Görsel Düşünme

Rudolf Arnhaim’ın metis yayınlarından çıkan “Görsel Düşünme” adlı kitabının bazı bölümlerini sizin için derledim. Kitap oldukça ayrıntılı teoriler ve doyurucu örneklerle “Görsel Düşünme” konusunu derinlemesine açıklıyor. Hak verirsiniz ki böyle ayrıntılı bir kitabı birkaç sayfada anlatabilmek oldukça zor ve yetersiz olacaktır. Bu nedenle derlememi, kitap hakkında fikir edinmenize yardımcı bir araç olarak görebilirsiniz. Konuya ilgi duyanlar kitabı edinerek görsel düşünme ile ilgili farklı bir bakış açısına sahip olabilirler. O halde başlayalım.

Algısal Düşünme

Zihnin, dış uyaranları duyusal algılarımız ile alması ve bu aldığı enformasyonu depolaması, işlemesi sonrasında üretimine bilme yetisi diyoruz. Duyusal algı, bellek, düşünme ve öğrenme sıralamasıyla bilgi edinirken, çoğunlukla duyusal algıyı zihinsel süreçten ayrı tutma eğilimindeyizdir. Duyusal algının çevreden aldığı enformasyonu ham biçimde zihne yolladığı ve burada işlendiği kabul edilir. Daha basit ifade ile görme duyumuzun işlevinin sadece zihne işlemesi için görüntü verileri yolladığına inanılmasıdır.

Alman algısal psikolog Rudolf Arnhaim, yaptığı araştırma ve incelemeler sonucunda düşünme sürecinin algıda başladığını öne sürmüş ve bu durumu da “Görsel düşünme” olarak adlandırmıştır.

İnsan retinasının cismi bizim bilmediğimiz renk çeşitliliği içinde algıladığını ve bu renkleri bizim bildiğimiz renkleri içerecek şekilde soyutlayıp beyne yolladığından bahseder. Bu aşamadaki soyutlamayı da “Algısal zeka”olarak tanımlar.

Arnhaim, “Görsel Düşünme” adlı kitabında, edilgen algılama ve etken algılama olarak algıyı ikiye ayırır. Edilgen algılama da düşünce yoktur. Sabah kalkıp gözlerinizi açtığınızda gördüğünüz eşyalar, bedeniniz edilgen algıdır. Ofis masanız, gökyüzü, sürekli sabit duran veya sürekli aynı şekilde hareket eden şeyler de edilgen algılamadır. Bunların yaratımı için zihin hiç bir şey yapmaz. Adeta onun için yok gibidir. Bir hayvana sürekli aynı şekilde duyusal uyarıcı verirseniz bir süre sonra tepki vermemeye başlayacaktır. Kurbağalarda ise retinaları üzerinde farklı tepkileri toplayan “Algı sensörü” diyebileceğimiz hücreler bulunur. Bu sensörlerden biri küçük, koyu renkli ve hareket eden cisimleri hızlıca algılamaya yöneliktir. Fakat kurbağa önünde duran hareketsiz ölü sinekleri algılayamayacağı için açlıktan ölebilir. Diğer bir örnek ise bir noktaya sabit baktığımızda algıladığınız şeyin bulanıklaştığına tanık oluşumuzdur. Diğer tarafta bir kuşun havada uçuşunu izlemek, bir cismi ayrıntılı incelemek etken algıya girer. Görsel düşünce hareket ile mümkündür. Bütün bu tepkiler görsel zekânın sadece önemli olanların farkına varması ve can sıkıntısını reddetmesi olarak yorumlanabilir.

Duyusal algılamada alınan veriler zekâyı harekete geçirecek ve düşünmeyi sağlayacak zengin bir nitelik çeşitlilik sunmalıdır. Koku ve tat alma duyumuz bize zengin çeşitlilik sunar fakat zekâyı harekete geçirme ve düşünmeyi sağlamada zayıf kalmaktadır. Görme ve işitme, bize bu bahsettiğim zengin çeşitliliği en iyi şekilde sunan ve zekâyı harekete geçiren en önemli duyulardır. Bir kişiye baştan aşağı bakıp incelememiz saniyeler sürerken, aynı kişiyi kas duyumuzla dokunarak bilgi edinmeye çalışmamız oldukça zor ve uzun bir uğraş olacaktır.

Görsel algının asıl önemi zihinsel düşünme sürecinin işlemesi için mutlak suretle gerekli olmasıdır.  Eğer sandığımız gibi görsel algı sadece zihne görsel veriler yollamakla yetinseydi, biz bu verileri yollama işini yapmadığımızda yani gözümüzü kapattığımızda zihnin rahatlaması ve bir nevi zihinsel huzura ermemiz gerekirdi. Ancak durum hiç de böyle değil. Duyusal yoksunluk üzerine yapılan deneylerde, denekler sürekli dağınık ışık ve aynı tonda bir sese maruz bırakıldığında zihnin işlevini yerine getiremediği görülmüştür. Bu durumda denek dışarıdan veri alamadığı için kendi anılarından çekip çıkardığı imgeleri zihnine gönderir. Hayaller kurar. Bir süre sonra bu hayaller gerçek bir dış etkiymiş gibi algılanır ve kişinin istenci dışına çıkar. Zihnin bu uğraşı gösteriyor ki; duyusal algılar sadece veri toplamaya değil aynı zamanda zihnimizin de düzgün işlemesini sağlamaktadır.

Soyut Düşünce Nedir, Ne Değildir?

Arnhaim, algı ile düşünce arasında bir köprü oluşturmaya çalışmaktadır. Düşünecek bir şeyimizin olması için, düşüncenin bu dünyanın imgelerine dayandırılması gerektiğini söyleyerek bu köprünün varlığını da açıklamaya çalışır. Daha önce belirttiğimiz algı ile zihinsel düşünme arasındaki bilişsel sürecin her safhasında soyutlama da mevcuttur. Bu nedenle soyutlama üzerinde daha titiz bir incelemeye girişir. Bunu da soyutlamanın önce yanlış bilinen yönlerini çürütmeye çalışarak yapar.

Soyutlamak, sözlük anlamı olarak bir şeyi bir yerden etkin bir biçimde çekip çıkarmak ve edilgin olarak bir şeyden çekip çıkarılmak anlamlarına geldiği için soyutlama uzaklaştırmaya işaret eder. Bir şeyi soyutlamak onu bir yerden ayırmak anlamına gelir. Fiziksel olan somut, zihinsel olan ise soyut olarak adlandırılır. Fakat Arnhaim, soyut ile somut arasında ayrım yapmanın dahası bunları bir birlerinin zıttı gibi sunmanın yanlış olduğunu söyler. Ona göre somut bir şey soyut olabilir ya da bunun tam tersi gerçekleşebilir. Somutluk, fiziksel ya da zihinsel, tüm şeylerin bir özelliğidir ve bu şeylerin birçoğu, soyutlamalar olarak da kullanılabilir. Masa kavramı fiziksel olarak somuttur ama zihinsel bellekteki masa da onun kadar somuttur. Buna karşın soyutlamanın genellemeye dayandırılmasını da doğru bulmamaktadır. Bu konuda şöyle der. “Bir kumaş örneği, kumaşın soyutlaması değildir. Örnek bir performans da, bir kişinin yeteneklerinin bir soyutlaması değildir. Tüm insanlar tümüyle eşit olsalardı, hiçbir insan insanlığın bir soyutlaması olamaz, sadece bir örnek olurdu. Ama insanların büyük bir çeşitlilik gösterdiği dikkate alındığında insanlık, insanların çoğunun ya da hepsinin doğasını önemli açılardan cisimleştiren tikel kişileri göstererek soyutlanabilir.”

O halde soyutlama, bir topluluğun bir örneği değildir sadece. Soyutlama, bir kendilikten bir ya da birkaç öğenin alınmasından ibaret olsaydı, soyutlamanın doğasını anlamak son derece basit olurdu. Arnhaim, böyle bir yaklaşım söz konusu olduğunda en azından üç güçlükle karşı karşıya kalacağımızı söyler. Bu güçlükleri kısaca şöyle açıklar: “Birincisi, aynı öğeye birden fazla örnekte kesinlikle rastlanmaz. İkincisi, özelliklerin keyfi bir biçimde seçilmesi, anlamlı bir soyutlamaya götürmez. Üçüncüsü, bu tür bir seçim esas özellikleri toplasa dahi, salt bir özellikler toplamı bütünlüklü bir kavram yaratmaz.”

Algı ve düşünmenin, birbirleri olmadan yapamayacaklarından bahsetmiştik. Soyutlama da algılama ve düşünme arasındaki vazgeçilmez halkadır. Soyutlamayı geri çekilme olarak tanımlamak, sadece felsefecilerin ve bilimcilerin değil, sanatçıların yapıtlarına da yanlış bir açıklama getirmek anlamına gelir. Hiç kuşku yok ki, geri çekilme ile soyutlama arasında önemli bir bağlantı vardır. Ne var ki bunun tersi hiçbir şekilde geçerli değildir. Soyutlamanın geri çekilmeyi gerektirdiğini ileri süren, zihnini, düşünmenin işleyemediği koşulların boyunduruğuna girme riskine atmış olacak, ayrıca doğrudan deneyimin yarattığı sorunlarla ilgili olarak da hakiki düşünmeyi kabullenmeyi başaramayacaktır.

Genelde insanların, pratikte zorlanmadan uyguladıkları bir ilkeyi, soyut olarak açıklamaları zordur ve çoğu kez olanaksızdır. Gündelik hayatta ayakta dururken, yürürken, bisiklet kullanırken bedenimizi ustalıkla dengede tutarız, fakat bunu nasıl becerdiğimizi anlatırken ne yapacağımızı, bunu nasıl ifade edeceğimizi bilemeyiz. İlkenin çekilip çıkarılması,  uygulanmasından daha yüksek bir zihinsel yetenek düzeyi gerektirir. Ama bu yetiye atfedilen önem, kişinin değerlerine ve amaçlarına bağlıdır.

“Mesafe” gibi kavramlarla ilgili soruları yanıtlayamayan psikiyatri hastası, geri çekilip uzaklaşmaktan aciz olduğu için değil aslında o durumda nesnel mesafeyi soyutlayamadığı için başarısız olur. Ancak belli bir mesafedeki kutulara top atması istendiğinde başarıyla gerçekleştirmektedir. Performansı bağlamında kutuların bulunduğu mesafeyle top fırlatma gücü arasındaki ilişkiyi ele alabildiği nispette soyutlayabilmektedir, ama bağlamdaki ilişkiyi yalıtarak bu soyutlamayı açık kılamamaktadır. Entelektüel bakımdan eğitilmiş normal bir kişi, daha büyük mesafenin daha fazla güç gerektirdiğini görür. Beyin kusuru dışında zihinsel eğitimi yetersiz olan bir hasta, aynı ilkeye uyabilir, fakat onu çekip çıkaramaz. Bu yüzden “yakın” ya da “uzak” gibi sözel kavramlarla karşılaştığında, bunları kendi deneyimiyle ilişkilendiremez. Ancak hastanın ne yaptığını bildiği de inkâr edilemez. Doğrudan deneyimden kopmanın düşünmenin temel koşulu ilan edilmesi yüzündendir ki “soyut” terimi, bir bilişsel işlem olarak soyutlamayla hiçbir ilgisi olmayan davranı­şlara uygulanabilmektedir.

Saf Şekillerle Düşünmek

Kendilerini algısal imgelerden koparmamalarına karşın, çoğu kez daha nesnel bir doğaya sahip imgelerler vardır. Arnhaim, bu imgeleri “Saf şekiller” olarak adlandırır. Saf şekillerin basit olmak gibi bir avantajları vardır ama kavramların uygulandığı olgular ille de uygulanabilir olmayan, kendilerine has özellikler taşırlar. Örneğin matematik kavramları, pratik durumlardan bağımsız olarak ele alınırlar. Bu da onları daha soyut düzeyde sürdürmek için, ne tür bir algısal modelin en uygun olduğu sorusunu gündeme getirir.

Sayılar, zihnin oldukça geç bir kazanımıdır. Nesneleri ya da nicelik içeren diğer durumları betimlemenin, anlamanın ya da ele almanın mutlaka en iyi araçları değillerdir. Sayı sayma, belli amaçlara uygun tek yaklaşım olarak kalan, grupların algısal kavranması sonrasında gelir. Bir ressam, belli bir yapıta yerleştirdiği figürleri ya da şekilleri hiç saymayabilir, kompozisyonun görsel ihtiyacına bakarak kaç figüre ihtiyaç duyacağına karar verir. Bir çocuk, örüntünün doğru görünmesini sağlayacak kadar çok sayıda parmakları olan bir el ya da ayak çizecektir. Nasıl sayı sayılacağını bilebilir, ama çiziminde doğ­ru sayının önemi yoktur. Doğru sayı şeklin görsel düzeniyle çatışabilecektir.

Sayı ancak, şeylerin önceden bilinen özellikleri arasında yer alıyorsa, sayısal bir matematik uygulanır. Bu eğilime, kendilerine has katılıkları yüzünden sayısal kesinliği reddetmesi gereken, bilgiyle ilgili bazı yaklaşımlarda rastlanmaz. Dört tabanca anlamlı bir sayıdır, ama dört pirinç tanesi, “dört” olmayabilir, hatta “neredeyse sıfır”, “hemen hemen hiç pirinç kalmadı” anlamına gelebilir.

Sayılar, görsel ve bir ölçüde dokunsal ve işitsel olan algısal kendiliklerdir. Bu olgu, aritmetiğin öğretilmesi ve öğrenilmesi açısından belirleyici bir öneme sahiptir. Sayıların kendilerine has algısal bir âleme sahip olduğunun farkına varmamış eğitimciler, eğitimsiz zihin için çok zor olduğu varsayılan “soyutluğu” aşmak için aritmetiği gündelik hayatla ilişkilendirirler.  4 + 4 = 8 eder yerine, dört elması olan birine dört elma daha verildiğinde sekiz elması olacağı öğretildiğinde, insanların bu bilgiyi çok daha fazla hatırlarında tutacakları keşfedilmiştir. Bu yöntemin tercih edilebilir olup olmadığı, alternatifin ne olduğuna bağlıdır. Aritmetik öğretimi, alıştırmalarla hafızaya kazınan ve gizemli, anlamsız işlemlere tabi olan, salt konuşma sesleri ve yazılı sayıların işlenmesinden oluşsaydı, aklı başında her insan gibi, eğitilen kişiler de gündelik hayattan kapsamlı örneklere yapılan göndermeleri sevinçle karşılardı. Ama aritmetiğin pratik örneklerle öğretilmesi, iki yüzü keskin bir bıçaktır.

Aritmetik Projesi çerçevesinde matematik, çocuklara sayı doğrusu oyunlarıyla öğretilmiştir. Sayı doğrusu, kâğıt üzerine çizilmiş ve solda 0’dan başlayıp sağda 25’te biten sayılarla gösterilmiş yatay bir ondalık cetveldir. Çocuğa, sayı doğrusu boyunca soldan sağa sıçrayan “artı çekirge” ve sola doğru sıçrayan “eksi çekirge” olduğu söylenir. Bir “+4 çekirge” sağa doğru dört birim sıçrama yapar; bir “-3 çekirge” sola doğru üç birim sıçrama yapar. Çocuk, görünür bir cetvel üzerinde var olmayan bir çekirgeyi hayal etmekte pek de zorlanmayabilir. Hatta üç kere sıçrayan çekirge ile dört kere sıçrayan çekirge arasında ayrım yapmayı becerebilir. Asıl güçlükle, sistemin dayandığı temel özelliği, yani artı ile eksi arasındaki ilişkiyi anlaması istendiğinde karşılaşacaktır. Çocuğun anlaması gereken temel meseleyi, yani artının ne bir çekirge ismi ne de bir yol işareti olduğunu, aksine bir şey eklemek anlamına geldiğini, eksinin ise, bir şeyi uzaklaştırmak anlamına geldiğini göz ardı ettiğimiz sürece durum böyledir. Biri karşıt yönlerde sıçrama yaptığında böyle bir farklılık ortaya çıkmaz; farkı ortadan kaldırmak da, niceliklerin anlamlı bir biçimde kullanılmasını salt bir sayı hokkabazlığına indirgemek anlamına gelir.

Hayatları tümüyle pratik durumlarla ilgili olan yetişkinler, saf şekillerle karşılaştıklarında kendilerini çaresiz hissedebilirler, çünkü algısal doğruluklarına rağmen bu şeyler onlara hiçbir şey ifade etmeyebilir. Çoğunlukla benzer nitelikteki modern sanatla sorun yaşarlar. Çocuklarsa böyle bir sıkıntı çekmez. Onlar sanatta olsun başka yerlerde olsun saf şekilleri kolayca alırlar. Nicelikler, algısal şekillerin bir türüdür. Dairelerden ve karelerden daha basittirler, çünkü sadece kaplamdan oluşurlar, ama aynı zamanda da bu tek boyutta sonsuz sayıda değişim ve kombinasyona da yeteneklidirler. Çocukların keyifle yanıt verdikleri şey bu dönüşümlerin büyüsü ve güçlüğüdür.

Matematik ideal olarak mükemmel şekillerle uğraştığından duyusal deneyimlere dayanması bazen imkânsız görülmüştür. Öte yandan algılama, çok sayıda optik yanılsamanın gösterdiği gibi güvenilmezdir ve sadece, her zaman kusurlu olan fiili, fiziksel nesnelere gönderme yapabilir. Ama fiziksel nesneleri, onlardan kaynaklanan algı verileriyle karıştırmamamız gerekir. Fiziksel nesnelerin biçim bozukluğu ya da eksikliği mutlaka algı verileriyle ilişkili değildir. Bir kare gördüğünü söyleyen biri, fiziksel açıdan kusurlu bir örneğe değil, geometrinin ilgilendiği saf mükemmel kare şekline gönderme yapıyordur. Tamamen dik açılı ve tamamen eş kenarlı bir şekil görüyordur. Bu kişinin algı-verisinin, ona yol açan tikel fiziksel nesneyi sadakatle aktarıp aktarmamasının meseleyle ilgisi yoktur. Tabii kişi kareyi hayal ederken bir şeye bakıyorsa…

Tıpkı bir matematikçinin karatahtaya çizdiği bir şekildeki eksikliklerin, tartıştığı saf şekillerle hiçbir ilişkisinin olmaması gibi… Matematikçi önermeleriyle uğraşmaktadır: “Bu, dik açılı bir üçgen ise ve bunlar da kenarlarındaki kareler ise, çizilmiş olan şekli Pitagoras’ın şekli olarak gören biri, hipotenüsün karesinin diğer iki kenarın karesine eşit ol olduğunu görsel analizle belirleyebilir.”

Matematik algısal kanıtla yakından ilişkili olduğu için, bozulmamış insanlarda yoğun ilgi uyandırabilir. Çocukların yapısal cebir ve aritmetiğe gösterdikleri tepkide bu gözlenebilmektedir. Olgun zihinli kişi açısından da aynısı geçerlidir. Bu kişi işin sadece ezberlenmiş rutinlerle halledilebileceği bir düzeyde çalışmaya zorlanırsa, aklı buna isyan edecek ya da tükenecektir. Ama algının anlayışa yol açacağı şekilde iş görebiliyorsa, düşünme, insan ırkının en büyük hazzıdır.

Konuk Yazar: Mehmet Boyraz

Kaynak: Rudolf Arnhaim Görsel Düşünme,  Metis Yayınları 2007 baskısı Rahmi Öğdül çevirisi.

Matematiksel

Paylaşmak İyidir

Yazıyı Hazırlayan: Matematiksel

Bu yazı gönüllü yazarlarımız tarafından hazırlanmış veya sitemiz editörleri tarafından belirtilen kaynaktan aslına uygun kalınarak eklenmiştir.

Bunlara da Göz Atın

Matematiksel Bir Bilimkurgu Filmi: UFO

Ryan Eslinger‘in yazıp yönettiği ve baş rollerini Alex Sharp ile The X-Files’tan tanıdığımız Gillian Anderson‘ın paylaştığı …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

ga('send', 'pageview');