YAŞAM

Hayatta Kalma İçgüdüsü ve Salgın Psikolojisi

Milattan öncelere dayanan bir yazında, insanların, kişisel çıkar, güç ve hayatta kalma içgüdüsü ile hareket ettikleri yazıyordu. Bu görüş Herodotos’un çağdaşı tarihçi Thukydides’e aitti.

Tarihin her döneminde merak konusu olan insan doğası, Thukydides’i yanıltmayacaktı. Nitekim bugüne gelindiğinde aynı görüşü savunan düşünürlerin sayısı bir hayli arttı.

İnsanlar hayatta kalma içgüdüsü ile hareket ederler. Bunu tahmin etmek zor olmasa gerek. Kendi yaşamımıza dahi dikkat ettiğimizde göreceğimiz gibi, yaşamımız söz konusu olduğunda, neredeyse her şeyi unutabiliyoruz.

Bazı araştırmacılar bütün diğer ihtiyaç ve güdülerin temelinde hayatta kalma güdüsünün olduğunu savunmaktadırlar. Bu görüşe tamamen katılmak mümkün olmasa da, tehlike çanları çaldığında hissettiğimiz korku bize, hayallerimizi, hedeflerimizi, açlığımızı, ilişkilerimizi (…) unutturabilmektedir.

Hayatımıza kasteden bir tehdit durumunda, bütün odağımız tehlike içeren uyaranlarda toplanır. Neredeyse gaipten sesler duyar hale geliriz; tam da bundan dolayı demiş ya Sofokles; korku içinde olana her şey hışırdar.

Yaşadığımız günlerde, canımıza kasteden böyle bir tehdit ile karşı karşıyayız. Üstelik tehdit unsurunu gözlerimizle görmek mümkün olmadığı için korkumuz daha bir derinleşiyor.

Dünyayı ayağa kaldıran küresel salgın, istatistiksel olarak da her geçen gün daha korkunç bir hâl almakta. Can havliyle kendi hapishanesini oluşturan insanlar, her an gündemi takip ederek, korkularını diri tutmakta.

Kriz durumlarında yaşanan kitlesel gerginliğin nedeni, daha öncesinde yarattığımız kendi hapishanelerimizdir. Canetti’nin dediği gibi; kitleyi oluşturan her birey önce kendi hapishanesini yaratmıştır ve kitlenin dağılmasından sonra döneceği hapishaneden nefret eder (bkz. Kitle ve İktidar).

“Kendi hapishanesini yaratmak” cümlesi çok önemli. Dikkat ederseniz, koronavirüs tehdidi dünyaya yayılmadan evvel, Çin medyasından yayılan korkunç haberlere maruz kaldık önce.

Daha sonra farklı ülkelere de yayılınca, “Acaba bize de bulaşır mı?” diye tereddüt ettik. Bu salgın basit bir tehdit içermiyordu.

Soluksuz kalarak aniden olduğu yerde düşüp titreyerek can verenler, can çekişenlerden korkarak uzaklaşanlar, evlerine hapsedilerek ölüme terk edilenler, öldükten sonra bedeni yakılanlar vb. manzaralar, bir film şeridi gibi geçiverdi gözlerimizden.

Hissettiğimiz can korkusu, zihinlerimizde çeşitli senaryoların oluşmasına neden oldu. Belki biraz olsun iyi hissederiz diye bu senaryoları, kritik haberlerle pekiştirince duvarlar örüldü ve kendi hapishanelerimizi kurduk. Ama orada kalmayacaktık…

Covid19, ölüm oranı yüksek olan bir salgın. Ölümcül tehditler, bireylerin yaşam itkilerini (eros) uyarır. Yaşamaktan geçilmez. Korkuların oluşturmuş olduğu duvarlar sıkar onları.

Kendi hapishanelerini yaratan bireyler, tek başına kalamazlar. Bir orman gibi özgürce nefes almak ister her birey. Böylelikle korkular başkalarıyla paylaşılır.

Oysa gündemimizi meşgul eden enformasyonların etkisi altındayız hepimiz. Küresel salgının panik havasını oluşturması için müsait bir zemin var bu çağda.

