beraberinde geldi.

Bu esnada yoksullara özgü eski hastalıkların yanı sıra zengin hastalıkları da ortaya çıktı. Kanser, obezite, koroner kalp hastalığı, yüksek tansiyon, diyabet bunlardan bir kaçı…

Kolera ve diğer ölümcül hastalıklar gerilemiş olsa da yirminci yüzyıl yenilerini getirdi. Büyük Savaş’ın hemen ardından bütün dünyayı kasıp kavurmuş olan “İspanyol gribi” gelmiş geçmiş en kötü pandemik hastalıktı: İki yıldan daha kısa bir zaman içinde dünya genelinde 60 milyon insanın ölümüne neden oldu.

Sonra başka yeni hastalıklar ortaya çıkmaya devam etti: AIDS, Ebola, Sars ve son olarak Corona…

1969’da ABD Genel Sağlık Kurumu Amerikan halkına enfeksiyon hastalıkları kitabının artık kapandığını, mikroplara karşı savaşın kazanıldığını bildirmişti. Bu elbette büyük bir yanılgıydı.

Bulaşıcı hastalıklar toplumla birlikte ortaya çıkmıştır; hastalık onun karşısında duran tıp kadar toplumun bir ürünüdür ve öyle olmayı sürdürecektir.

Okumaya devam etmek için: Dünya Tarihini Değiştiren Salgın Hastalıklar

Matematiksel

Kaynak: http://broughttolife.sciencemuseum.org.uk/broughttolife/themes/diseases

Roy Porter – Kan Revan içinde Tıbbın Kısa Tarihi, Metis yayınları, 2003

Paylaşmak Güzeldir

Sibel Çağlar

Kadıköy Anadolu Lisesi, Marmara Üniversitesi, ardından uzun süre özel sektörde matematik öğretmenliği, eğitim koordinatörlüğü diye uzar gider özgeçmişim… Önemli olan katedilen değil, biriktirdiklerimiz ve aktarabildiklerimizdir bizden sonra gelenlere... Eğitim sisteminin içinde bulunduğu çıkmazı yıllarca iliklerimde hissettikten sonra, peki ama ne yapabilirim düşüncesiyle bu web sitesini kurmaya karar verdim. Amacım bilime ilgiyi arttırmak, bilimin özellikle matematiğin zihin açıcı yönünü açığa koymaktı. Yolumuz daha uzun ve zorlu ancak en azından deniyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı