SOSYAL BİLİMLER
Trend

Felsefeden Uzak Durmak İçin 6 Geçerli Sebep

Felsefe şüpheciliği tetikler ve sorgulamaya başlatır. Dolayısıyla, büyük kandırılmalara alışmış kişilerin küçük dürüstlüklere dahi tahammül etmesi zorlaşır.

Dolayısıyla da felsefeye de..

Felsefeyi takdir etmek için, insanların mantıksal akıl yürütme ve soyut düşünme özelliklerine sahip olmaları gerekir. Çoğu insan her ikisinde de sıkıntılı. Bu muhtemelen genlerle biraz ilgili olsa da çoğunlukla (%95) yetiştirme ve eğitimle ilgilidir.

Okulların çoğu mekanik hesaplama tekniklerini ezberletmesine rağmen, mantıksal düşünmeye daha az zaman harcar.

İnsanlar büyüdükçe zihinleri uygulama dışıdır. (soyut, entelektüel konular söz konusu olduğunda). Günlerinin çoğu endişeyle doludur: para, statü, çocuklar, boş zamanlarında dikkatleri çekmek için çabalayan video oyunları, tv şovları, restoranlar vb. var.

Sonuçta da şaşırtıcı bir şekilde, küçük bir grup çocuksu gizem sevgilerini kaybetmeden yetişkinliğe ulaşmayı başarıyor. (Quora)

Bazen ironiyi görmekten kaçınıp verilmek istenen mesajı ısrarla çarpıtabilenler olabiliyor. O yüzden ne yazık ki belirtmek durumundayım:

*Yazı ironi amaçlıdır.

Felsefe Huzurunuzu Kaçırabilir

Felsefeyle, bildikleriniz sizi huzursuz etmeye başlayabilir. Çünkü onlara karşı olan eminliğinizi sorgulamaya başlarsınız. Dünyada geçmişten bu yana sıradan olmayan insanlar tehdit unsuru olarak algılanmıştır. Farklı düşünceler ve fikirler cezalandırılmıştır.

Halbuki çoğunluğa uygun bir yaşam sürerseniz daha huzurlu hissedebilirsiniz. Elbette ki bu huzurun niteliği ve kalitesi de tartışmalıdır.

Felsefeyle David Hilbert‘ in sonsuz odalı otel paradoksu gibi sonsuz odalı düşünce kapılarının arasında arafta kalabilirsiniz. Orada savunduğunuz düşüncelerinizin yoğunluğu azalabilir.

Ön Yargılarınızı Kırabilir. Empatiniz Artabilir

Daha esnek bir insan olabilirsiniz.. Herkesi derinlemesine veya ucundan da olsa anlamaya başlayabilirsiniz.. Bu da sizi yorabilir. Duygularda, anlarda ve anlamlarda birleştiğiniz tüm insanları sevebilirsiniz. Bu da var gücünüzle savunduğunuz kalıplarınızı anlamsızlaştırabilir.

Güçlü gönül bağları kurmayı başardığınız farklı farklı insanları tanıdıkça, sadece bu yüzden insanları sevebildiğinizi fark edebilirsiniz. Tüm kimlikleri dolayısıyla dünyada neden bu kadar çok insanın birbirini yediğini sorgulayabilirsiniz. Ama durum çok basittir:

Toplumun Örf-Adet Aforizmalarına Katlanmak Zorlaşabilir.. 

Örf-adet-gelenek- görenek aforizmaların tanımlarından ziyade (nüanslar var) pratikteki yansımalarını ele alırsak göreceğiz ki tüm cinsiyetsel ilişkilerimizin tabanına sızmışlar bilinçli ya da bilinçsiz..

Sorgulamadan sürdürene ne mutlu.. Kusursuz bir anneanne, babaanne, dede profiline doğru akış içinde olacaklar hayat boyunca..

Sorgulayanlar ise düşünsün dursun.. Temeli yani tabanı yıksam mı? Yenisini yapsam mı? Kimlerden gelmiş bu taban, niye gelmiş, nasıl gelmiş, ben nasıl bir taban istiyorum, gücüm yeter mi?

İşin yoksa bir de onu düşün.. Eee düşündün hadi, başla uygulamaya, bakalım ne kadar uygulattıracaklar? Ne kadar dayanacaksın?

Toplumsal aforizmalar, Nietzsche aforizmalarına benzemez. Sayın Nietzsche kendi kendini tüketmiş aforizmalarıyla.. (Ama bizlerde sonsuzlaşabilmiştir).

Toplumsal aforizmalar da TÜKETİR, AMA ÖNCE ÜRETTİRİR. Sistemsel olarak üretimi, üremeyi sağlamak üzerine kuruludur.. Sonra insanı tüketmeye başlar. Nasıl mı?

Kadın- Kadın Dinamikleri İrdelenebilir: Kadınlar, sistemin algıladığı en tehlikeli dinamik gibi görülüyor taşıdıkları potansiyel bakımından.. Toplum onlara bir ‘kişilik’ biçmek ister tehlikeyi kontrol altında tutmak için.

Burada, kadının en önemli kişiliği ‘ANNE’ liktir. Mesele anne olmak değildir. Mesele annelik dışındakilerdir. Kadının felsefi, sosyal, bilimsel, maceracı, sporcu, işçi tüm kişilikleri şeffaftır. Anne olmadıkça ne kadar başarılı olursa olsun, şeffaf kalacaktır. Anne olduktan sonrası içinse toplumun ayrı ‘yargılama’ sürprizleri onları bekliyor olacaktır. Puanlama zamanıdır..

Kız çocukları doğduğu andan itibaren oyuncaklarıyla programlama sürecine girer. Barbi bebekler gibi güzel olmak zorunda olduğunu, lahana bebeğin bakımından sorumlu olduğunu, tencere- tava setleriyle yemek yapmasını öğrenmesi gerektiğini ve bunların onun en temel işlevleri olduğunu düşünür..

Büyüdüğünde ne yaparsa yapsın takdirin ÜREMEKLE kazanıldığını öğrendiğinde ve toplumsal bakış ve baskıyı aşamamışsa, üremenin yollarını aramaya başlar. Bu kadının kendi kişiliğini ve emellerini keşfetse bile ertelemesini sağlayacaktır. Yeni kişilikler lazımdır..

Sonra üremenin yolunun üretmekten geçtiğini anlar çünkü sistemsel süreçte üremeye giden yol zahmetlidir. Üretiğinden kazandığıyla ekonomik sistemdeki üretim çarklarını döndürmelidir tükenişine giden yolda.. Çok alışveriş lazım olacaktır.. Alışveriş bağımlısı değilse kadın mıdır sanki?

 Kadının içinde bulunduğu karmaşık döngü, kadının kendi karmaşık düşünce sistemiyle birleşince Kadın-Kadın ilişkisi de kaotik bir hal almaktan kaçamayacaktır.

Kadınların aklından, akıllı olmasından korkan topluluk aklı, birbirine benzemeyen tüm kişiliklere öfkelenmeye programlar onları ve örf-adet sopası çıkıverir.. Aslında kendilerine öfkelerinin acısını taşırlar hayat boyu. Örf-adetlerle savunma mekanizması edinip bir nebze olsun rahatlatır, dindirirler depresyon dönemlerini ve acılarını..Sonra bir bakılır ki, kadın özgürlüğünün düşmanı olmuş köleleşmeyi kabul eden kadınlar.. ( Zorunluluk mu tercih mi? Her hikaye farklı)

Kadınları birbirine rakip, düşman kılmak üzerinden işleyen sistemde, farkındalığın bir nebze artmasıyla yeni bir çarka daha ihtiyaç duyulacak. Erkeklerin de yükü artacaktır..

Parasız, arabasız, six pack’siz olur mu şekerim? Instagram çarpar vallahi..

Her Şey Anlamsızlaşabilir 

Evrenin, yaşamın, insanlığın, kendi yaşamınızın anlamını çözmek veya bir nebze anlamaya çalışmak konusunda zihniniz geri dönüşü olmayan bir efor harcamaya başlayabilir. Her şey birbirine karışabilir ve sonunda tek bildiğiniz hiçbir şey bilmediğiniz olabilir.

Fernando Pessoa Huzursuzluğun Kitabı’nda şöyle der:

Kalabalıklar İçinde Yalnız Kalabilirsiniz

Çoğunluğun aynılığında düşüncelerinizi ifade etmek gün geçtikçe zorlaşabilir. Anlaşılamadığınız insan yığınları içinde hissettiğiniz yalnızlık hissi daha derin olabilir.

Ne demiş ünlü psikiyatr Carl Gustav Jung:

Ama bu yalnızlıkta, anlamsız kalabalığın gürültüsünden daha fazla keyif alabilirsiniz. Zihninizin gürültüsü çoğalınca sesiniz azalabilir.

Bağımlılık Yapabilir

Belki de en kötüsü bu olabilir:

Bir kere bulaştıktan sonra bir daha eski siz olamayabilirsiniz. Felsefe bir girdap gibi yutabilir sizi. Felsefenin sonsuz bir evreni vardır..

***

Platon’un ”Sokrates’in Savunması” kitabından bazı güzel alıntılarla bitirelim:

(…) ”Tanrılara inanmamak”, ”Eğriyi doğru göstermek” gibi beylik sözleri sıralayıp dururlar; çünkü doğruyu söylemeye, bir şey bilmezlerken biliyor görünmek istemelerinin açığa vurulduğunu söylemeye dilleri varmaz bir türlü. İlle de saygı görmek, kendilerini onurlu göstermek isteyen kaba, korkunç bir sürü adam vardır böyle. Senden söz açılınca hep bir ağızdan konuşup, karşılarındakini kandırmayı becerdikleri için ağızları köpürerek lekelerler beni, bana sürdükleri karalar ile kuruttular kulaklarınızı. Kafalarınızda böyle güçlü kök salmış lekelemeleri kısa zamanda söküp atmayı başarsaydım, çok şaşardım.” (…)

(…) ”Onlar gibi bilge, onlar gibi bilgisiz olmaktansa, olduğum gibi kalmayı yeğlerim. Bunca lekelemeler, beni dinleyenlerin başkalarının bilgisizliğini ortaya çıkardığım için hep. Oysa gerçekte Tanrı’dır bilge olan; o sözüyle insan bilgeliğinin büyük bir şey olmadığını, hiçbir şey olmadığını göstermek istemiştir. Bunun için benin Sokrates aklımdan örnek olarak yararlanmıştır o kadar. Bununla şunu demek istemiştir sanki: Ey insanlar! İçinizde en bilge kişi, Sokrates gibi bilgeliğinin gerçekte bir hiç olduğunu bilendir. ” (…)

(…) ”Oradan ayrılırken kendi kendime diyordum ki: Bu adamdan daha bilgeyim. Doğrusu ikimizin de güzel , iyi bir şey bildiğimiz yok belki ama o, hiçbir şey bilmezken bildiğini sanıyor, oysa ben bilmiyorsam, bildiğimi de sanmıyorum. Öyle sanıyorum ki, ben ondan biraz daha bilgeyim, çünkü bilmediğim bir şeyi biliyor diye geçinmiyorum.”


”Çok düşünme deli olursun.”

”Felsefe okuyup ne yapcan çocuum, aç mı kalcan?”

”Felsefe yapma bana.”

Ehh.. Tüm bunlara karşı felsefeyle uğraşmak da hiç kuşkusuz başınızı oldukça ağrıtır.. Ama Sokrates’in kulağınıza kar suyu kaçırmasına izin verin:

“Sorgulanmayan bir hayat yaşanmaya değmez.”

Listeye eklemek istedikleriniz var mı?

Devamında okumak isterseniz: Matematiğin Büyülü Denizine Dalabilmek Felsefe ile Mümkün müdür?

Ceren Demir

Matematiksel

Ceren Demir

Kendini, insanları, dünyayı tanıma ve anlama çabasında, belki de kaosta olan; filmin oyuncularından, dünya üzerindeki küçücük noktalardan biriyim.. Dokuz Eylül Üniversitesi'nde Ekonomi bölümünde yüksek lisansa devam ediyorum. Spora, sanata (özellikle resim sanatı), müziğe, doğaya, doğa sporlarına, felsefeye, psikolojiye, kitaplara, filmlere düşkünüm.. Okumayı, yazmayı, öğrenmeye çabalamayı çok seviyorum. Küçük yaşlardan itibaren birikmiş 9 adet günlüğüm var. Amaçlı ve amaçsız yaşamanın çeşitli noktalardan artı ve eksileri olduğunu düşünsem dünyadaki her şeyin gelip geçici olduğuna inanıyorum. Yine de -her şeye rağmen- ben uzun süredir amacı olanlardanım.. Buradan enerji sağlayabiliyorum.. Çoğunlukla enerjik, dışa dönük olsam da yeri geldikçe oldukça içe kapanmaya ve yalnızlığa susayabiliyorum. İkisi de keyifli ve öğretici.. Matematiksel sitesinin öncelikle hayranı olan bir okuruyum sonra Matematiksel’e katkı sağlamaya çalışan enfes ekibin bir parçasıyım. Özetle bu dünyayı bir rüyaymış gibi (Is this the real life? Is this just fantasy?) hissedip iyi bir insan olarak '‘kalmaya'’ çabalayan, sonsuzmuş gibi üretmeye çalışan insanlardan olarak; bahsettiğim 'bencil' bilgilerimi önemsiz sayıyorum. Sadece denizdeki kum tanelerinden biri olduğumun farkındayım. Ancak okyanusları merak etmekten vazgeçemiyorum. Yaşam keşifle canlanıyor..
Kapalı