Bilgi çağında olduğumuz söylenir, fakat bu çağ, enformasyon toplumunu oluşturmuştur. Bilginin dayanağı olur, enformasyon ise uçarıdır. Nereden geldiği ve hangi bulgulara dayandığı önemsiz, hatta yersizdir.

Enformasyonun muhatabı kitlelerdir, bilgi ise kıymeti haiz azınlıklar tarafından üretilir ve aktarılır. Bilgi, yanlış da olsa önemlidir ve faydalıdır fakat enformasyon, doğru da olsa genellikle zarar vericidir.

Yaşadığımız çağda, teknolojik imkânlar, kişi istemese de, herkese enformasyon yüklemektedir. Bu, öyle bir oranda gerçekleşmektedir ki, bireyler tarafından doğru ile yanlışın ayırt edilmesi neredeyse imkânsızdır.

Temsillendirmek gerekirse; bilgi, kendisiyle önümüzü aydınlatabileceğimiz bir fener niteliğindedir, enformasyon ise kendi karanlığını doğuran okyanustur.

Bilgi aydınlatır, enformasyon ise karanlıklara boğar. Bilgi bilinci uyarır ve gerçektir; bilginin farkında olan bilinçlidir. Enformasyon ise bilinçaltının karanlıklarına gömülür ve bilinçsiz olan kitleleri yönlendirir.

Sözgelimi ana haber bültenleri ve tartışma programları enformasyon doludur; kitlelerin bu nevi programları kaçırmadıklarını görürsünüz. Fakat bilginin konuşulduğu programlara yönelik ilgi pek azdır. Bu nedenle yaşadığımız çağ, bir tür karanlıklar çağıdır.

Bilginin yüksek bir hızda üretildiği fakat çok daha büyük bir hızda asılsız haberlerin yayıldığı bir çağda korku salgınları, virüs salgınlarından daha hızlı yayılır.

Küresel korku insan beyninde şizofrenik dağılmalara yol açar. Kontrol mekanizmamız (pre-frontal korteks) etkisini yitirir, duygu karmaşası yaşanır. Bireyler sanrılarının esiri olurlar. Kimi bireylerde sanrılar etkisini iyice artırarak paranoyalara dönüşür. Yaşam itkisi ile sanrılar çatışır ve bilişsel çelişki yaşanır.

Böyle bir durumda bireyler, çeşitli komplo teorileri oluşturarak, zihinlerinde yaşadıkları çatışmaları bastırmak isterler. Neredeyse her tarafta karşımıza çıkan birbirinden farklı komplo teorileri böyle bir ruh halinden kaynaklanmaktadır.

Sözünü ettiğimiz küresel korku hali kitlesel histerilere neden olabilmektedir. Panik havasının oluştuğu ortamlarda kalabalıklar, kolektif olarak hareket ederler.

Belki de bu yüzden hastanelerde veya caddelerde, ansızın tepkiler veren kimselerle karşılaşmaktayız. Histerilerde bireyler duygusal taşkınlıklar yaşarlar.

Sözgelimi öfke biriktirir ve bir anda kükremiş sel gibi taşırırlar. Bu patlama neticesinde kendilerine ve çevrelerine zarar verirler. Küresel bir salgında, kitlesel histerilerle karşılaşmak olasıdır. Yaşadığımız çağda sosyal medya organları kitlesel histerilerin merkezi haline gelmiştir.

Geçtiğimiz haftada ilk defa yaşanan haftasonu dışarı çıkma yasağını duyan bireyler, biriktirdikleri kızgınlıklar ile bir anda taşıp sokağa atılmışlardı. Elbette açıklamalar geciktiği için halkın tepkisi tartışılmamaktadır. Fakat bu haliyle olayımız, psikoloji literatüründe kitlesel histeriye güzel bir örnek olmaktadır.

Dünya ilk defa böyle bir salgın ile karşılaşmıyor. Örneklerini her yüzyılda bulabileceğimiz bu salgınlar, insanlığın ortak kaderi. Fakat yaşanan salgın krizlerinde, hissedilen korku, insanları hastalıktan daha çok etkilemektedir.

Sözgelimi koronavirüs salgını yaşanırken, Rusya’da, 1956 yapımlı İbn Sina filmi yeniden yayınlanmaya başladı. Yaşadığı dönemde küresel salgınla karşılaşan İbn Sina, insanlara korkmamaları gerektiğini telkin ediyor ve hastalığın öncelikle korkanlara bulaşacağını ifade ederek, panik halinin oluşturduğu zemine dikkat çekiyordu.

Kriz dönemlerinde insan davranışlarını açıklayan çeşitli kuramlar vardır. Genel olarak aynı düşünceler etrafında kümelenen kuramlar, bu dönemlerde insanların içe kapanma davranışını sergilediklerini vurgulamaktadır.

Covid19 salgınında da sosyal mesafeyle vurgulanan içe kapanma, ruhsal bir içe kapanıklığa da zemin oluşturmuştur. Haftasonu gezilerini ve iş arkadaşlarıyla vakit geçirmeleri alışkanlık haline getiren bireyler, içe kapanmanın verdiği ruhsal ağırlıktan şikayet etmektedirler.

Halbuki baş döndürücü yaşam temposu, ruhumuz ile bedenimiz arasına duvarlar örmüş ve kendimize yabancılaşmamıza neden olmuştu. Ruhsal içe kapanıklık olarak beliren durum, aslında kişinin kendi gerçek benliğiyle yüzleşmesi demektir.

Karantina günlerinde, bir kenara attığımız yaşam temposunun yerini gündem meşguliyetiyle doldurmak yerine, ruhumuzla bütünleşmeliyiz. Kendimizi tanımamız için yakaladığımız fırsatı elimizden kaçırmamalıyız.  

“Yaşamak, bir ağaç gibi tek ve hür / ve bir orman gibi kardeşçesine…” diyerek hasretini dile getirmişti şair[1]. Genellikle ‘bir orman gibi kardeşçesine’ ifadesine güzellemeler yapılır.

Fakat kişi kendi gerçekliğiyle bütünleşmediği müddetçe, diğerleriyle kurduğu ilişkilerde maskeler edinir. Dolayısıyla kardeşçe bir yaşam mümkün olmaz.

Şairin de vurguladığı gibi, önce bir ağaç gibi tek ve hür yaşamayı öğrenmeliyiz. Salgın, psikolojik etkisini sürdürmeye devam edecektir. Buna rağmen dirençli bir ruh haliyle kendimize kulak vermeliyiz.

Teorik olarak; bilinçli kişiliğimiz ile bilinçaltımızı bütünleştirmeliyiz. Böylelikle krizden sonra, bir orman gibi kardeşçesine yaşamayı öğrenebiliriz ancak…

Ölümcül olma niteliğini taşıyan covid19 salgını ile ne kadar yaşayacağız bilemiyorum. Ölümcül tehditlerin psikolojik etkileri ilk etapta daha fazla hissedilir. Fakat insan, giderek adapte olmayı başarır. Dolayısıyla salgının psikolojik etkileri toplumsal hafızadan büyük ölçüde silinecektir.

Bu süreci doğru bir şekilde değerlendirmeliyiz. En azından bu süreçte önceliğimiz ruhumuz olmalı. Duygularımızı tanıyarak işe koyulabiliriz. Kendimize kulak vermeli ve davranışlarımızı değerlendirmeliyiz. İdeal olarak her akşam bu muhasebeyi yapabilirsiniz.

Aile içi ilişkilerinizde duygularınızı ön plana çıkarın. Ölümcül olana kulak vermek, tehdidin büyümesine neden olacaktır. Oysa ki, tedbiri elden bırakmadan, sevebilmek, bizlere daha çok şey katacaktır.

Psikolog Kadir Özsöz


[1] Nazım Hikmet

Okumaya devam etmek isterseniz: Pandeminin Ardından Bizi Nasıl Bir Toplum Bekliyor Olacak?

Matematiksel

Paylaşmak Güzeldir

Psikolog Kadir Özsöz

Yaşam ve ölüm arasında, iç'e ve dış'e doğru iki gizemli yolculukta mekik dokuyorum. Severek yaptığım bir mesleğim ve dolu dizgin geçen yazın hayatım var. Psikoterapist olarak meslek hayatımı sürdürsem de; gelişimsel psikoloji, sosyal psikoloji ve nörolojik psikoloji alanlarında ayrıca çalışmalar yapmaktayım. Çeşitli yazılarım burada yayımlanacaktır. Sevgi ve saygılarımla...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı