Evrimin Ayak İzleri..

Charles Darwin bundan tam 160 yıl önce 1859 yılında kaleme aldığı ünlü eseri ‘Türlerin Kökeni’ ile tüm canlıların evrimi hakkında bakış açımızı değiştirmiş ve tüm bildiklerimizi sorgulamamızı sağlamıştır. O dönemde inanılan yaygın görüş, geçmişi 1600’lere dayanan ünlü İrlanda’lı başpiskopos James Ussher’ın yayınladığı, tanrının evreni, tüm canlılar dahil, M.Ö. 4004 yılında yarattığı görüşü idi. Hatta Ussher’dan sonra Cambridge Üniversitesi rektörü John Lightfoot M.Ö. 4004 yılında 23 Ekim Pazar günü sabah saat 9 sularında yaratıldığını bile hesaplamıştır.

Tabii teknolojik gelişmeler, bulunan fosil kayıtlarının daha ayrıntılı incelenmesine olanak vermiş ve insanların bu görüşlerden uzaklaşıp daha somut kanıtlara yönelmesini sağlamıştır.

Darwin’in Türlerin Kökeni’nde vermek istediği mesaj dönemin şartları baz alındığında çığır açıcıydı. Özellikle tüm canlılığın, insan dahil, ortak bir atadan türediği fikri yaradılış açısından kendini en üstün canlı olarak görme eğiliminde olan insanlığın bu düşüncesine bir engel niteliğindeydi. Günümüzde ise artık evrim, teknolojinin gelişmesi, insan genomunun detaylı bir şekilde incelenebilmesi ile o dönemdekinden çok daha farklı konumda. Bugün yaşamış olan her insanın atasını 200.000 yıl öncesine, Afrika’ya kadar izleyebilmekteyiz.

Bilim, tüm insanoğlunun anası olarak nitelendirilen o kadına ‘Mitekondriyal Havva’ adını vermektedir.

Peki yıllardır süregelen bu tartışmalar bitti mi?

Tabii ki hayır. Ancak o zamanları düşünürsek daha çok başka bir yöne doğru şekillendi diyebiliriz. Evrim hakkında bir tartışmanın içinde bulunduysanız şu soruyu esprili bir şekilde duymuş olama ihtimaliniz yüksektir; ‘’Peki insanlar maymundan geldiyse şimdiki maymunlar neden insan olmuyor?’’ Sahi, bitti mi evrim? Hala evrimleşiyor muyuz? Ya diğer canlılar? (Sorunun cevabına yazının sonunda değineceğiz)**

Öncelikle evrim 4 milyar yıldır sürdüğü gibi hala devam etmekte. İnsanoğlu da dahil olmak üzere tüm canlılar da bu süreçten nasibini almakta. Tüm bu soruların sorulmasının sebebi ise evrimin çok yavaş bir şekilde, küçük mutasyonların birikmesi ve o türün yaşanılan çevreye en uygun hale gelmesinin insan ömrü içerisinde hayal dahi edemeyeceği süreçlerde oluşmasına bağlayabiliriz.

Genlerimiz sürekli değişiyor ve bu değişimde de çevremiz önemli bir faktör oynuyor. Yeni bir mutasyon oluştuğunda bu mutasyonun nesilden nesile hayatta kalma şansımızı artırması gerekiyor ki burada da Darwin’in doğan seçilimi devreye giriyor. Çevreye en uygun, üreme ihtimali en yüksek bireyler hayatta kalıyor. En güçlü, en hızlı ya da en büyük olmak anlamına gelmeyebilir bu durum. Önemli olan nokta çevreye en iyi uyum sağlama noktası ki burada insanın evrimi karmaşıklaşıyor işte. Çünkü biz teknoloji ve kültür yaratma gücümüzle çevremize etki edebiliyor ve doğal seçilime karşı koyabiliyoruz.

Geçmişte çaresi olmayan hastalıklara karşı bulunan ilaçlardan tutun da hayatımızı değiştiren teknolojilere kadar birçok etmen rastgele genetik mutasyona gerek kalmadan çevremize uyum sağlamamıza sebep oluyor. Tabii ki bu süreçte genetiğimiz de değişmeye devam ediyor.

Peki evrimin gerçekten yaşandığını vücudumuza bakarak anlayabilir miyiz? Gelin varoluşumuzdan bu yana atalarımızdan miras aldığımız ancak şu an çevresel şartlar değiştiğinden çok fazla kullanmamıza gerek olmayan evrimin kalıntılarından bazılarına bakalım.

Kulak Kasları

Darwin Noktası adı verilen vücudumuzun bu bölümü insanların sadece %10’unda kısmen işlevini sürdürmekte. Kedi ve köpeklerini sesi algılayıp kulaklarını o yöne çevirmesini sağlayan ve dış etmenlere karşı bir sinyal görevi gören bu organ her ne kadar hala kulaklarını çok sınırlı bir şekilde oynatabilen insanlar olsa da büyük oranda işlevini kaybetmiş durumda.

Yirmilik Dişler (Wisdom Teeth)

Daha büyük çene yapısı olan ve daha sert besinler tüketmek zorunda olan atalarımız için kullanışlı olan fazladan dişler, günümüzde baş ağrısından başka bir şey değil. Atalarımız ot temelli beslenen canlılardı. Bitkilerin çiğnenmesi zordu ve öğütücü dişlere ihtiyaç vardı. Ancak ot temelli beslenmeden et temelli beslenmeye geçilmesi, ateşin bulunması sindirilmesi daha kolay besinleri tüketmek anlamına geliyordu. Bu da çenenin küçülmesi, daha büyük bir kafa yapısı ve beyin demekti. Birçok insanda hayatları boyunca çıkmayan bu dişler körelmiş organlar kategorisinde yer almaktadır.

Palmeris Longus (Kol Kasları)

Resimdeki gibi kolunuzu düz bir alana yaslayın, serçe parmağınızla başparmağınızı birleştirin ve elinizi yukarı kaldırın. Eğer bir çıkıklık oluşuyorsa artık kullanmadığınız bir kasınızı görüyorsunuz demektir. Ağaçlarda yaşayan atalarımız için dallarda sallamayı kolaylaştıran bu kasa artık ihtiyacımız yok. Halen birçok insanda kısa tendonlar var ama bazılarında mevcut değil.

Apandis

Bir zamanlar bol miktarda tüketilen yaprak gibi gıdalardaki selülozun sindirilmesine yardımcı olan apandis günlük hayatımızda olmazsa olmaz değil. Ancak tamamen işe yaramaz olmayabilir. Sağlıklı bağırsak bakterilerinin korunmasında rol oynadığı düşünülüyor.

Üçüncü Göz Kapağı

Plika Semilunaris olarak adlandırılan bu üçüncü göz kapağı kuşlar, sürüngenler balıklarda sıkça görülmektedir. Ancak memeliler de daha nadir gözlenir. Sadece insanda değil tüm primat gruplarında bu organ körelmiştir.

Kuyruk Sokumu

İnsan embriyosunun büyüme aşamasında ilk 4 haftada kısa süreliğine bir kuyruk oluşur. Diğer memelilerde kuyruk oluşumu devam ederken insanlarda hamileliğin ilk haftalarında kaybolur. Çok nadir görülse de bazı insanlar hala ufak bir kuyrukla dünyaya gelebiliyor.

Palmar Grasp Refleksi

İnsanların ve çoğu primatların hayatlarının erken dönemlerinde bulunan bu refleks çocuğun avucuna dokunulduğunda ya da bir şey bırakıldığında parmaklarını refleks olarak kapamasıdır. Yırtıcı hayvanlardan kaçmak durumunda olan atalarımız için yavruların annelerinin tüylerine sıkıca tutunması hayati bir önem taşır. Günümüzde ihtiyacımız olmayan bu refleks yaş ilerledikçe ortadan kalkmaktadır.

Tüylerin Diken Diken Olması

Üşüdüğümüzde ya da korktuğumuzda tüylerimiz diken diken olur. Üşüme sırasından tüyler altındaki sokular harekete geçer ve bu hareket vücudu tüylerle dolu olan atalarımız için ısı yalıtımı sağlar. Şu an çok ihtiyacımız olmasa da hala vücudun savunma mekanizması üşüdüğümüzde bu şekilde devreye girer. Korku ise hayvanlarda bir yırtıcıya karşı tehlike hissetmek anlamına gelir. Bu durumda daha büyük ve daha güçlü görünmek adına hayvanlar tüylerini kabartırlar.

***Her ne kadar esprili bir soru olsa da baştaki ‘Neden maymunlar insan olmuyor?’ sorusuna döner isek, öncelikle insanoğlu günümüz maymunlarından evrimleşmemiştir. Ki zaten maymun deyince tek bir canlıyı da anlamamak gerekir.

250’yi aşkın tür içeren primatlar arasından sadece maymunlar, şempanzeler ve goriller ile olan ortak atamız 4 milyar yıllık evrim tarihinde daha yakın bir konumdadır sadece. Bunu zaten genetik benzerliğimize bakarak rahatça anlayabiliriz.

Ortak bir atadan olan her primat, ağacın farklı dalları şeklinde farklı yönlere doğru evrimleşmiştir. Ayrıca bulunduğu ortama oldukça uyum sağlamış olan maymunların insana evrilmesi de bir mecburiyet değildir. Belki ilerleyen yıllar içerisinde ayağa kalkacak, hatta belki sanat yapacak şekilde evrilecekler bunu bilemeyiz ancak bizi biz yapan binlerce çevresel, kültürel ve teknolojik etmeni düşünürsek aynı kalıtımsal değişimlerin yaşanması neredeyse imkansızdır.

Kaynaklar

Matematiksel

Paylaşmak Güzeldir

Yazıyı Hazırlayan: Hakan Uluçay

Hakan Uluçay
Meraklı, okumayı, araştırmayı seven biri. Nörobilim, evrim, tarih, felsefe, psikoloji gibi alanlara ilgi duyuyorsam da yıllardır değişmeyen asıl odağım astrofiziktir. Kurumsal hayat içinde bir bilimsever olarak okuduklarımı, ilgimi çeken yazıları insanlarla paylaşmak ve popüler bilime bir nebze olsun katkı sağlamak için buradayım.

Bunlara da Göz Atın!

Sosyal Medyayı İkiye Ayıran Matematik Sorusu

Sosyal medyadaki pek çok kişi şu aralar ikiye ayrılmış durumda. Hem de bu ayrışmaya bu …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.