Simyadan Kimyaya Bir Yolculuk Hikayesi

Dünyanın yapıtaşının ne olduğuna dair sırları çözüp onu değiştirmek için sistematik olarak çalışan ilk insanlar simyacılardır.

simya

Bilimin temellerinin atıldığı Mezopotamya, Eski Mısır, İran, Hindistan, Çin’de uğraşılmaya başlanan simya, sonraki dönemlerde Yunanistan, Roma İmparatorluğu, İslam devletlerinde de görülmeye başladı zamanla.  12.yüzyıldan sonra ise Ortaçağ Avrupası’nda önemli bir uğraş haline geldi. Simyanın temeli büyük ölçüde Antik Yunan’dan gelen bilgilerin anlatılarına dayanıyordu. Simyacılara göre dünyadaki her şey 4 ideal maddenin kombinasyonundan oluşuyordu.

Toprak. Su. Hava. Ateş.

İnançlarının temelinde dünyadaki her şeyin bir şekilde canlı olduğu yatıyordu simyacıların. Buna metaller de dâhildi. Sonuçta metaller de toprakta tohumlar gibi yetişir,  insan vücudu gibi çürürdü onlara göre. Ama metaller aynı zamanda geliştirilip, saflaştırılabilirlerdi. Bu başarıldığında en saf metale yani altına dönüşürlerdi. İşte simyacıları efsanevi felsefe taşını aramaya iten bu inançtı.

Simyacılara göre ölümsüzlüğün sırrını bulmanın temeli felsefe taşına dayanmaktaydı. Bu felsefe taşı ruhani dünyanın da kilit anahtarı niteliğindeydi. “Kırmızı iksir” adını verdikleri karışım ile değersiz metalleri altına dönüştürmeye çabaları hep bundandı. Maalesef kullandıkları büyülü sözler ve karışık çizimler nedeniyle yaptıkları çalışmalar hakkında elimize ulaşmış çok fazla bilgi yoktur yaptıkları deneyler hakkında. Bu nedenle yaptıkları çalışmalar sıklıkla büyücülükle karıştırılmıştır zaten…

simya_sembol

Sonuçta o dönemde kimyevi alandaki terminoloji eksikliği simyacıları zamanla pagan mitolojisi, astroloji ve kabala terimlerini kullanmaya itti. Bu nedenle simyacılar en basit deneyleri bile mistik bir uğraş olarak karışık terimlerle ifade etmek zorunda kaldılar.

1669 yılında son dönem simyacılardan biri olan Hennig Brand’da aynı arayışta olan biriydi. Brand, felsefe taşını insan idrarında bulabileceğini düşünüyordu. Bunun için bir çok farklı denemeler yaptı. Ve elbette altın elde edemedi idrardan ama onun yerine bambaşka bir şey buldu farkına varmadan, o dönem için belki de bir sihir gibi gözüktü gözüne bu bulduğu şey: Işık veren anlamında “Fosfor”. O zamanda ne işe yaradığı tam olarak anlaşılamadı bu icadın, ama sonraki dönemlerde apayrı bir biçimde insanlık kullanmaya başladı fosforu, nerede derseniz kibrit yapımında elbette.Hennig Brand

Avrupa Orta Çağ’ı terk ederken bilimi yeni güçler şekillendirmeye başladı zamanla. Devir savaşlar devriydi ve bu savaşlarda başarı daha iyi metaller kullanılmasıyla da alakalıydı. Yeraltından metal cevheri çıkarmaya yönelik kirletici iş çok daha önem kazanmaya başladı haliyle.

Asırlık inançlara yıkan görüşlerin ilk olarak doğmaya başladığı yerlerden biri de madenler oldu bu nedenle. O döneme kadar hava bölünmez bir madde ve dünyanın yapıtaşlarından biri olarak görülüyordu. Ama Avrupa sanayileşirken bunun doğru olmadığı giderek daha da belli olmaya başladı. İnsanlar kişisel tecrübeleriyle çok farklı özelliklere sahip farklı havalar olduğunu fark ettiler. Madenlerde insanları öldüren ve gizemli bir şekilde mumları söndüren “kötü hava” vardı. Yeraltında aniden tutuşan “ateş buharı” vardı. Harika bir şekilde adlandırılmış olan “flojistik hava” ise yanma ile üretiliyordu. Tüm bunlar yeni sorular ortaya çıkardı. Bu havalar neydi? Kaç tane vardı?

