‘Güneş Batmayan Ülke’ Olmak İçin, Kaç Ülkenin Güneşini Batırmak Gerekir?

Sağlıklı bir kalp için kalbi besleyen damarlarımız da sağlıklı olmalı ki kaliteli bir ömür sürebilelim. Ekonomiyi de bir ülkenin kalbi olarak düşündüğümüzde, onun gücünün onu besleyen damarlara bağlı olduğunu anlayabiliriz. Mesela bilim, sanat, eğitim, teknoloji, spor ve benzerleri…

Tabi burada şöyle bir ters mantık da yapabiliriz. Ekonominin güçlü olmasına bağlı olarak bahsettiğimiz faktörlerin güçlü olması beklenmez mi? Ne açıdan bakarsak bakalım bir ülkeyi yaşatan tüm temel faktörlerin iç içe, birbirine bağımlı haldedir. Ama burada bazı sorular oluşuyor kendiliğinden.

Bir ülkenin cehaleti ekonomiyle ne kadar alakalı? Mağaradaki insanları mağara dışına çıkaran ve keşfetmelerini sağlayan şey merak değil de para mıydı? Cehalet bir seçim midir, bir zorunluluk mu? Yöneticilerin halkın eğitim alamamasında, ‘eğitimsizleştirilmesinde’, yani eğitim alabilseler bile ‘aptallaştırma’ üzerine kurulu bir döngü içine sokulmalarında payı ve amacı nedir?

Tüm dış etkenlere rağmen çoğunlukla bize, irademize bağlı olarak gelişen ‘insani eğitimimiz’ bize sorular sordurmalı, sorgulatmalı ve düşündürmeli.

İnsani eğitim demişken, ‘insan oluş’ sorgularının ekonomi açısından karmaşasını sormadan başlamayalım.

Güçlü ekonomi ile insani gelişmişlik ne kadar orantılı? Güçlü ekonominin gücü neresinde toplanmıştır? Yani, insanında mı, tarımında mı, sanayisinde mi, sadece bazı kitleler üzerinde mi? Eğer kaynak dağılımı eşitsizliği varsa –ama ekonomi güçlüyse- sadece belli bir kesim refah içinde yaşarken, diğerleri her anlamda hem ötekileştirilme pozisyonuyla hem de zorlu hayat şartlarıyla mücadele etmek durumundaysa, o ekonominin gücü ‘kaliteli’ bir güç müdür?

Kamyon arkası yazısı niteliğinde özetle, insanlık parayla mı gelir?

Bugün ekonomisi güçlü ülkelerin, gücünün ‘kalitesini’, gücünün tarihini, gücünün ‘insan olabilme’ noktasındaki etkisini, yani insanların karakterine etkisini, hatta ülkelerin karakterine etkisini gözlemlemeye çalışacağız. Karakter mi ekonomiden, ekonomi mi karakterden doğmuş acaba?

Sadece geçmişi konuşmak gelecekten çalar, ancak geçmişi bilmemek bugünü anlamayı da güçleştirir. 

Sömürü Tarihi ve Ekonomi

1688 Devrimi (Muhteşem Devrim de deniyor) ile İngiltere’de  sömürgeciliğin başladığı söylenir. Yönetimin anayasal olmasıyla parlamento güç sahibi oldu. Hannover Hanedanı’nın iktidara gelmesi de ticaret burjuvazisinin lehineydi ve İngiliz sömürgeciliği ivme kazandı ve denizlerde de yayılma başladı.

15.yüzyılın sonlarına doğru yeni yerler keşfedildi. Portekizliler ve İspanyollar bu keşiflerin öncüleri oldu. Sömürgeci faaliyetler Avrupalı devletleri zenginleştirdi. Sömürülenler ise katledilen, sahip oldukları toprakları, doğal kaynakları, yaşama hakları ellerinden alınan taraftı. Kültürel asimilasyon da maddesel sömürgenin devamı olacaktı.

O zamanın Meksika bölgesinde bulunan Aztekler ve Güney Amerika’nın batısındaki İnkalar, bulundukları bölgelerde güçlü imparatorluklar kurmuş ve oldukça ileri bir medeniyet seviyesine ulaşmışlardı. Ancak, Aztek ve İnkaların kurmuş oldukları medeniyet, 16. Yüzyılın sonlarına doğru İspanyolların buraları keşfetmeleri sonrası, kıyımlarla birlikte son buldu.

Afrika, Ümit Burnu’nun keşfi sonrası sömürgecilikle tanıştı. Afrika halkı, sömürülen doğal kaynakların yanında, yaşam özgürlüğünü de yitirmiş ve bir eşyaya dönüşmüş oldu devamında. Bu ayrımcı bakış açısı; modern toplum anlayışının yerleştiği, sözde medeni seviyenin arttığı günümüzde de sürmektedir.

Coğrafi olarak oldukça verimli topraklara sahip olan Afrika halkı, aslen zenginlik içinde olsa da fakirlikle hala mücadele etmektedir. Anlayacağınız, nice güneş batmayan ülke güneşini Afrika’dan sömürmüş ve Afrika insanının içinde bulunduğu yoksulluğun, çaresizliğin, açlığın temel nedenini oluşturmuşlardır. Afrika insanının büyük çoğunluğu, hala açlık sınırında yaşamaktadır.

Hindistan’da Mahatma Gandhi İsyanı

“Bapu” (baba) ve “Mahatma” (yüce ruh), Hindistan halkı için Mahatma Gandhi’nin karşılığıydı, kendisi İngiliz sömürüsü altındaki Hindistan’ı kurtarmaya kendini adamış..

Gandhi, 1919 savaş zamanlarında çıkan karışıklıkları bastırmak için, köylüler hükümet baskısından kurtarmak için, kıtlık bitene kadar vergilerin kaldırılması için ve Britanya’yı Hindistan’ı terk etmesi için zorlamış, hükümete olağanüstü yetkiler veren yasalara karşı çıkmıştır..

İngilizlerle çalışmama kampanyası başlatan Gandhi öncülüğünde protestolar yayılırken, sıkıyönetim ilan edildi ve İngiliz polisinin katliamıyla yüzlerce silahsız insan öldürüldü. Gandhi bu gidişata son vermek için kampanyayı durdurdu.

Ertesi yıl kocaman bir ateş yakıldı. İngiliz marka kıyafetler yakılarak boykot başladı. Böylece Hindular “genel grev” yerine Gandhi’nin çağrı yaptığı dua günü ile gündelik hayatı sekteye uğrattı.

Britanya’nın Hindistan’dan vazgeçmemesiyle, 1928’de İngilizler Hindistan’a bir yıl içinde dominyon statüsü verilmesi teklifini reddetti. Bunun üzerine Hindistan Ulusal Kongresi 26 Ocak 1930’da bağımsızlık ilan etti. 12 Mart’ta da Gandhi ve yoldaşları ünlü “Tuz Yürüyüşü”ne başladı. 1762’de hazırlanan Tuz Yasası sayesinde Britanya, tuz tekeline sahip olmuştu.

Hint Okyanusu kıyısındaki Dandi köyüne kadarki 388 kilometrelik mesafeyi 24 günde yürüyen Gandhi, 6 Nisan’da binlerce insanla kıyıya geldi. Yerden çamura bulanmış bir avuç tuz aldı ve temizledi. Tuz yasası ihlal edilmişti. Çağrısına uyan binlerce köylü de tuz çıkarmaya başlayınca Gandhi istediğini elde etmişti. Bu ihlal nedeniyle 60 bin eylemci hapse atıldı. Ancak yasa işlemez hale getirilmişti bile..

