Can Sıkıntımız Bize Ne Demek İstiyor?

Blaise Pascal’a göre, “hayatta hiçbir şey işlevsizlik, tutkudan yoksunluk, yapacak hiçbir şeyin olmaması kadar dayanılmaz değildir. Çünkü insan bu durumda kendi hiçliğini, terk edilmişliğini, yetersizliğini, güçsüzlüğünü ve içindeki boşluğu hisseder”.

Pascal’ın can sıkıntısı tanımından yola çıkarak neden can sıkıntısıyla yüzleşmemek ve onu yok saymak için elimizden geleni yaptığımızı anlayabiliriz. Can sıkıntısı kendilik değerimiz için büyük bir tehdittir çünkü.

Canı sıkılan insan kendini tek başına bırakılmış, yaşam duygusundan yoksun, anlamsız hisseder. Hayatın kendisi de manadan yoksun olarak algılanır. Neredeyse yok olmayla eş bir duygudur can sıkıntısı, yavaş yavaş ölmek demektir.

Elimizden hayatın kayıp gittiğini hissettiğimizdeki telaş ve korku gibi bir duygu değildir cansıkıntısı. Daha çok hayata dahil olamamaya, dahil olmak için de kılını kıpırdatmamaya eşlik eden bir duygudur.

Gençliklerinde okul tatillerini çalışmadan geçirme lüksüne sahip olmuş olanlar bilirler ki ben onlardan biriyim; balkondaki sofrada elimde kitap, yanı başımdaki sürahide buzlu limonatayla geçirilen bitmez tükenmez yaz öğleden sonralarının birbirinin kopyası tekrarı… Balkonun önündeki üç kavak ağacının kıpırdamayan dallarına bakıp ne yapacağını bilmeden bir kitaptan öbürüne geçmeyi beklemek.

Canı sıkılan kişi, “canım sıkılıyor” der. Kurduğu cümle edilgendir. Yani kendisinin yaptığı bir şey yoktur, ya başkaları sıkmaktadır canını ya da bulunduğu durum nedeniyle kendi kendine sıkılır canı. Canı sıkılan kişi sorumluluk almaz. Bekler. Küvetin içine uzanmış Oblomov gibi…

Peki yalnızca bir çeşit can sıkıntısı mı vardır?

Sıradan can sıkıntısıyla varoluşsal can sıkıntısını birbirinden ayırmak gerekir.

Sıradan can sıkıntısı gündelik ve geçicidir. Varoluşsal can sıkıntısı ise insanı yaşamdan yılgınlığa kadar götürür. Sıkılan insan, yaşamı bir boşluk olarak algılar. Kolunu kıpırdatacak gücü yoktur ama yine de bir şey olmasını ister.

Aslında canım sıkılıyor diyen insan kendiyle ve dünyayla ilişkiye geçer bir anlamda. Ama kendine şöyle diyen insan çok azdır: “Hadi aklına bir şey gelsin ve can sıkıntısı uçup gitsin”.

Çoğunlukla dünyayı, çevremizi ve hatta birlikte yaşadığımız insanları sorumlu tutarız canımızın sıkılmasından. Hayat canımızın sıkılmaması için yeteri kadar çaba sarf etmemektedir. Yeteri kadar uyaran yoktur başımızı kaldırmamız için.

Evet uyaran azlığı canımızın sıkılmasına neden olur. Ama can sıkıntısı yalnızca dışarıdan gelen uyaranların değil içsel uyaranlarımızın da azlığını gösterir.

Erich Fromm insanları, çevrelerindeki uyaranları içsel bir üretime geçebilmek için yaratıcı bir biçimde değerlendirebilenler ve çevrelerindeki her şeyi durmaksızın, sömürürcesine tüketip yeni hazlar, heyecanlar peşinde koşanlar olarak ikiye ayırır. İkinci gruptaki insanlara sorarsanız, hiç canlarının sıkılmadığını duyarsınız, durmadan meşguldürler ve yapacak bir şeyleri vardır.

Fromm tüketim endüstrisinin bu insanlardan beslendiğini söyler. Fromm’a göre can sıkıntısı tamamen olumsuz bir duygudur, yıkıcı karaktere sahiptir. İnsan ne kadar çok uyaran tüketirse, bir o kadar daha tüketmek ister. İnsan ya can sıkıntısına yanıt olarak üretici bir tepki geliştirmeyi öğrenir ya da yıkıcı, depresif bir insan olup çıkar.

İnsan ilişkilerinde de can sıkıntısı birden başköşeye yerleşebilir. Bizim için heyecan verici, ilgi çekici olan bir insan birdenbire canımızı sıkan biri haline dönüşebilir. Böyle bir durumda yapılması gereken ilişkiyi bitirmek değil, ilişkinin biçimini değiştirmektir.

Sormamız gereken soru şudur: “Can sıkıntısı bize ne demek istiyor?”

Hayatımızda çok önemli deneyimlerin sona ermeğe yüz tuttuğu ama yeni bir şeyin de ufukta gözükmediği dönemler vardır. Canımız sıkılır.

Bilinir, çocukların en çok bir oyun biterken canları sıkılır. Arzularımız ve yaşamın zorunlulukları arasındaki uçurum ne kadar büyükse, o kadar çok canımız sıkılır. Buradaki en önemli sorun aslında bir anlamda eğitim sorunudur.

Hepimiz sorumluluklara arzularımızdan daha fazla önem verecek şekilde yetiştiriliriz. Öncelik sorumluluk ve ödevlerimizdedir. Canımız sıkılır. Can sıkıntısı istemediğimiz bir şeyin olmak zorunda olmasıdır.

Can sıkıntısı hayatımızdaki dönüm noktalarına işaret edebilir kimi zaman. Değişiklik zamanının geldiğine, yeni bir şeyler yapmamız gerektiğine vurgu yapar, görmesini bilene. Can sıkıntısının olumlu anlamı belki de burada gizlidir.

Hayatın nasıl devam etmesini istediğimizi bulabilmek için can sıkıntımıza odaklanmalı, onun bize ne demek istediğini bulmalıyız. Bu anlamda can sıkıntısı kendimize, dünyaya, hayata karşı başka türlü bir duruşun, yani yeni bir uyum sürecinin başlaması gerektiğini işaret eder. Yeniden yapılanmayı başlatır.

Zor olan varoluşsal, depresyonla, melankoliyle bağlantılı kronik can sıkıntısıyla baş edebilmektir. Varoluşsal can sıkıntısı sonsuza kadar sürecek, acı verici, içi hiçbir zaman doldurulamayacak bir boşluk olarak algılanır. Varoluşsal can sıkıntısı birkaç saat ya da birkaç hafta sürmez, sonsuz bir duygu olarak algılanır ve insanı çaresizliğe sürükler. İnsan ne yaparsa yapsın hayatın kendisinden olumlu bir şey geliştiremeyeceği duygusuna sahiptir.

Sonsuz canı sıkılan insan kendisinin gerçekten ne istediğinin bilincinde değildir. Hayattan hiçbir beklentisi yoktur. Birçok depresif yapıda insan gibi sorumluluklarına sıkı sıkıya bağlı olup, yalnızca bunlarla yaşar. Aklına kendisi için bir şey arzulamak gelmez. Yaptığı tek şey başkalarının ondan bekledikleridir. Başkaları için yaşar ve varoluşu için gereksindiği sevginin böylece ayağına gelmesini bekler.

Varoluşsal can sıkıntısı yaşayan birey yaşamı, sonsuza kadar kendini aynı şekilde tekrar eden bir döngü olarak algılar. Gelecek yoktur. Gelecek, olmuş olanın tekrarından ibarettir.

Bizi yataktan çıkmaya, hayat içinde aktif olmaya iten şey ise yarının bugünden güzel olacağına dair inancımız, isteğimizdir. Kendimize, dünyaya ve hayata olan güvenimiz, umutlarımız, sevinçlerimiz, beklentilerimizdir.

Fromm can sıkıntısı ve bununla bağlantılı depresyonu yalnızca bireysel değil aynı zamanda toplumsal bir fenomen olarak da değerlendirir. “İçinde yaşadığımız çağda” der Fromm (1940 -1950 arası) “insanlar yaşanan, başlarına gelen hiçbir şeye etkide bulunamayacaklarına, hiçbir şeyi değiştiremeyeceklerine, her şeyin bugün nasılsa öyle yaşanmaya devam edeceğine dair sarsılmaz bir inanç içindedir”.

Bu öğrenilmiş çaresizlik içindeki insan için artık hiçbir şey önemli değildir. Ne gelenek, ne etik, ne değer yargıları, ne de gelecek. Hiçbir şey. İnsan kendini dış güçlerin kurbanı olarak görür ve kendini can sıkıntısının kucağına bırakır.

Oysa can sıkıntısını bir işaret olarak algılayabildiğimizde, en azından aramaya başlarız, hayatımızda neyi değiştirmek istediğimizi, neyi arzuladığımızı, bizim için neyin önemli olduğunu. Öyleyse, can sıkıntısıyla başa çıkabilmek için önce onu kabul etmek, anlamlı bir duygu olarak görebilmek gerekir. Bize bir şey söylemek isteyen, bize karşı değil bizim tarafımızda yer alan.

Turgut Uyar kısacık otobiyografik bir yazısında şöyle der: “Orada bir adam sıkılmaktadır, o benim işte”. Sıkıntının anlamlı bir şeye, bir üretime dönüşmesinin Turgut Uyar’dan daha güzel bir örneği var mıdır? Can sıkıntısının, hayattan memnuniyetsizliğin içinden süzülmüş o şiirlerden daha güzel bir örneği?

Eğer Turgut Uyar bu kadar çok sıkılmamış olsaydı başını kaldırıp göğe bakar mıydı?

Bu arada, siz hiç canı sıkılan bir devrimci, canı sıkılan bir âşık gördünüz mü?

Dr. Alper Hasanoğlu – Bilim ve Gelecek Dergisi sayı: 31

Matematiksel

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Başa dön tuşu
Kapalı