Deneyciler Avrupa’nın her tarafında cevap arayışına gitti. Yorkshire’da da doğa filozofu Joseph Priestley bu görevi üstlendi.  Priestley hava üzerinde çalışmaya değişik maddeleri ısıtarak başladı. Simyacıların en sevdiklerinden olan kızıl oksit de bunların arasındaydı. Priestley onu yüksek bir sıcaklığa kadar ısıttı ve turuncu toz parlak bir metale dönüştü: Cıva

joseph priestley

Topladığı havayı ise “iyi hava” olarak tanımladı. Bu iyi havanın yanıcı özellikleri onu büyülemişti. Keşfedilen yeni havalar içerisinde en önemlilerinden biri bu oldu.

Priestley 1774’te Paris’e bir yolculuk yaptı. Priestley Paris’e vardığında Fransız deneysel biliminin altın çifti olan Antoine ve Marie Anne Lavoisier tarafından akşam yemeğine davet edildi. Bu çift o dönem için Avrupa’nın en iyi aletlerine sahip özel laboratuvara sahipti aynı zamanda.

Akşamın ilerleyen saatlerinde sohbetin konusu havalara geldi. Priestley onlara son keşfini, yani alev alma özelliğine sahip havayı anlattı. Daha sonra da bu havayı tam olarak nasıl üretebileceklerinden bahsetti. Priestley’in bilgileriyle donanan Lavoisier deneyi tekrarlamaya koyuldu.

Marie Anne Lavoisier

Kısa süre sonra kendi keşfiyle yani başka bir isim verdiği aynı havayla böbürleniyordu. Lavoisier ona oksijen demişti. Hayatın gazı.

Lavoisier’in daha sonra yaptığı şey ise bilim tarihinin dönüm noktalarındandır. Priestley deneyini tersten yapmaya karar verdiler. Gaz ve parlak metali tekrar bir araya getirerek kızıl oksit oluşturdular. Ve yaptıkları ölçümlerde bunun daha önceki haliyle tamamen aynı ağırlıkta olduğunu buldular.

Bu, modern kimyanın temel prensiplerinden biridir günümüzde. Denge…

Bir maddeyi alıp basit elementlere ayrıştırdıktan sonra o elementleri tekrar birleştirdiğinizde başladığınız noktaya geri dönersiniz.  Kimya bilimi böyle doğdu. Bağlantılarla. Simyacıların pratik yetenekleriyle ve yeni gazların keşfiyle…

Ancak unutulmaması gereken bir şey var, her ne kadar isim benzerliği olsa da simya ile kimya aynı şey değildir. Simyacılık barutun bulunması, madenlerin rafine edilmesi, kozmetiğin gelişimi, seramik, cam ve boyanın üretimini sağlaması, likör ve esans üretimini başlatması gibi kimyasal gelişime katkıda bulunsada da amaç ve yöntemleri ile özünde kimyadan ayrışmaktadır.

Başka bir benzetmeyle astroloji ve astronomi arasındaki ilişkinin simya ve kimya arasında da olduğu söylenebilir. Fiziksel fenomenlere mistik anlamlar yüklemek…

Güzel bir kitaptan güzel bir sözle bitirelim yazıyı…

“Gözümüzün önünde büyük hazineler olduğu zaman asla göremeyiz onları. Peki, neden bilir misin? Çünkü insanlar hazineye inanmazlar”                                                                                                            Simyacı (Paulo Coelho)

Sibel Çağlar

Matematiksel

Yazıyı Hazırlayan: Sibel Çağlar

Kadıköy Anadolu Lisesi, Marmara Üniversitesi İngilizce Matematik Öğretmenliği, ardından uzun süre özel sektörde matematik öğretmenliği, eğitim koordinatörlüğü diye uzar gider özgeçmişim… Önemli olan katedilen değil, biriktirdiklerimiz ve aktarabildiklerimizdir bizden sonra gelenlere... Eğitim sisteminin içinde bulunduğu çıkmazı yıllarca iliklerimde hissettikten sonra, peki ama ne yapabilirim düşüncesiyle bu web sitesini kurmaya karar verdim. Amacım bilime ilgiyi arttırmak, bilimin özellikle matematiğin zihin açıcı yönünü açığa koymaktı. Yolumuz daha uzun ve zorlu ancak en azından deniyoruz.

Bunlara da Göz Atın

Okuldayken Albert Einstein’in Matematiği Kötü müydü?

Matematik ile arası hoş olmayan birçok kişi için bir avuntudur bu aslında. Einstein’ın bile matematiği …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir