Christina’nın Dünyası

Resim sanatı, özlem, duygu ve düşüncelerin belli estetik kurallar çerçevesinde iki boyutlu bir düzlem üzerine yansıtılmasına dayalıdır. Bu nedenle resmi matematikten, matematiği de resimden ayırmak olası değildir. Resimde bazen sorular sordurur tıpkı matematik gibi…

Sizlere Andrew Wyeth ve Christina’dan bahsedelim bu seferde…

Amerikan resim sanatının ikonu haline gelmiş bu yapıtla ilk kez karşılaşan herkes, şu ya da bu nedenle ondan etkileniyor. Peki, ama bu resimde insanları etkileyen nedir? Ön planda pembe giysisi ve siyah saçlarıyla resmedilen Christina, karşısına bir duvar gibi dikilen tarlanın kenarında, çok uzakta görünen evine doğru yönelmiş. Ama duruşunda bir tuhaflık var gibi… Pozisyonundaki iğretiliği derhal fark ediyoruz. Issızlıkta tek başına ne yapmaktadır? Gezintiye mi çıkmıştır yoksa evdeki huzursuz ortamdan mı kaçmıştır? Tarla neden önüne bir engel gibi dikilmektedir? Evi neden bu kadar uzakta ve erişilmez görünmektedir? Vesaire vesaire…

Resim, bu soruların yanıtını vermiyor, ama soruları sorduruyor. Kızın bir trajedinin içinde olduğunu düşündürüyor bazılarına. Öte yandan bir umudu, enerjisi var gibidir. Önüne çekilen seti ha aştı aşacak gibi bir hali vardır. Kırılgan görüntüsüne ressam  yoğun bir duygusal enerji yüklemiştir. Sempatimizi derhal kazanır. Oysa yüzünü görmeyiz bile. Tek gördüğümüz zayıf kolları, otları kavramış boğumlu parmakları, siyah saçları ve o iğreti pozudur.

Resimle ilk karşılaştığımda, beni derhal büyülemesinin nedenini anlayamamıştım. Christina’nın bir sorunu olduğu belliydi, ama onun engelli olduğu hiç aklıma gelmemişti. Ailesi engelli bir çocuğu evinden o kadar uzağa, tek başına bırakmazdı. Üstelik Christina’nın eve ulaşmak ister gibi bir hali vardı. Ama ev çok uzaktaydı ve önündeki yokuş da çok dikti.

Öyküsünü öğrenince resmi daha çok sevdim. Christina engelliydi. Ressamın resimlerine sık sık konu ettiği yakın çevresinde, yerlerde sürünerek hareket eden tanıdık bir figürdü. Andrew Wyeth onu yakından tanıyor ve resimlerine konu ediyordu. Resmin yapıldığı sırada Christina elli üç yaşında bir kadındı. Ama Andew onu ergen bir kız olarak resmetmişti.

Resmin arka plan öyküsü bir yana, sanatsal ayrıntıları da çarpıcıdır. Tarladaki her bir ot çizilmiştir. Bu da aradaki uzaklığı daha da belirgin hale getirir. Bunca ayrıntıya rağmen yine de minimalisttir. Sembolizm ile realizmin bir bileşimi gibidir. Figürlerin düzeni (komposizyonu) da çarpıcıdır. Evlerin uzaklığı ve resmin kenara olan yakınlığı, Christina figürünün iğreti duruşu, renklerin azlığı, resmin iki boyutlu bir hava vermesi… Tablo adeta sihirli gibidir.

Böyle üstün bir yapıtla karşılaştığınızda ressamı merak etmeye başlıyorsunuz. Aslında Andrew Wyeth, resimlerinde kendini gizlemeye çalıştığını söylemiştir. Kendini değil resmini görünür yapmak istemiştir. Benim merak ettiğimse bu başarısını başka yapıtlarında da tekrarlayıp tekrarlayamamasıydı. Ele aldığı konular bakımından sıradan bir taşralı romantik ressamdı. Belki biraz da simgeci sayılabilirdi. Resim yaparken birilerinin kendisini izlemesinden nefret ettiğini, çünkü bunun seks yaparken izlenmek gibi bir şey olduğunu söylemiştir.

İnternette yaptığım kısa bir araştırma, Christina’nın Dünyası adlı bu eserin başarısının tesadüfi olmadığını gösterdi. Bütün resimleri aynı güzellikteydi. Kullandığı renkleri, iç içe geçmiş gerçekçi ve düşsel figürler kullanması, duygusal yoğunluğu, az sözle çok şey anlatması… Sınırlı konularına ve dar bir çevrenin resimleri olmasına karşın, çok zengin bir içsel dünyanın kapısını aralıyordu.

Şimdi yaşam öyküsünü kısaca inceleyelim:

Babası:

Andrew Wyeth’in babası N. C. Wyeth, kitaplarıyla tanınmış, başarılı bir ressam ve illüstratördü. Özellikle de Define Adası ve Robin Hood gibi kitaplara yaptığı illüstrasyonlarla tanınmıştı. Hayatı boyunca beş binin üzerinde resim yapmış ve yüz yirmiden fazla kitap resimlemişti. Bu büyük ustanın eserleri günümüze değin basılmaya devam etti. Beş çocuktan ve bir eşten oluşan ailesini taşrada satın aldığı büyük bir evde, rahat bir şekilde yaşatabilecek kadar kazanıyordu. Bütün çocuklarını sanata yönlendirdi ve hiç birini okula göndermedi. Aileden tam on dört önemli ressam çıkmıştır. Bunlar arasında en tanınmışı Andrew Wyeth’tir. Andrew, hiç okula gitmedi ve çok küçük yaşlardan itibaren hep resim çizdi.

Böylesine güçlü bir baba figürünün oğul üzerinde olumsuz etki yapacağı düşünülebilir, ancak öyle olmamıştır. Baba Wyeth, oğlunu hiçbir zaman resmin zanaat tarafına yönlendirmedi, tersine onu özgür bir sanatçı olmaya teşvik etti. Andrew, genç yaşlardan itibaren ortaya çıkan olağanüstü yeteneği ve bağımsız ruhuyla kendi yolunu buldu. Eserlerinde babasının tekniğinin etkisi görülmekle birlikte, bu etki olumsuz değildir. Ancak, babanın oğlunu hiç eleştirmediğini söyleyemeyiz. Kendi ifadesine göre babası Andrew’in resimlerin genellikle “az renkli” ve “çok sade” bulduğunu söylemiştir.

Issızlığın ortasındaki yalnız insan figürleri Robin Hood’u resimlemiş bir sanatçı için fazla sadeydi. Ördek Gölü adlı eserini baba Wyeth hikâyeden yoksun buldu. “Andrew, bu çok sade. Adamın eline bir silah vermelisin, yanına da bir köpek çizmelisin,” demişti. Ancak Andrew ıssızlıkta kollarını açarak,  enerjik bir biçimde yürüyen yalnız ve genç bir adamın resmini yapmak istediğini söyledi. Babası da oğlunun gelişimine ket vurmadı.

Baba Wyeth’in sonu trajik bir kazayla geldi. Kullandığı araba bir tren tarafından ezildiğinde yanında dört yaşındaki torunu da vardı. Bu trajedi Andrew’i çok sarsmıştır.

Babası öldüğünde onun hiç portresini yapmamış olduğunu fark etti. Ondan sonra da yaptığı bütün resimlerde (aynı modeli defalarca kez resimlemesiyle bilinir) babasının izleri görülmeye başlanır.

Kariyeri ve Evliliği:

Andrew ilk yetenek belirtilerini gösterdiğinde babası onu atölyesine çağırdı ve iki yıl akademik eğitimden geçirdi. Bu iki yılın sonunda, Andrew’un yaptığı suluboyalar, henüz yirmi yaşındayken New York’ta bir galeride sergilenecek düzeydeydi. Büyük Bunalım yılları olmasına rağmen bir gün içinde bütün resimleri satılmıştı. Andrew, yirmi yaşında artık bir şöhretti.

Tam da bu sıralarda Andrew’in yaşamına babası kadar önemli bir başka karakter girdi. Bu, sonradan eşi olacak olan Betsey James’di. Bu andan sonra Andew’in evliği ve kariyeri el ele yürümüştür. Çünkü Betsey, babasının yerini almıştır. Her zaman kocasını destekleyen ve sanatçı kişiliğinden ödün vermeden bildiği yolda yürümesini sağlayan da odur.

Baba Wyeth’in oldukça tartışmalı ve trajik ölümü (bir başka yazımızın konusu olabilecek denli trajik bir hikâye) Andrew üzerinde derin bir etki yaratmıştı. O andan sonra eserleri daha trajik, daha ciddi ve hüzünlü olmaya başladı. Kendi sözleriyle, babasının ölümü Andrew’a sanatını icra etmek için bir gerekçe sağlamıştı.

Babasının ölümünden sonra, 1940’ta yaptığı “Kış” adlı bu resimde, Andrew, gölgesinden kaçan gencin kendisi olduğunu söylemiştir. Daha sonra Christina’nın Dünyası adlı yapıtında da göreceğimiz tepe, Andrew’in bütün resimlerinde babasının nefes alıp veren göğsünü simgelemektedir. Andrew, babasından kaçarak ruhunu kurtarmaya çalışıyordu.

1948’de ise Christina’nın Dünyasını yapmaya başladı. Andrew, Christina Olsen ve kardeşinin yaşadığı eve serbestçe girip çıkabiliyordu. Kimse ona bir şey demiyor ya da bir şey sormuyordu. Sabahın erken saatlerinde geliyor ve evin üst katını stüdyo olarak kullanıyordu.

Bir gün Andrew evin üçüncü katında epeydir dostluk ettiği Christina’nın tepe boyunca sürünerek eve ulaşmaya çalıştığını gördü. Christina, teşhis edilemeyen bir kas hastalığının kurbanıydı ve hareket kabiliyetini gün geçtikçe yitiriyordu. O sıralarda belden aşağısı felç olmuş durumdaydı ve sadece kollarının gücüyle hareket edebiliyordu. O gün de odasını süslemek üzere topladığı çiçeklerle eve ulaşmaya çalışıyordu. Andrew üçüncü katın penceresinden bu manzarayı gördü.

Kendi sözleriyle, o günlerde karısının bir ev yaptırması yüzünden öfkeliydi; çünkü babası gibi bir mekâna kök salarak oranın kölesi olmak istemiyordu. Öfkesini resmine aktarırken bir yandan da Christina’nın trajedisine şahit olmaktaydı. Aylar boyunca tepedeki saplarının sonu gelmez örüntüsünü boyadıktan sonra, nihayet zirvedeki evlerden çoğunu kaldırarak sadece ikisini bırakmaya karar verdi. Christina’yı da daha önce tarif ettiğimiz gibi, sırtı bize dönük, gayret sarf eden kollar, otları kavrayan eller ve ölü bir çift bacakla, siyah saçları rüzgârda dalgalanırken boyamaya karar verdi. İşin ilginç tarafı, bu resimde Christina’ya ait olan tek şey elleri ve kollarıydı. Christina’ya engel olan tepedeki her bir ot, her bir çöp tek tek boyanmıştı. Bu da resme neredeyse soyut ve sembolik bir hava veriyordu.

Sonunda resmi bitirdiğinde büyük bir yorgunluk ve tükenmişlik duygusu kapladı içini. Resmi götürüp evin bir duvarına astı, hiç kimse dikkat bile etmedi ona… Resim hakkında hiç kimse yorum yapmadı ve resim hakkında tek kelime bile edilmedi. Hatta karısı resmi beğenmemişti bile.

Andrew, aylar sonra çok fazla iki boyutlu bulduğu bu resmini diğer yapıtlarının arasına katarak New York’taki küçük bir galeriye gönderdi. Birkaç gün içinde New York sanat borsası bu resmin söylentileriyle çalkalanıyor, herkes bu resmi görmeye geliyordu. İki hafta sonra resim Ulusal Metropolitan Müzesi tarafından satın alınmıştı bile. O günlerde epey popüler olan yabancı eserlere inat, Christina’nın Dünyası müzenin en çok ilgi gören yapıtı olmayı başarmıştı. Kısa bir süre içinde müzenin satın aldığı fiyat olan on sekiz bin doların çok daha fazlasını sadece reprodüksiyonların satışından kazanmıştır. Resmin bugünkü değeri milyonları geçmektedir. İnsanlar bu resimde kendilerinden ne buluyorlarsa, onu çok sevdiler ve Christina’nın evine akın etmeye başladılar. Bu durum Christina’yı da şaşırtıyordu. Bir gün Andrew ona resmin sembolik anlamını açıkladığında Christina’nın yanıtı: “Bu insanların hepsi aptal,” demek olmuştu.

Anna Christina’nın bir başka portresi

Bu başarıyı elde ettiğinde Andrew sadece otuz bir yaşında, orta halli bir ressamdı.

Bu başarıdan iki yıl sonra ciddi bir enfeksiyon geçirdi ve akciğerlerinden biri alındı. İyileşme sürecinde hasar gören omzunu bir süre hiç kullanamadı.

1960’tan 1970’e kadar sadece birkaç kilometre ötesinde yaşayan iki aileyi konu edinen resimler yapmaya başladı: Birinci Dünya Savaşı gazisi olan Karl Koerner adında bir Alman göçmen ve onun dengesiz karısı ile Christina Olsen ve kardeşinin dünyasıydı bu.

Andew 1986’da herkese büyük bir sürpriz yaptı ve on beş senedir gizlice yürüttüğü bir projesini ortaya çıkardı. Proje, Helga adında evli bir komşu kadının on beş sene boyunca yapılmış, giyinik ve çıplak resimleriydi. Andrew, bu resimleri herkesten, özellikle de karısından gizlemişti.

Karısı resimleri gördüğünde beklendiği gibi aşırı bir tepki göstermedi. Helga’nın kocası ise o sırada yurt dışından yeni dönmüştü ve karısının portrelerini Times ve NewsWeek dergilerinin kapağında görünce çok şaşırdı. Projeden onun da haberi yoktu. Günümüzde Helga Tabloları diye bilinen bu yapıtlarını Andrew neden herkesten gizlenmişti? Birçok insan Andrew ile Helga’nın seviştiklerini düşündü. Ama o bunu inkâr ediyordu. Kendisine bu gizliliğin nedeni sorulduğunda “Gizlilik, özgürlüktür” diyordu. Helga ile sevişip sevişmedikleri sorusuna ise “Bütün enerjimi resimlere harcıyordum,” diye yanıt verdi.

Andew, otuz iki yaşındaki bu sarışın ve güçlü kuvvetli kadınla ilk karşılaştığında zihninde birden onun resimlerini yapma fikri doğmuştu. Sadece onun resimlerini… çıplak, uyurken, giyinik, güneşte, gölgede, her yerde… Helga da bilinmeyen bir sebepten dolayı, on beş yıl boyunca sanatçının modeli olmayı kabul etmişti. Resimler, Christina’nın evinin üst katında Andrew’in atölye olarak kullandığı odada yapılmıştı.

Ölümü:

Yetmiş yılın üzerindeki sanat kariyeri boyunca Andrew Wyeth hem çok sevildi hem de çok tartışıldı. Bir eseri bir Amerikan müzesi tarafından yaşayan bir sanatçıya ödenen en büyük miktar olan elli üç bin dolardan satın alınmıştı. Ancak, eleştirmenler tarafından sevildiği kadar nefret de edildi. Onun sahte olduğunu, basit Amerikan düşüncesinin renksiz ve sıkıcı manzaralarını yansıttığı iddia edildi. Hatta Metropolitan Müzesinin bir küratörü ondan o kadar nefret ediyordu ki basılan katalogda Christina’nın Dünyası’na yer verilmemişti bile. Ara sıra övülse de genel olarak sanat eleştirmenleri tarafından görmezden gelinmeye devam etmektedir.

Sanat tarihçisi Robert Rosenbloom’a Amerika’nın en çok şişirilen ve en çok haksızlığa uğramış sanatçısı kimdir diye sorulduğunda iki soruyu da “Andrew Wyeth” diye yanıt vermiştir.

Andrew her zaman kendini aşmaya çalıştığını ve daima güç olanı tercih ettiğini söylemiştir. Yapıtlarını çok zor bir teknik olan ve yağlıboyanın keşfinden önce Orta Çağ ressamları tarafından kullanılan tempera tekniği ile yapıyordu. Tempera, boya pigmentlerinin doğrudan yumurta sarısıyla karıştırılması ile elde edilen bir boyaydı. Bu tekniğin gece resimlerine uygun olmadığı kendisine söylendiğinde, ilk iş olarak bir gece resmi yapacak cüretkardı.

Kendisine yöneltilen bütün eleştiriler ve görmezden gelmelere karşın, yaşayan sanatçılar arasında en çok sevilen, takip edilen ve hayran olunanlardan biri olmayı başarmıştı. Bir gece uykusunda öldüğü güne kadar resim yapmaya ve kendini aşmaya devam etmiştir.

Andew Wyeth, kaderin bir cilvesi olarak Christina’nın Dünyası’nı yaptığı noktaya gömülmüştür. Mezar taşında kendisiyle ilgili hiçbir tanımlayıcı sıfat bulunmaz.

Sadece şu:

ANDREW WYETH

1917-2009

Tıpkı bütün yaşamı gibi, sıradan bir taşralı, sıradan bir insan olarak, hiçbir zaman şirin bebeklerin, güllerin ve yeşil çayırları resmetmeyi tercih eden kitsch’in ve ticari resmin tuzağına düşmeden, sessiz bir şekilde sembolik, klasik ve kapalı özellikteki sanatını icra etmiş ve kitlelere sevdirmeyi başarmıştır.

Alıntılar:

Minimalizmi Üzerine:

  • Burada hoşuma giden bir şey yok. Sanırım yaşlandıkça hiçlik ve boşluk beni daha çok cezbediyor. Şu duvardaki ışık, buraya sürüklenmiş şu kar öbekleri ve bunların kendi üzerlerine düşen gölgeleri beni kendi ruhumun derinliklerine taşıyor. Ama onu idareli kullanmak gerekir. Doğru ana kadar beklemelisiniz. Cinsellik dürtüsü gibidir bu. Onu her defasında tatmin etmeye çalışmaz ve biriktirirsen, müthiş olur. Bunun resim için de doğru olduğunu fark ettim. Demek istediğim şu ki devam ediyorsun, ediyorsun, tanrım, burası biraz boş görünüyor diyorsun, sonra birden karların önünde paslanmış dikenli bir tel parçası görüyorsun ve ona takılmış olan bir at yelesi! İşte devam etmeni sağlayan bu. Seni etkileyen de bu.
  • Resme ne kadar az şey koyarsan, o kadar güzel olur.
  • Resme ne koyduğunuz değil, neyi dışarda bıraktığınız önemlidir.
  • Basitliği kaybettiğinde, dramı da kaybedersin.

Sanatı Üzerine:

  • Manzaranın yapısını hissetmek için kışları ve sonbaharları tercih ederim. Altında bir şeyler gizlidir; bütün hikâyesini göstermez.
  • Her şey düzenleme ile ilgilidir… Tasarımın hassas dengesi, harekettedir.
  • Birinin sevgisi ne kadar derine inerse, sanatı da o kadar derine iner.
  • Kendimi giderek soyutlamaya daha fazla yatkın hissediyorum. Eserlerimde renk ve biçim soyutlamaları, hikâyenin yerini almaya başladı.

Realizmi:

  • Hayal gücümden tamamen kurtulamam. Ayağımı biraz gerçeğe basmalıyım; sonra özgürce uçabilirim.
  • Mısır saplarının altında büyüyen ve rengini incelemek için onları stüdyoya getirmeyi, birçok şeyi incelemeyi seviyorum. Sadece doğanın gerçek rengini yakalamaya çalışmak mı? Bunun düşüncesi bile beni deli eder.
  • Gerçekliğin, bir öznenin gerçek hissinin peşindeyim, çevresindeki dokunun araştırıyorum … Her zaman bir şeyin üçüncü boyutunu görmek istiyorum… Nesneler beni hayata döndürüyor.

Kariyeri:

  • 18 yaşında kararlı bir şekilde tam boyuna başladım ve 20 yaşındayken Macbeth Galeri’de ilk New York sergimi açtım.

Hayal gücü:

  • Çok düş kurarım. Resim yapmadığım zaman daha fazla resim yaparım. Bilinçaltında.
  • Yalnızca teknikle ilgilenmek bana göre çok yüzeysel bir şeydir benim için.
  • Temizlerseniz, ince eleyip sık dokursanız, ilk etapta hissettiğiniz minik sevinç ve duygular pencereden dışarı uçuverir.

Sinan İpek

Matematiksel

Yazıyı Hazırlayan: SİNAN İPEK

Yazar, çizer, düşünür, öğrenir ve öğretmeye çalışır. Temel ilgi alanı Bilimkurgu yazarlığıdır. Bunun dışında Matematik, bilim, teknoloji, Astronomi, Fizik, Suluboya Resim, sanat, Edebiyat gibi konulara ilgisi vardır. Ara sıra sentezlediklerini yazı halinde evrene yollar. ODTÜ Matematik Bölümü mezunudur ve aşağıdaki başarılarıyla gurur duyar: TBD Bilimkurgu Öykü yarışmasında iki kez birincilik, 2. Engelliler Öykü yarışmasında birincilik, Ya Sonra Öykü Yarışması'nda finalist, Mimarlık Öyküleri Yarışması'nda finalist, 44. Antalya Altın Portakal Belgesel Film Yarışmasında finalist.

Bunlara da Göz Atın

Daha İyi Bir Dinleyici Olmanın Yolları

Bir günümüzün yüzde 70-80’ini iletişim için kullanıyor fakat dinlediklerimizin yüzde 70-90’ını yanlış anlıyor, değiştiriyor veya …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ga('send', 'pageview');