Hayata Anlam Vermek; Pozitif Psikoloji Üzerine Martin Seligman İle Söyleşi

Henüz Türkiye’de çok tanınmayan ve fakat mutlaka bilinmesi gereken psikolog bir deha: Martin Seligman.

1974 yılında yapmış olduğu deneylerle “Öğrenilmiş Çaresizlik” teorisini psikoloji literatürüne kazandıran kişi kendisi.

Depresyonun ve başarı yoksunluğunun temelinde yatan bilişsel kabulleri ortaya koyan önemli bir teoridir “öğrenilmiş çaresizlik”.

Öğrenilmiş çaresizlik teorisi ile adından sıkça söz ettiren Seligman, zihinlerin dumura uğramasını engellemek için “Öğrenilmiş İyimserlik” öğretisini kavramsallaştırdı ve bu isimle şaheser bir de kitap yazdı.

Okunmasını ısrarla tavsiye ettiğimiz bir başka kitabı daha var: Gerçek Mutluluk. Daha birçok kitap yazmış olsa da, dilimize çevrilmiş olanlar şimdilik bunlar.

Martin Seligman, bilişsel psikolojiyi benimsemiş bir psikologdur. Dolayısıyla tutum ve davranışlarımızın temelinde algılarımızın yattığını savunur. İşte bu varsayımdan yola çıkarak, “yaşam, başarı ve mutluluk” gibi kavramları yeniden tanımlar ve bu kavramların temelinde yattığı “Pozitif Psikoloji”akımını disipline eder.

martin_seligman

Pozitif psikoloji, insanların gelişen olay ve dolaşan enformasyonlara olumlu anlamlar yükleyerek; yaşam doyumu, minnet, öz-şefkat, kişisel gelişim, özgüven ve umut gibi dinamikler ile yaşamının pozitif özelliklerini artırıp güçlendirmesini sağlayan bir akımdır.

Öğretilerini öncelikle yaşayan ve karakteri haline getirerek sıcakkanlı ve sempatik mizacını geliştiren Seligman, bizler için önemli bir örnektir.

Nitekim o, kendisinde giz bir güç olan potansiyelini hayata geçirmenin mutluluğunu yaşamanın beden bulmuş hali.

Çalışmaları sonucunda psikolojinin, insanların biricik ve pozitif özellikleriyle ilgilenmesi gerektiğine karar verdi. 1998 yılında Martin Seligman Amerikan Psikoloji Derneği’nin başkanı olduğunda, pozitif psikoloji akımı da yaygınlaşmaya başladı.

İşte ömrünü insanların yaşam doyumuna adayan bu değerli bilim insanı ile psychologies dergisinin yaptığı bir söyleşiyi sizlere sunuyoruz:

Psikolojiye farklı yaklaşımınız nasıl oluştu?

Uzun bir süre depresyon ve melankoli üzerinde çalıştım. Bir hasta bana “Mutlu olmak istiyorum” dediğinde, “Artık depresif olmamak istiyorsunuz” diye yanıtlıyordum onu. Sadece acının yok olması fikrine doğru gitmek gerektiğini düşünüyordum. Bir akşam eşim bana “Mutlu musun?” diye sordu. “Ne gereksiz bir soru! Kötü değilim ki” dedim. Eşim Mandy ise “Bir gün anlayacaksın” dedi.-

Sonrasında ise, kızlarınızdan Nicky sayesinde, bir “aydınlanma” yaşadınız.

Evet. Nicky o zaman sadece 6 yaşında olmasına rağmen bende bir farkındalık oluşmasını sağladı. Bahçede dans ediyor, şarkı söylüyor, gülleri kokluyordu. Bir anda “Nicky, git ders çalış!” diye bağırıverdim. Kızım içeri girdi ve bana, “Hatırlıyor musun, baba ben 5 yaşından önce sürekli ağlayıp mızmızlanıyordum? O zamandan beri artık bunu yapmıyorum, fark ettin mi?” diye sordu. “Evet, bu çok güzel!” diye yanıtladım. Nicky ise bunun üstüne bana, “Biliyor musun, ben 5 yaşına basınca, ağlamayı bırakmaya karar verdim. Hayatım boyunca yaptığım en zor şey bu oldu. Ben mızmızlanmayı bırakabildiysem, sen de sürekli söylenmeyi bırakabilirsin!” dedi.

O an üç şey gözümde canlandı:

İlki, çocuk eğitiminde yanılıyordum. Ebeveyn olarak görevim Nicky’yi düzeltmek değil, ona yeteneklerinin neler olduğunu göstermek ve cesaretlendirmekti. İkincisi, Nicky haklıydı, ben sürekli söyleniyordum. Üstelik bir de bununla gurur duyuyordum! Tüm başarılarım yolunda gitmeyen şeyleri görebilmeme dayanıyordu. Belki bunu tersine çevirip yolunda gidenleri görmeyi başarmalıydım. Üçüncüsü, Amerikan Psikoloji Derneği’nin (APA) başkanı seçilmiştim. Bütün psikoloji biliminin, hataları düzeltmek üzerine kurulmuş olduğunu fark ettim. Bu bizi güzel bir hayata doğru değil, felçli bir hayata doğru götürüyordu.

Pozitif psikoloji üzerine düşünmeye o zaman mı başladınız?

Freud üzerine çalışmıştım, ancak çıkarımlarının fazla aceleci ve yeterli temele sahip olmadığını düşünüyordum. Ardından üniversitede, Aaron Beck’in derslerini takip ettim ve onun bilişsel terapiye yaklaşımı bende tutku uyandırdı.

Bilişsel terapiler, depresyonlar hakkında üç teori önerir: Depresif kişi dünyanın kötü bir yer olduğuna inanır, depresif kişi ne gücünün ne de yeteneğinin olduğunu düşünür ve depresif kişi gelecekten umutsuzdur. Pozitif psikoloji ise olaylara şöyle yaklaşır: “Gelecek umutsuz görünebilir, ancak bana sizin onda neyi değiştirmek istediğinizi söyleyin.” Ardından hastanın hayal ettiklerini temel alarak yola çıkılır. Her şey bu yaklaşım etrafında şekillendi.

Pozitif psikolojinin temellerinden biri de deneysellik…

Benim için pozitif psikoloji bir bilimdir. Tüm teoriler önce deney aşamasından geçer. Bu anlamda gerçekten sorumluluk alan bir terapi olduğuna inanıyorum. Ve sadece test sonuçları memnun ediciyse uygulamaya geçirilir.

Bazıları için hayata yönelik bu pozitif bakışa sahip olmak zor mudur?

Tıp doktorluğu pratisyenliğimin ilk yıllarını en kötüyle yüzleşerek geçirdim: Uyuşturucu, depresyon, intihar. Benim psikolojideki rolüm şunu söylemek: “Daha ilerisinde ve ötesinde ne var, görelim.” Bugün gelişmiş ülkelerde herkes iyi tedavi ediliyor, herkes temiz suya ulaşabiliyor. Bunlar büyük ilerlemeler. Ama ya sonrası? Umutlarımız neler? Bana göre, zamanını yolunda gitmeyen şeyleri parmakla göstermeye harcamak, bizi geleceğe götürmüyor, sıfıra doğru götürüyor. Sıfırın ötesinde ne var? Nasıl anlam katabiliriz? Bunu bulmamız gerekiyor.

Peki, size göre yaşama anlam katmak nedir?

Çocukluğum İkinci Dünya Savaşı’ndan sonrasına denk geldi, dünyanın çok çalkantılı olduğu bir dönemdi. Tabii ki bugün de problemler ve zorluklarla karşılıyoruz ama bunlar hayati veya çözümü imkânsız zorluklar değil. Benim yanıtım, insanın iyi olma halinde bulunuyor. Her şey bundan geçiyor. Pozitif psikolojinin ilgilendiği şey de bu. Huzur içinde yaşamayı, mutlu olmayı, düşündüğünü söylemeyi, diğerleriyle iyi ilişkilere sahip olmayı, hayatımıza bir anlam vermeyi seçebiliriz. Benim bakış açıma göre sıfırın arkasında bu var. Zorlukların ve dramların çözümlenmesi gerçekleştikten sonra insanlar böyle bir yaşamı hak ediyor.

Pozitif psikoloji ve nörobilim arasında günümüzde nasıl bir ilişki var?

Psikolojinin nörobilimcilere hangi konu üzerinde çalışması gerektiğini söylediğine inanıyorum! Şu sıralar, beyinde “olağan durum ağı” üzerinde çalışıyorum; yani beynin uyanık haldeyken dinlenme anında ne yaptığı üzerinde. Çünkü beyin devreleri, siz hiçbir şey yapmıyorken bile etkinlik halindedir. Burada söz konusu olan içgörü, hatıralar ve gelecek tahayyülleriyle bağlantılı ağdır. Bu, siz bir hastaya hayallere dalıp gitmesini söylediğinizde veya ondan geleceğini hayal etmesini istediğinizde, beyinde olan bitendir. Bu da bize, pozitif psikolojinin önemli bir kısmı olan yaratıcılık hakkında çok şey öğretiyor.

