EVRENBİLİMZİHİN AÇAN YAZILAR

Simülasyon Teorisi: Bir Benzetimin İçinde miyiz?

Simülasyon teorisi ile ilgili sorulara hem bilgisayar bilimi hem de fizik, cevaplar vermeye çalışmaktadır. Şu an için cevap ne evet ne de hayır…

1998 yılında bu soru hiç kimse tarafından düşünülmezken, 1999 yılı sonuna gelindiğinde bu olasılık milyonlarca insan tarafından tartışılıyordu. Peki neden? Çünkü Matrix’i izlemişlerdi.

Gerçi, Descartes’tan bu yana filozoflar gerçeklik algımızın aldanmanın ürünü olup olamayacağını tartışmış, bilim-kurgu yazarları da benzer bir tartışmayı birçok kez kullanmışlardır.

Fakat Matrix’in, gösterime girmesini izleyen birkaç yıl içinde, fizikçiler bu fikri bilimsel konferanslarda tartışmaya başlamışlardı. Tuhaf gelebilir, ama bunun iyi bir sebebi vardı.

Çünkü simülasyon hipotezi, fizikte yeniden su üstüne çıkmış eski bir soruya verilmiş pek az akla yatkın cevaptan biriydi.

Gökbilimciler evrene baktıklarında tuhaf bir şey fark etmişlerdir. Evren bizim için dikkat çekecek kadar iyidir. Bir parçasını değiştirdiğinizde, diyelim doğa kanunlarından birini biraz bozduğunuzda, bizler ortaya çıkmamış oluruz. O kadar ki sanki evren bizim yaşamamız amacıyla tasarlanmıştır.

Antropik İlke

Bu düşündürücü sorunun bir adı da vardır: Antropik ilke. Aslında bu yanıltıcı bir isimdir. Öncelikle bir ilke olmaktan çok bir iddiadır. Ayrıca antropik “insan merkezli” gelse de iddia bununla ilgili değildir.

Bu terimi ortaya atan astrofizikçi Brandon Carter, terimin yalnızca insan hayatını değil, genel olarak zeki hayatın varlığını kapsamasını amaçlamıştı. Carter antropik ilkeyi, fizikçilerin yeni bir paradigmaya, Büyük Patlama’ya ayak uydurmaya çalıştığı sırada ortaya atmıştı.

Evrenin bir başlangıcı olduğu fikri kabul olana dek fizikçiler, evrenin her zaman var olduğu fikrini benimsemişlerdi. Fakat 1963’te kozmik mikrodalga arkaplan ışınımının keşfedilmesiyle birlikte her şey değişti.

Özel Bir Evren

Evrenin kanunların bize rahat bir varoluş sunmak için tasarlanmış olduğunun düşünülebilir olmasının birçok sebebi vardır. Bunların ilki kütleçekim kuvvetidir. Büyük Patlama sonrasında uzay genişlerken, madde parçacıklarını birbirlerinden uzaklaşmaya zorluyordu. Kütleçekim kuvveti ise bunun aleyhine çalışıyordu. Bu durumda üç senaryo vardı…

1- Açık Evren: Uzayın genişlemesi kütleçekimin gücünü aşmış olabilirdi. Bu durumda, her madde parçacığı birbirinden uzağa itilirdi. Bu durumda galaksiler, hatta yıldızlar oluşmamış olurdu.

2- Kapalı Evren: Kütleçekimin gücü genişleyen uzayın gücünü aşabilirdi. Bu durumda yıldızlar ve galaksiler kısa bir süreliğine oluşmuş olurdu; fakat kütleçekimin kuvveti, çabucak kendi içlerine çökmelerine neden olurdu.

3- Kritik Evren: İtiş ve çekiş gücü arasında hassas bir denge kurulmuştur. Kütleçekim maddeyi yıldızların oluşmasına yetecek kadar çeker. Yine bu sayede yıldızlar ve galaksiler arasındaki genişleme yavaşlar ve evrene uzun ve verimli bir hayat bahşedilir.

Kozmik Bir Tesadüf

Gökbilimciler önce kritik evrene bakarlar. Bunun için evrendeki maddenin yoğunluğunu incelemeleri gerekir; bu “Omega” dedikleri parametredir. Anlaşılır ki, kritik evren senaryosunun gerçekleşebilmesi için Omega’nın, Büyük Patlama’dan bir saniye sonra belli bir değere sahip olması gerekir.

Omega bu değerden çok az daha küçük ya da büyük olsaydı, evren ya içine çöker ya da madde birbirinden çok uzaklara düşerdi. Tek kozmik tesadüf bu değildir.

Kütleçekimin kuvveti dengelenmiş, Güneş’imiz gibi yıldızların oluşmasını mümkün kılmış olabilir. Şimdi bir de Güneş’in hidrojen atomlarını birleştirip helyum oluşturarak enerji salmasındaki verimliliği düşünün. Hidrojen atomlarının atomik kütleleri, yeni oluşmuş helyumun kütlesiyle kıyaslandığında, yüzde 0,07’lik bir kayba uğramaktadır.

Dünya’da hayata güç veren de bu enerjidir; esasen ısı enerjisi. Bu verimlilik daha fazla olsaydı, hidrojenin tamamı hemen helyuma dönüşürdü ve yıldızlarda yanacak hidrojen kalmazdı. Daha az olması da helyumun hiç oluşmayacağı anlamına gelirdi. Her iki durumda da hayat olamazdı.

Simülasyon Teorisi

Her şey ayarlanmış gibi görünüyor öyle değil mi? Bu duruma üç farklı yaklaşım ile cevap verebiliriz…

1- Evren, hayatın var olması için kesin bir dengeye sahiptir. Biraz farklı bir evrende var olamazdık. Bu yaklaşım bizi, fizik kanunlarının, rakamlara farklı değerler verdiği başka evrenlerin varlığını değerlendirmeye zorlar. Onlara ulaşamayız; bu yüzden de ilgili soruya doyurucu bir yanıt bulamamış olmaya razı olmamız gerekir.

2- Hassas ayarı doğaüstü bir tasarımcının, doğa kanunlarını aşan bir varlığın varlığına bağlarız. Genel inanış bu yönde olsa da, bilim insanları için bu cevap yeterli değildir.

3- Evren varoluşumuza uygundur; çünkü bizim için tasarlanmıştır. Tasarımcıların teknoloji üzerindeki kontrolleri bizden çok daha ileridirler.

Simülasyon teorisi budur. Parçalarını bir araya ilk filozof Nick Bostrom getirmiştir.

Bostrom’un argümanı, şu üç önermeden birinin doğru olması gerektiği yönündedir.

1- İnsanlık gerçeklik olarak tecrübe ettiğimiz şeyi yansıtacak bilgisayar simülasyonları yürütebilecek derecede sofistike bir düzeye gelmeden, tükenip gidecektir.

2- Hayatta kalabilecek herhangi bir medeniyetin bu tür simülasyonlar yürütmesi ihtimal dışıdır.

3- Bir bilgisayar simülasyonunda yaşıyor olmamız neredeyse kesindir.

Eğer üçüncü ihtimal geçerliyse evrenimiz pek çok benzetimden sadece biri olup sıradan olabilir, hatta bir benzetimin içindeki bilgisayarda çalışan “alt-benzetimlerin” birinde yer alıyor bile olabiliriz!

Dünyayı Baştan Yaratmak

Günümüzde simülasyonlardan aldığımız hazzı, daha da fazla yaratma gücüne sahip olduğumuzda bunu kullanmayacağımız varsayımı pek de geçerli gözükmüyor.

Uzak bir gelecekten bahsettiğimiz dikkate alınırsa, bu gelecekte “orijinal” evrenin her yerine dağılmış medeniyetin simülasyonlar yürüttüğü düşünülürse, bir simülasyonda olmamamız ihtimali nedir? Son derece küçüktür.

Bunalıma girmeye neden olacak bir şey değildir bu; dünya her zaman olduğu kadar gerçektir. Kabul edilmesi gereken ilk şey, bu argümanın hassas ayarla ilgili soruyu yanıtlıyor olmasıdır.

Simülasyon Teorisi Gerçekçi mi?

Şimdi böyle bir açıklamayı bilimsel olarak sınamanın bir yolunu bulmamız gerekir. Bu da yine, bizim simülasyonlar yaratma tecrübemizde bulunabilir.

Gerçekliğimizi tanımlamak için geliştirdiğimiz kuramların belirgin tutarsızlıklar gösterdiğini biliyoruz. Örneğin, atomaltı ölçeklerde karşılaştığımız şeyleri tanımlıyormuş gibi görünen kuantum dünyası insan zihnine anlamsız geliyor.

Kuantum dünyası parçacıkların birçok varlık göstermesini, aynı anda iki uzamsal konumda bulunmasını ya da aynı anda zıt yönlere hareket etmesini mümkün kılıyor.

Benzer bir biçimde, geniş kozmolojik ölçekleri düşünürken gerçekliği tanımlamak için kullandığımız görelilik kuramı da bir kara deliğin içi ya da Büyük Patlama anının geometrisi gibi kozmolojik koşulları tanımlamayı başaramıyor.

Kuramlarımızın, bu hayal kırıklığı yaratan sınırlamaları, gerçekliğimizin arkasındaki programlamanın sınırlarını yansıtıyor olabilir mi?

Simülasyon teorisi ile ilgili sorulara hem bilgisayar bilimi hem de fizik, cevaplar vermeye çalışmaktadır. Ortaya konulan argümanlar, bizi henüz bir benzetimin içinde olup olmadığımıza dair ikna etmekten çok uzaktadır.

Özetle, her ne kadar düşünmesi heyecan verici hatta tüyler ürpertici olsa da bugünkü bilgimiz ve hayal gücümüzle ancak Astrofizikçi Neil de Grasse Tyson gibi %50 ihtimalle benzetimde olduğumuza dair bahse girebiliriz.

Kaynaklar, ileri okumalar:

https://www.scientificamerican.com/article/are-we-living-in-a-computer-simulation/

https://bilimveutopya.com.tr/index.php/bir-benzetimin-icinde-miyiz

Büyük Sorular / Fizik, Michael Brooks, Versus Kitap

Matematiksel

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu