Astronotlar Uzayda Nasıl Yaşıyor?

‘’Sayın yolcularımız bizimle uçtuğunuz için teşekkür ederiz. Bir daha yerden 10 bin metre yukarıda saatte 900 kilometre hızla giden alüminyum bir tüpün içine girmeye karar verdiğinizde yine bekleriz.’

Bir Amerikan havayolu şirketinin hostesi yolcu uçağı yere indikten hemen sonra yaptığı anonstaki bu sözlerinden dolayı işinden kovuldu. Gerekçe yolcuları korkutmaktı…

Çünkü, her ne kadar hostesin dedikleri doğru da olsa çoğu insan için ürkütücü bir gerçek. Mekanik yollardan başarsak da henüz uçmaya adapte olan bir tür değiliz. Türümüzün tarihinde, yeri havadan gören ilk kuşağın bazı temsilcileri hala hayatta. Çok da kadim bir vaka değil uçmak.

Ancak yolcu uçağıyla uçarken bile ayağımız hala yerden tam anlamıyla kesilmiş olmuyor. Uçuyoruz ama hala yere bağlıyız. Yerçekimine tabiyiz. Camdan dışarı baktığımızda da uçsuz bucaksız düzlüğü görüyoruz. Bu yazıyı okuyanların çoğunun yaşadığı bir deneyim.

Peki ya düzlüğü değil de Yerküreyi göreceğimiz mesafeye çıkarak uçmak nasıl bir duygu yaşatır? Yerden ayağımızın her anlamda koptuğu mesafeye çıkınca ne hissederiz?

İnsanlık tarihi boyunca bu deneyimi yaşayan sadece 536 insan oldu. Onlara astronot diyoruz. ‘Astronot’ eski Yunancaya ait bir bileşik isim ve sözcük anlamı olarak ‘yıldız gemicisi’ demek. Ruslar ‘kozmonot‘, Çinliler ‘taykonot‘ ve Hintliler ‘vyomanot’ diyor.

Peki astronotların, yerçekimsiz o ortama ulaşıp aşağıya (veya geriye) baktıklarında ilk hissetikleri ne oluyor?

Astronot Marsha Ivins anlatıyor:

NASA’nın 5 ayrı görev uçuşu kapsamında uzayda toplam 55 gün geçiren Ivins gazeteci Caitlin Roper ile söyleşisinde, ilk duyulduğunda şaşırtıcı bir gerçeği de açıklıyor. Uzayda yaşamak öyle her an ayrı bir heyecan yaşatan bir keyif değil:

‘’Bu sürede öğrendim ki, orada olmak sadece nefes kesici anlardan oluşmuyor. Kendinden geçirecek derecede büyülü anlar ile çok şiddetli derecede monoton ve sıkıcı anların bir karışımı. Gürültülü ve kalabalık bir ortam oluşabiliyor ve zaman zaman çok rahatsız edici bir hal de alıyor. Uzay yolculuğu günümüzde yapılan şekliyle çok cazip bir yolculuk değil. Ama manzarasına diyecek yok.’’

Yolculuğun başına dönelim. Yakıtı binlerce tonluk patlayıcı madde olan bir roketin tepesinde yer yüzüne paralel şekilde fırlatılışı bekleyen herkesin heyecan ve endişe karışımı bir duygu yoğunluğu içinde olacağını tahmin etmek zor değil.

Peki geri sayımı beklerken ne yapıyorlar? Bir başka şaşırtıcı yanıt daha: Nerdeyse hiçbir şey. Mekiğin içinde fırlatılış anını bekledikleri yaklaşık iki saat boyunca pek fazla birşey yapmıyorlar. Meğer çoğu astronot bu sürede şekerleme yaparmış. ”Siz adeta bir patates çuvalı içinde bağlı otururken, sistem, fırlatılış öncesi binlerce kontrolden geçmektedir. Şekerleme yaparken ara sıra uyanıp, ‘anlaşıldı’, ‘sesli ve net’ gibi yanıtlar verip geri uyursunuz. Ve nihayet beklenen geri sayım başlar” diye anlatıyor Ivins.

‘’Fırlatılış anı ise o bekleme anından çok farklıdır. Rampadan dünyanın yörüngesine kadar çıkacağınız o 8.5 dakikada sürekli hızınız artar ve nihayet yörüngede saatte 30 bin kilometre hıza ulaşırsınız. İşte buna yolculuk denir.’’

Yörüngede, yani sıfır yerçekimli ortama ulaşıldığında ilk başta olumlu ve keyifli yönleri keşfedilir. Yerçekimi olmadığı için vücut içindeki sıvılar kafaya doğru hareket eder. Yüzünüzü en başarılı estetik ameliyatçının beceremeyeği kadar güzel gerdirir. Karın bölgesi dümdüz olur. Ve daha uzun boylu hissedersiniz.

Çünkü 3-5 santim uzarsınız. Ben ilk seferinde ‘harika, daha uzun boyluyum’ diye düşündüm. Ama tabi mürettebatın hepsi de daha uzun’’.

”Ve çok geçmeden yerçekiminin dezavantajlarını da yaşamaya başlarsanız. Kuzeye yani kafaya doğru hareket eden vücut sıvıları başağrısı yapmaya başlar. Beden bu durumu aşmak için ilk birkaç gün içinde yaklaşık 1 litre sıvıyı dışarı atar. Yani adeta başınızdan işersiniz. Birçok kişi bulantı yaşar.

Kendini iyi hissetmenin yolu ‘yukarı-aşağı’ konseptinden beyninizi kurtarmak. Görüş sisteminizi, kafam ne taraftaysa orası ‘yukarı’ ve ayaklarım neredeyse orası ‘aşağı’ algılayacak hale getirmeye çalışırsınız. Bunu yapabildiğiniz zaman ve gitmek istediğiniz yere kafanızı en azından kulak memenizi bedeninizin geri kalanından önce götürmeyi başardınızda sıfır çekimli ortama uyumlu hale gelmiş olursunuz.

Her uzay seferinde bedeniniz uzayda olmanın ne demek olduğunu hatırlayacağı için bu uyum süresi daha kısalıyor. Ancak midenizin bütün bu olan bitene alışıp, ‘öğleye ne yiyoruz?’ diye sorması birkaç gün sürüyor.”

Marsha Ivins, beş uzay seferinde de fazla yemek yiyemediğini anlatıyor. Dünyadayken de çok iştahlı biri değilmiş ama sıfır yerçekimi ve vücut içinde kitlesel şekilde göç eden sıvılar uzayda ‘lezzet’leri bir başka hale getiriyormuş. Acıkınca yerim diye epey miktarda çikolata götürmüş uzaya. Bir tanesini yiyince büyük hayalkırıklığı yaşamış. Mum yiyormuş hissine kapılmış. ”Ama olsun, sonunda bu bir gurme seyahati değil, uzay yolculuğu.

Ne mekikte ne de Uluslararası Uzay İstasyonunda yemek yapmak diye bir olay yok. Uzay yemeği, önceden pişirilerek dondurulmuş veya vakum paketlenmiş yiyeceklerden oluşuyor. Yemeğinizi açtıktan sonra fırında biraz ısıtıyorsunuz veya paketini açtıktan sonra asker kumanyası gibi yemeğe hazır olmuş oluyor. Buzdolabı olmadığı için taze yiyecek diye bir şey de yok. Giderken yanlarına aldıkları, elma, portakal gibi taze yiyecekleri, uçuşun ilk günlerinde yiyip tüketiyorlar.

Uzaydaki hayattaki en ilginç deneyimlerden biri ise, yer yüzündeki en olağan deneyim: Uyku. Astronot Ivins nasıl uyuduklarını anlatınca, ‘işte uzay bu’ duygusuna kapılıyoruz:

‘’Mekikte, uyku tulumunuzu, mekiğin zeminine, duvarına, tavanına nereye isterseniz oraya bağlıyor ve içine girip uyuyorsunuz. Kamp yatağı gibi. Ancak yatağın kolları var. Kollarınızı içinden geçiriyorsunuz, dışarıdan yatağın fermuarını çekiyorsunuz. Cırt cırtları da sıkıca bağlayarak kendinizi iyice sarılmış hissediyorsunuz. Sonra kafanızı, bir köpük yastığa yine cırt cırtlı kemerle bağlıyorsunuz. Bu da boynunuzu rahatlatıyor. Kollarınızı yatağın içine sokmazsanız, yavaş yavaş havalanır. Bazen sabahları uyandığınızda bir kolun kafanızın önünde uçtuğunu görürsünüz. ‘Whoa! Bu da ne?’ diye şaşırırsınız. Ta ki kendi kolunuz olduğunu anlayana kadar…’’

Marsha Ivins, çoğu uçuşunda mekiğin orta güverte kısmında yer alan ‘airlock’ denilen hava bölümünde uyumuş. Mekik dışı aktivite (EVA) zamanları dışında pek kullanılmayan bir bölüm olduğu için biraz da özel yatak odası gibi görüyormuş orayı. Tek olumsuz yanı ise, mekiğin güvertesindeki en soğuk bölme olması. Nerdeyse sıfır derece. Dört kat giyiniyormuş ve kollarını da uyku tulumunun içine sokuyormuş. Çoğu zaman da yemek paketini ısıtıp onu da tulumun içine atarak kendini ısıtıyormuş. Ancak son seferindeki son iki akşamında, uyku tulumunu uçuş güvertesinde ön cama bağlayarak uyumuş. Neden? Uyandığında, dünyalar onun olsun diye… Gözlerini açtığında karşısında Dünya, sadece onun için öylece duruyormuş.

Beş kez uzay yolculuğuna çıkınca, aslında uzayda ne kadar rahatladığını da farketmiş. Yeni astronotlar, bazıları saatler bazıları ise günler süren planlanmış işlerini bir an önce tamamlamak için yoğun bir telaş içinde olurmuş. Bu telaşı bölen tek şey Güneşin doğuşunu seyretmek.

Biz Yerdekiler gibi günde bir kez yaşadıkları bir deneyim değil. Yörüngede her 24 saatte 16 kez Güneşin doğuşuna tanık oluyorlarmış.

Mekik uçuşları yoğun bir çalışma temposu da demek. Günlük yapılması gereken işlerin yanı sıra, Mekik dışı faaliyetler, robotik operasyonlar… Oldukça zor, stresli ve bir şekilde korkutucu işler. Çünkü en ufak hatanızı aşağıda bütün dünya seyrediyor. Peki rahatlatıcı tarafı ne? Dünyadayken ulaşılabilir bir konumdasınız. Ama uzayda kimsenin size ulaşamayacağı bir yerdesiniz. Yer ile iletişiminiz ve e-mailleriniz var ama Yer’de kafanızı meşgul edecek ‘Dünya İşlerinin’ hiçbiri yok. ‘Faturayı ödedim mi?’, ‘köpeği yürüyüşe çıkardım mı?’ vs…

Dünyanın bütün dertleri atmosferin içinde kalıyor. Dünyadan tamamen özgürleşiyorsunuz. Gerçi, ‘Yer’e iner inmez hepsi geri geliyor. ”Mekiğimiz iner inmez beynim, yapılacak işler listesi ile doluyor.” diyor Ivins…

Yere geri dönen astronotu bekleyen tek başağrısı dünya işleri değil. Geri dönüşleri onlar için sorunlu yapan başka bir şey daha var:

‘’Uzayda hiç hastalanmadım. Ama yeryüzüne dönüşlerimin hiçbirinde de harika hissedemedim. Bizi Yerde dengede tutan içkulağımız, uzaydaki zamanımız boyunca kapanıyor. Yere indiğimizde yerçekimini hissetmeye başlıyor ve inanılmaz derecede duyarlı hale geliyor. Dengenizi kaybediyorsunuz. Başımı yana çevirdiğimde düşüyordum. Yerçekiminde nasıl hareket edeceğinizi yeniden hatırlamanız gerekiyor. Haftalardır kullanmadığınız kaslarınız, oturmak, yürümek, birşeyleri tutmak gibi Dünyalık işlerde size yardımcı olmak için yeniden canlanmaya çalışır. Dünya ayaklarınızı geri kazanmanız günler bazen haftalar sürebilir.”

Peki, Marsha Ivins, binlerce ton patlayıcı yakıtı ile korkunç bir gürültüyle Yerden binlerce kilometre hızla uzaklaşan bir alüminyum tüpe yeniden tıkılıp ‘oralara’ gitmek ister mi?

‘’Çok zor bir iş. Çok ürkütücü bir iş. Çok inanılmaz bir iş. Ve evet, bir saniye bile düşünmem yine giderim.’’

Cemal Tunçdemir

Kaynak: https://t24.com.tr/yazarlar/cemal-tuncdemir/astronotlar-uzayda-nasil-yasiyor,13445

Matematiksel

Paylaşmak Güzeldir

Yazıyı Hazırlayan: Matematiksel

Avatar
Bu yazı gönüllü yazarlarımız tarafından hazırlanmış veya sitemiz editörleri tarafından belirtilen kaynaktan aslına uygun kalınarak eklenmiştir.

Bunlara da Göz Atın!

Sosyal Medyayı İkiye Ayıran Matematik Sorusu

Sosyal medyadaki pek çok kişi şu aralar ikiye ayrılmış durumda. Hem de bu ayrışmaya bu …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.