Sonuçta,

Evet, geçmişin insanlık tarihinde maalesef sınıfta kaldığını görüyoruz. Bir ülke ekonomisinin gelişme, güçlenme ‘şekli’, aslında o ekonominin ‘kalitesinin’ de göstergesi. Hatta ülkenin ve o ülkedeki insanların karakteri hakkında da çıkarım yaptırabilir. Bilime, teknolojiye, sanata, spora bağlı güçlü ekonominin kaliteli olduğu düşünülebilir, o ülkede yaşayan insanlar da ülke de bu konulara önem verme eğiliminde olacaktır muhtemelen boş tantanalar yerine. Ama güçlü ekonomilerin maalesef çoğunun o güce erişmek için gereken kaynakları edinme kısmında, geçmişte son derece kalitesiz ve insanlık dışı yol izlemiş oldukları da elbette üzücü bir gerçektir.

‘Güneş Batmayan Ülke’ olmak için kaç ülkenin güneşini batırmak gerekir sorusuna ise, geçmişin kölelik sistemi ile günümüzün kölelik sistemi üzerinden düşünüp çıkarım yapılabilir. Medeniyet, demokrasiden maske yapıp yeni kölelikler getirirken özgürlük adına, biz geç olmadan düşünelim kendi adımıza…

Ceren Demir

Kaynaklar

http://exhibitions.nypl.org/africanaage/essay-colonization-of-africa.html

http://www.gatewayforindia.com/history/british_history3.htm

http://akademikperspektif.com/2014/07/27/avrupa-somurgeciliginin-afrika-uzerindeki-etkileri/

Matematiksel

Paylaşmak İsterseniz

Yazıyı Hazırlayan: Ceren Demir

Kendini, insanları, dünyayı tanıma ve anlama çabasında, belki de kaosta olan , filmin oyuncularından, dünya üzerindeki küçücük noktalardan biriyim. Pamukkale Üniversitesi ve AGH University of Science and Technology' de Uluslararası Ticaret ve Finans alanında kendimi eğitmeye çalıştım. Dokuz Eylül Üniversitesi'nde Ekonomi bölümünde yüksek lisansa devam ediyorum. Voleybol sporunda antrenör yardımcılığı yaptım ve lisanslı oynadım. Spora ve sanata düşkünüm. Resim yapmayı çok seviyorum. Klasik müziğe, doğaya, doğa sporlarına, felsefeye, psikolojiye, kitaplara ilgi duyuyorum. Okumayı, yazmayı, öğrenmeye çabalamayı çok seviyorum. Sanıyorum 7. günlüğüme başlayacağım. Satranç ve Rusça'ya merak saldım. Bahsettiğim tüm 'bencil' bilgilerimi önemsiz sayıyorum. Sadece denizdeki kum tanelerinden biri olduğumun farkındayım. Ancak okyanusları merak etmekten vazgeçemiyorum.

Bunlara da Göz Atın

Altıncı His: Sezgi

                              …

Bir Yorum

  1. bir minik ek:

    Kölelik avrupa ve kismen abd kamuoyunu bilinclendirmekle bitirilebilmistir.
    YANİ insanlik bir butunuz, konjekturel olarak guclu egemenler belli yerlerde somuruyle kaynak/zenginlik aktarimi yaptiklarinda bu doganin kanunu gibi gozukse de; ilerleyen surecte somurunun kendi gelisimi disinda bir gayesi olmamasi sebepli, somurulen taraftaki insani acik, o egemen ulke halkinin ilk anda tumden gunahi olmasa da, ilerleyen surecte tumden gunahi olarak algilanir.
    Cunku insanlik kalbidir, kotulugu ozunde reddeder.

    İste bu guc saglanana dek ezilen insan, ezen insan karsisinda ezileni ve ezeni gormezden gelen insan sebepli zayiftir.

    Maalesef gercek bu: Suclu, yonetimlere dur demeyen / diyemeyen bizleriz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

ga('send', 'pageview');