İnsanlar Sahtebilime Neden İnanırlar?

Bir kişinin aşının riskleri, enerji kürelerinin faydaları ya da son aşama akciğer kanserinde esanslı yağların sağaltıcı etkileri hakkında güçlü bir kanısı varsa onun fikrini değiştirmek zordur. Ancak bunu yapmak için en ufak bir şansınız olsun istiyorsanız bu insanları anlamaya çalışmalısınız. Bu konuda çalışmalar yapmış kişilerin gözünden insanların sahtebilime neden inandıklarını anlamaya çalışalım…

Britt Hermes

Nöropati ve alternatif tıp eleştirmeni, eski nöropati doktoru.

Özetle, insanların sahtebilime inandığını düşünmüyorum, çoğu ona av oluyor. Tıbbi sahtebilime gelince, insanlar şarlatanlara ortalama insanın anlayamayacağı, karmaşık bir saçmalık olduğunu belirleyemeyeceği tıbbi terminolojiyi ve bilimselimsi gibi görünen sözcükleri kullandıkları için inanırlar; hastalar tıptan, ümitsiz, yitik ve tıbbi sistemden hayal kırıklığına uğradıkları zaman uzaklaşırlar (kanser hastalarının umutsuz ve kontrolü kaybettiklerini hissettikleri zaman ile alternatif kanser tedavilerini benimsemeleri arasındaki korelasyonu gösteren bir araştırma var); ve tıp (henüz) açıklaması zor, ya da açıkça anlaşılmamış tıbbi sorunlarla iyi geçinemiyor. Bu durum hastaları umutsuz ve özellikle alternatif tedavilere karşı korunmasız bırakıyor. Sanırım bu, tedavisi zor kronik durum örneği olarak kronik yorgunluk hastalarının homeopati ve naturopati gibi tedavilere dönmesinin bir nedenidir. Herhangi bir şeyi denemek isterler ve “ne zararı var ki?” diye düşünürler.

Ne yazık ki alternatif tıp oldukça zararlı olabilir. Tedaviler ya yeterince ya da hiç çalışılmamış olabilirler. Alternatif tedavilere para ve zaman harcayan hastalar önemli bir tedavi fırsatını kaçırıyor olabilir. Ne yazık ki egzama gibi hayati tehlikesi olmayan durumlarda bile bazı hastalar, bir şey doğalsa güvenlidir diye düşünerek alternatif tedaviler yüzünden ölmüştür.

Julia Shaw

Psikolog, Hafıza İllüzyonu: Hatırlama, Unutma ve Yanlış Hafızanın Bilimi kitabının yazarı

Neden yanlış yönlendirildiğimizin en büyük nedenlerinden bazıları şunlardır:

(1) Jargon tarafından kafası karışmış. Belli bir bilim alanının nasıl çalıştığını iyi anlayamayız, böylece bilimselmiş gibi duran terimlerle yanlış yönlendiriliriz.

(2) Mazluma güvenmek. Bir alan hakkında (‘büyük ilaç firmalarına güvenmemek gibi) komplocu düşünme halimiz vardır ki bu bizim daha büyük bilimsel gövdeye değil, onun yerine bilimsel olarak mazlum olarak algılananlara inanmamıza yol açar (örneğin aşı karşıtları).

(3) Hüsnüniyet. Bir şeyin doğru olmasını gerçekten istediğimizde bu hüsnüniyet yargılarımızı gölgeler (tedavisiz bir hastalığın tedavisi olmasını istemek gibi).

(4) Doğrulamayı hiç düşünmemek. Genellikle güvendiğimiz bir kaynaktan –arkadaşımız, akrabamız ya da öğretmenimiz gibi- geldiği için yanlış bir bilgiyi kabul ederiz ve asla bu bilginin doğruluğunu kontrol etmeyiz.

(5) Kendimize çok fazla güvenmek. Bir şeyi anlamakta zorlandığımızda, özellikle temel bilgimiz olduğunu varsaydığımız bir alanda ise, diğerlerinin yanlış ya da tehlikeli olduğunu varsayabiliriz (GDO’nun en başından kötü olduğunu varsaymak gibi).

Sahtebilimsel düşünmenin iyi eğitilmemiş ya da pek zeki olmayan insanlara has olduğunu varsaymamalıyız, böylelikle hemen hepimizin bu inançlardan birkaçına sahip olduğumuzu ve bunlardan yapabildiğimiz kadarıyla kurtulmaya çabaladığımızı farkedebilelim.