Uygulamaya geçirilmesi gereken üç yaklaşıma vurgu yapıyorsunuz: Güzel duygular yaratmak, tatmin edici etkinliklere dahil olmak ve kendini daha yüce bir sebebe adayarak aşmak.

Kesinlikle evet, çünkü pozitif psikolojinin bir kısmı da diğerleriyle ilişkileri içerir.

Pozitif psikoloji sosyal bağları nasıl dönüştürüyor?

Size bir örnek vereyim; eşim Mandy çok güzel fotoğraf çeker ve Black and White dergisinin birincilik ödülünü kazandı. Sizce Mandy’ye ne demeliydim?

“Tebrikler” mi denmeli?

Eskiden olsa böyle derdim. Bu pasif-yapıcı ilişkinin klasik bir örneğidir. Ancak bu sözlerimin bizim ilişkimiz üzerinde hiçbir etkisi olmazdı. Askeriyede genç astsubayları eğitirken onlara da aynı soruyu sordum. Onların cevabı aktif-yıkıcı ilişkinin bir örneğiydi: “Bu ödülle beraber daha çok vergi ödeyeceğimizi biliyorsun, değil mi?” Bu tarz bir cevap aramızdaki tüm paylaşımı öldürür. Bir de pasif-yıkıcı tepki vardır: “Yemekte ne var?” diye cevap vermek gibi. Tüm bunların dışında sağlıklı işleyen ise aktif-yapıcı ilişki. Mandy, derginin genel yayın yönetmeniyle telefonda görüştükten sonra ona şunları sordum: “Fotoğrafların hakkında ne söyledi? Profesyonellerle yarışıyordun. Demek ki özel bir yeteneğin var. Bu yeteneğini çocuklarımızla da paylaşmak ve onların da faydalanmasını ister misin?” Böylece sıradan tebrik sohbetinin yerine uzun ve gerçek bir sohbet gerçekleştirdik. Bu şekilde hareket etmek bize kendimizi daha iyi hissettirir. Bu kabiliyetleri geliştirmemizi sağlayan ise ilaçlar ya da psikanaliz değildir. Örneğin bu yaklaşımı eşinizle deneyebilirsiniz. Bunun kişisel gelişimden çok daha fazlası olduğunu göreceksiniz.

Bilinçli farkındalık meditasyonunun yükselişi hakkında ne düşünüyorsunuz?

20 senedir meditasyon yapıyorum. Ruhsal sağlık için faydalı bir uygulama; ama küçük bir nokta var. Meditasyon enerjiyi düşürdüğü için, depresyondan mustarip olanlara değil, endişe ve yüksek tansiyondan şikâyetçi olanlara öneriyorum.

Depresyondaki kişilere neler önerirsiniz?

Sanırım üç etkili tedavi var: Bilişsel terapiler, kişilerarası terapiler ve ilaçlar. Pozitif psikolojinin oldukça yardımcı olduğunu söyleyebilirim. Hastanın sahip olduğu iyi şeylere tutunmasını ve geleceği tasarlamasını sağlıyor.

Hazırlayan: Psikolog Kadir Özsöz

Psikolog Kadir Özsöz
Yaşam ve ölüm arasında, iç'e ve dış'e doğru iki gizemli yolculukta mekik dokuyorum. Severek yaptığım bir mesleğim ve dolu dizgin geçen yazım hayatım var. Psikolog ve yazar olmanın gerekliliklerini yerine getirmek benim için gurur verici. Kendi işimin uzmanı (yerinde ifade ile pîri) olmak için elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Gelişimsel ve nöro-psikoloji üzerinde yoğunlaşsam da, kişisel gelişim benim için vazgeçilmez bir parkur. Bilimsel makale ve kitap çalışmalarım bir nevi enerji kaynağım. Kurucusu olduğum Bilge-Değişim Psiko-Yaşam Merkezi çatısı altında Türkiye genelinde seminer ve konferanslar vermekteyim. Gerçek başarı ve mutlulukları yaşamak ve yaşanmasına katkı sağlamak, işte misyonum. Sevgi ve saygılarımla...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.