Scott O. Lilienfeld

Profesör, Psikoloji, Emory Koleji, Klinik Psikolojide Bilim ve Sahtebilim ve diğer kitapların editörü.

Aklımız kalıpları aramak ve sezmek eğilimindedir; bu temel olarak uyumsal bir eğilimdir, yani sıklıkla şaşırtıcı dünyayı anlamlandırmamıza ve tehlikeden kaçınmamıza yardımcı olur. Karmaşada düzen ve anlamsızda anlam aramaya hazırızdır. Örneğin, bir yemek yedikten hemen sonra hasta hissedersek yediğimiz şeyden zehirlendiğimizi düşünmeye çalışırız. Bu tamamen mantıklıdır. Ama veri içinde anlamlı kalıplar bulmaya çalışmak bizi hatalı sonuçlara da götürebilir, yani aşıların otizme neden olduğu inancı ya da büyük komplo teorisi gibi. Bu gibi durumlarda genellikle orada olmayan sistematik ilişkiler algılıyoruzdur.

Duyguların rolünü de küçümsememeliyiz. Bu inançların çoğu bu his hayali olsa da bir zarar görmeden kontrolün bizde olduğunu hissettirir; örneğin, yıldız falları önümüzdeki günün başka türlü öngöremeyeceğimiz olaylarını önceden bilebileceğimiz güvenini verir. Hepimizin içinde daha büyük bir umut ve hayatımız üzerinde kontrol isteği vardır, yani, çoğumuzun bu inançlara yatkın olması şaşırtıcı değildir.

Dean Keith Simonton

Emekli Profesör, Psikoloji, Kaliforniya Üniversitesi

İnsanların sahtebilimsel inançlara katılmalarında farklı güdüleri vardır. En temel nedeni ise bir inanç sistemini savunmaktır. Bilim karşıtı fikirler hüsnüniyet ya da umutsuz bir dilekten kaynaklanır. Bunun trajik örnekleri arasında henüz tedavisi bulunmamış kanser türleri için önerilen sayısız mucizevi tedaviler bulunabilir. Astroloji inancı da belki de benzer ve fakat daha hafif bir işleve sahiptir: Kontrol edilemez olanın üzerinde kontrol uygulama isteği.

Isaac Newton prizmayla ışığın kırınımı deneyini gerçekleştirirken.

Bir bilim insanı olarak, sahtebilimsel inançların kendini bilim insanlarında göstermesini çok daha trajik bulurum. Isaac Newton bugün fizik ve matematiğe yön değiştirten katkılarıyla bilinse de hayatının önemli kısmını temel metalleri altın ya da gümüşe çeviren Felsefe Taşı da dahil, simyaya, adamıştı. Johannes Keppler sadece büyük bir matematikçi ve astronom değil aynı zamanda yıldız falı bakarak para kazanana bir falcı idi. Linus Pauling Kimya dalında Nobel kazanmış olabilir ama yine de kanser tedavisi için mega dozda C vitamini avukatlığını yapıyordu.

Bu görünür anormallikler nasıl mümkün olabilmektedir?

Bilim ile sahtebilim arasındaki sınır sıklıkla kesin değildir, bu nedenle kişisel yoruma tabidir. Dahası bu sınır zamanla değişir, böylece sahtebilim bilim haline, bilim de sahtebilim haline gelebilir. Önceki durumda Antoine Lavoisier ve diğerleri sayesinde simya kimyaya evrilmiştir. Sonraki durumda Franz Josef Gall’ın nöroloji bilimindeki, zihin işlevlerinin beyin içinde yerlerinin belirlenmesi de dahil, öncü araştırmaları sonunda savunulamaz “frenoloji” girişimine dönüştü.

Son olarak, bilim insanlarının da sadece insan olduklarını ve kendi fikirlerinin bilimsel olmayan durumunu farketmekten alıkoyan kimi bilişsel “kör noktalar”ın ihanetine uğradıklarını itiraf etmeliyiz. Sigmund Freud’un psikanaliz teorisi birden çok örnek veriyor. İsterseniz annesine sorun!

Christopher French

Psikoloji Profesörü ve Goldsmiths Üniversitesi’nde Anomalistik Araştırma Birimi Başı, paranormal inançlar ve deneyimler ile idrak ve duygu konusunda uzman.

“Özgeçmişine bakıyorum da sahtebilim konusunda doktoralısın, Kleinzweck!”

Çoğu insanın gerçek bilimle ilgili iyi bir anlayışı yoktur ve bu nedenle ‘bilimselimsi’ bir dille yapılan iddialara aldanırlar. Tıbbi sahtebilim üreticileri enerji, titreşim, frekans, rezonans gibi terimleri kendi müdahalelerini tanımlamak için istedikleri gibi kullanırlar ama bu terimlerin hiçbiri bir doktorun kullanacağı gibi kesin ve hassas olarak kullanılmamıştır.

Çoğu sahtebilimci gerçek bilimdeki güncel fikirlere atıfta bulunarak kendi iddialarının bu en uç teorilerden türediğini ima ederler. Bunun bir örneği, homeopati’nin kuantum mekaniği ile tutarlı olduğunu iddia etmektir ki, gerçekte homeopati kabul edilmiş hiçbir bilimsel teori ile tutarlı değildir ve dahası, plasebo etkisinin ötesinde ve üzerinde bir tedavi değeri olduğu ile ilgili ikna edici kanıt yoktur.

Bu sahtebilimin bir diğer özelliğini ortaya çıkarıyor: destekçileri iddialarını çürüten tüm kanıtları tamamen gözardı etmeyi seçerler, böyle yapmalarının sahte nedenlerini ortaya koyarlar. Bu nedenler şunları içerir: (a) sizin biliminiz var olan etkileri ölçemeyecek kadar kaba, (b) deneyiniz sahtebilim teorisinin hatalı kavrayışına dayanıyor ve (c) etkinin oluşması için tam doğru koşulları sağlaman gerekir ama bunu sağlayamadın.

Sahtebilimler insanlara doğru olmasını istedikleri şeyleri sağladığı için bu denli yaygındır. Doğrulama önyargısı tüm bilişsel önyargılar arasında her zaman hazır ve en güçlüsü olarak zayıf kritik düşünce ile birleşince olayı tamamlar.

Robert Mac Dugall

Doçent, Batı Ontario Üniversitesi, 19. yüzyıl Amerika’sında bilim ve sahtebilim tarihi üzerine çalışıyor.

Şeylere doğru oldukları için inandığımız ve yanlış oldukları için inanmadığımızı düşünmek hoş olurdu. Ama gerçek şu ki, genellikle, bir fikrin faydalı bir niteliği olması, kalbimiz ve aklımız için girdiği rekabette ona avantaj sağlıyor. İnsanlar çabucak zengin olmak istedikleri için çabucak köşeyi dönme dalaverelerine inanırlar. Sağlıklı olmak istedikleri için mucize ilaçlara inanırlar. Hortlaklara ya da ruh çağırma seanslarına sevdikleri insanların yitip gitmesini istemedikleri için inanırlar.

Tarih ve psikoloji, kim olduğumuzu düşündüğümüzle ilgili bir hikayeyi destekleyen bir inanca, yanlış da olsa sıkı şekilde tutunduğumuzu söylüyor. İşte bu nedenle, 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başlarındaki ırkçı sahtebilim gibi ve bugünkü iklim değişikliğinin inkârı gibi adaletsizlikleri meşrulaştıran fikirler pazarlanmaktadır. Köle sahipleri ile CEO’lar, kendilerinin kötü insanlar olmadıklarına inanılmasını isterler.

Kendimi bilime inanan bir insan olarak gördüğüm için de bilime inanıyorum. Bu kendi hakkımdaki akılcı ve iyi eğitim görmüş biri olduğum görüşümü onaylıyor ve saygı duyduğum kişilerin görüşlerine uyum sağlıyor. Bir 21. yüzyıl düz dünyacısı bu görüşe kapılmasının nedeni, kendisinin fen öğretmenleri ya da TV’deki yetkililerin kandıramadığı, putları yıkan sağlam inançlı biri olduğunu düşünmesi yüzündendir. Şahsen dünyanın yuvarlak olduğundan eminim. Ama düz dünyacılar ve ben, dünyanın şeklinden çok kendimiz hakkındaki görüşümüzle motive oluyoruz.

Bu durum, düz dünyacılar, aşı karşıtları ya da her hangi bir diğer sahtebilim iddiasıyla neden yetkili ağızların argümanları ile savaşamayacağınızı gösterir. Bir yanlış inançla savaşmak istiyorsanız, “bu inanç ona inanan insanın ne işine yarıyor?” diye sormanız gerekir. Sonra oradan başlayabilirsiniz.

Aşı karşıtlığının yayılması endişe verici boyutlara ulaşıyor.

Corinne Zimmerman,Profesör, Psikoloji, Illois Devlet Üniveristesi

Her insan gününü kolaylaştıracak zihinsel kestirmeler karışımına yaslanır. Bu zihinsel kestirmeler “bilişsel önyargılar” olarak bilinirler ve sahtebilimsel inançlar sıklıkla hepimizin zaman zaman kullandığı işte bu yaygın bilişsel önyargıları kullanırlar.

Örneğin, yaygın bir önyargı “erekbilimsel düşünce” dediğimizi içerir ki bu, insanların dünyaya bakıp deneyimledikleri şeyleri işlevleri ya da amaçları açısından anlamaya çalışmasıdır. Biyolojik ya da fiziksel bir olayın bir amaçla var olduğunu düşünmek, olagelen fiziksel, kimyasal ya da biyolojik süreçlerin sonucu olduğunu düşünmekten daha kolaydır. Bulutlar “ yağmur yağdırmak” için varolmamıştır ancak, bu, “su dolaşımı”nın içerdiği enerji değişimi ve madde dönüşümünü anlayamayan çoğu insan için daha basit bir kavramdır. Ve çoğu insan hayatını yaşamak için su dönüşümünü anlamak ihtiyacında değildir, böylece bulutların neden varolduğunu anlamak için çok az bir baskı vardır. Aynı şekilde biyolojik evrimin sayısız süreç ve mekanizmalarını anlamak, hayatın güçlü bir varlık tarafından bir amaca yönelik olarak yaratıldığına inanmaktan çok daha karmaşıktır, böylece “yaradılışcılık” ve “zeki tasarım” gibi terimler aynı şemsiye altında toplanan sahtebilim inançları, tersine tüm bilimsel kanıtlara rağmen yaygındırlar.

Evrim ve yaratılış karşılaştırmaları sahtebilimcilerin en çok kullandığı yöntemlerden birisidir.

Erken çocuklukta gelişip yetişkinlikte de devam eden başkalarının ifadelerine güvenme önyargımız da vardır. Yetişkinler olarak, birinin bize yalan söylediği ya da bizi aldatmaya çalıştığı ile ilgili bir nedenimiz yoksa bize doğru söylendiğini varsayma eğilimindeyizdir.

Tüm bilişsel önyargılar insanlara dünyalarını karmaşık şekilde anlamak yerine, “yeteri kadar iyi” bir anlama sunar. Çünkü bilişsel önyargılar,
doğrular pahasına, dünyadaki yönümüzü bulmamızı kolaylaştırırlar.

Çeviren: Murad ILGICIOĞLU

Düzenleyen: Caner Sönmez

Kaynak: Gizmodo

Matematiksel

Caner Sönmez

Yaşamı anlamlandırma yürüyüşündeki insanlardan birisiyim. Bilim ve müzik bu yolda benim çok değerli eşlikçilerim. Nazilli Anadolu Lisesi ve Muğla 75. Yıl Fen Lisesi’nin devamında Ankara Üniversitesi’nden yüksek lisans derecesiyle 2013’te mezun oldum. Tezimi Salmonella suşlarının genetik farklılıklarının belirlenmesi üzerine verdim. İyi düzey İngilizce, orta düzey Almanca, başlangıç düzeyinde Fransızca biliyorum. Aynı zamanda Anadolu Üniversitesi AÖF Sosyoloji öğrencisiyim. Gitar ve piyano çalmaktayım. Tarihî, felsefî ve sanatsal konular okumaktan zevk alırım. Bilimsel gelişmeleri ve yayınları takip ederim. Doğa aşığıyım. Doğa gözlemlerinde zaman kavramım yiter gider. Mikro ya da makro düzey fark etmez... Eğitimin ve toplumsal bilinçlenmenin yaşamsal önemine yürekten inanmışım. Küçük yaştayken geçirdiğim beyin ameliyatının etkisi midir bilmem; dünyada bir gün tüm beyinlerin birbirine bağlanması, dolayısıyla anlama kapasitelerimizin sonsuzluğa kavuşması hayalimdir. Bir de çocukların hepsinin birlikte gülmesi… Son olarak: “Bilimsel bilgiyi küçük bir grubun tekeline bırakmak bir toplumun düşün gücünü zayıflatır, onu tinsel yoksulluğa sürükler.” sözü için Albert Einstein’a; “Gelmiş geçmiş tüm dikkat gerektiren uğraşlar içerisinde, sevmek uğraşı üzerinde gösterilen dikkat, en yaşamsal önemde olanıdır.” sözü için de Bertrand Russell’a sonsuz şükranla.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Başa dön tuşu
Kapalı