Nietzsche’nin Akademisyen Anlayışı Üstüne

Nietzsche’nin çığlığı ulaşabilir mi bugünün bilim havasına? Yürüyebilir mi, dans edebilir mi, uçabilir mi bu çağda akademisyen? Yoksa, çok ayrı bir çağın, çok ayrı bir filozofun, romantik, düş dolu, postmodern zırvalar yaratan sözleri olarak, akademik kalelerin duvarlarına çarpıp, yok olup gidecek midir sözleri?NietzscheNietzsche, çağının akademik yaşamını, o yaşam içindeki akademisyeni ( Bu yazıda “Der Gelehrte”yi akademisyen olarak çeviriyorum.) nasıl görüyordu acaba?

Bu yazı, sorunun çok sınırlı bir yanıtını betimleyip tartışacak, Şen Bilim ve Ecce Homo’daki birkaç metnin ardından gidip, saptamalar yapmaya çalışacak.

“Pek iyi biliyoruz artık: Hani şu bilime, kadınların, ne yazık ki birçok sanatçının da yaptığı biçimde gezintiye çıkmışlar gibi şöyle bir göz atanları: Onun ciddi gücünden, hani şu küçük büyük işlerde seçeneksiz oluşundan, şu tartmada, yargılamada, yargıları sonuçlandırmadaki hızından şaşırıp ürkenleri. Onları (bilimle ilgili olarak) korkutan, özellikle, hiçbir övgü ve ödül almaksızın nasıl en zor olanın beklenip, en iyi olanın yapılıyor oluşudur; üstelik orada, askerlerin arasında olduğu gibi, çoğu kez işitilen, çoğunlukla azarlamalar, bağırıp çağırmalardır, çünkü işlerin iyi yapılmasıdır kural, başarısızlık bir istisnadır;yine de her yerde olduğu gibi, kural suskun bir ağıza sahiptir. Şimdi bu, “bilimin ciddi gücünün” tam da o en iyi toplumun tavrı ve adâbı ile ortak bir yanı vardır: Henüz başlamamış olanı  korkutur.Oysa ona alışmış biri onun aydınlık, saydam, güçlü, yüksek elektrikli havasının, bu eril havanın dışında bir yerde yaşamak istemez.”(Şen Bilim, sayfa:293)

Çağının bilime bakışından rahatsızdır Nietzsche, “gezintiye çıkmışlar gibi” ona şöyle bir göz atanları, bilime bakanları, kadınların, sanatçıların bir bölümünü onaylamaz. Bilim erkek işidir, eril bir havası vardır.”Sert” bir havadır bu. Bilimin ciddi gücü ürkütür ona dışarıdan bakıp geçenleri. Seçeneksizdir; ölçmede, yargılamada, yargıları sonuca ulaştırmada başarmak zorundadır; başarır da. Hızlıdır. Bilime uzaktan, şöyle bir bakıp geçenler, onun gücünden, ciddiyetinden irkilirler; orada çıkarsızlık vardır çünkü. Pragmacı bir yaşamdan uzakta, övgüyü, ödülü dışlamış çetin bir yaşamdır, bilim yaşamı. Askeri bir disiplin egemendir bilimde. Bu disiplinden yakınmaz Nietzsche, her zaman açıkça dile getirilmemiş kuralların gerekli olduğunu düşünür: Ciddi gücü, disiplinli sert havasından gelir; hiç de korkutucu, karanlık bir hava değildir; yalnızca dışarıda duran, henüz bu yaşam içine girmemişe öyle görünür.Kasvetli değildir bilim yaşamı; aydınlıktır, saydamdır, güçlü, yüksek elektrikli havası, tam da erkeğe yakışacak bir nitelik taşır.

Bu metninde Nietzsche, kendisinin de içinde bulunduğu bir hava olarak görür çağının bilimini; ona bakanlardan yakınır, o havayı soluyanlardan değil.

Oysa her metni bu iyimserliği taşımaz, salt Ecce Homo’nun, Şen Bilim’in sınırları içinde bile bu bakışına aykırı birçok metin bulabiliriz. Örneğin, Ecce Homo, Neden Böyle Akıllıyım? Başlıklı bölümün 8. Metninde şöyle der:

“Akademisyen, tüm kuvvetini evet ve hayır demeye, çoktan düşünülmüş olanı eleştirmeye harcar, kendi düşünmez olur artık.[…] Kendi savunma dürtüsü bozulmuştur onda, yoksa kitaplara karşı kendini savunurdu. Akademisyen […] kibrit gibiler yalnızca, sürtmeli onları, kıvılcım verebilmeleri, düşünce verebilmeleri için […] Sabahın köründe, daha gün ağarırken, olanca dinçliği içinde, gücünün şafağındayken insan, kitap okumak…ayıp derim ben buna!”

Bu görkemli bilim havasında akademisyen, düşünmeyen biridir: Okumaktan, öğrenmekten düşünmeye vakti yoktur çünkü: Düşünülmüşü eleştirir durur. Belki de, büyük ölçüde çağının filoloji eğitiminden etkilenerek söylüyor bu sözleri. Kendini kitaplara karşı savunamayan, kitapların altında kalan bir insan! Çürümüş, kokuşmuş, bozulmuş, soysuzlaşmış biri: Ya onaylar ya yadsır: Papağandır bir türlü; en temel dürtüsü, kendini savunma dürtüsü bozulduğu için sığlaşmış, bozulmuştur. Bedenini ve düşüncelerini duyamaz olmuştur artık. Bedeni ve ruhuyla arasına kitaplar girmiştir. Neden böyle olmuştur? Belki de aşırı bir özdenetim kendini sıkma, kendine aşırı bir egemen olma çabası buna yol açmıştır: Şen Bilim, s. 305’ten bir örnek:

“Bundan böyle onu çekse, itse, cezbetse, harekete geçirse, içten ya da dıştan; bu kolayca uyarılıp rahatsız olan kişiye bütün bunlar, her zaman özdenetimi için bir tehlikeymiş gibi gelir; artık kendini herhangi bir dürtüye ya da özgür kanat vuruşuna bırakmaz; onun yerine, orada öyle kaskatı durur, kendini koruma pozisyonunda, kendine karşı silahlanır, keskin ve kuşkucu gözlerle, kalesinin oldum olası koruyucusu olarak, çünkü bir kaleye çevirmiştir kendini […] Oysa çekilmez biri olup çıkmıştır başkalarına karşı; nasıl da yoksullaşmış, ruhun o güzelim şanslarından alıkoymuştur kendini! Ve gerçekten edinebileceği tüm öğrenme olanaklarından. Öyleyse, olmadığımız şeylerden öğrenmek istiyorsa, insan arada sırada kendini bırakmalıdır.”

Geren, gerilen, çok kolayca uyarılabilir, bu kişi, yaşam karşısında kaskatı durur; sürekli tehlike içinde olduğunu, özdenetimini kolayca yitirebileceğini düşünür, bırakamaz kendini dürtülerine, içinde kanat vuran coşku kuşuna. Sürekli kendini koruma sıkıntısı içindedir. Bundan dolayı, ruhunu kaleye dönüştürmüş, dışına ve içine karşı silahlanmıştır. Diğer yandan, birlikte yaşadığı insanlara hayatı zindan etmektedir. Ruhunu daralttığı için karşısına çıkan, birlikte yaşadığı insanlara karşı güven duymaz. Ruhun o güzelim şanslarından mahrum bırakmıştır kendini. O şanslar, kendini kasıntılı gergin bir havadan kurtarabilmek için gereklidir oysa. Gergin olmak, iç dünyasında kalın duvarlar oluşturur, olabileceğini olamaz, öğrenebileceğini öğrenemez olur: Öğrenme olanaklarından yoksun kalmıştır, kendi olmadığımız şeylerden öğrenemez olmuştur. Ne demek kendi olmadığımız şeyler? Öteki olanlar, ötedekiler; “farklı” olanlar, kokuşmamıza yol açan darlığımızın aşılması için gerekli olanlar, yüzleşmemiz gereken bilgiler, dürtülerimizin, iç gücümüzün zenginliğini, yaratıcı âhengini duyabilmek için bilinmek zorunda olanlar…Kendimizi bırakamazsak, gerginliğimizi yitiremezsek öğrenemeyiz.

Gerginlik, belli bir bağlamda, belli bir ölçüde, belli bir nitelik taşıdığında gerekli olabilir elbet, bilgi yolcusu için; özdenetimin yol açtığı gerginlikse yoksunluktur, darlıktır, öğrenememedir.

Bu darlığın içine düşmenin nedenlerinden biri de, insanın içindeki güçleri bilememesi, onları düzenleyememesidir. Örneğin düşünme gücüne kaslarını katamamasıdır; bedeniyle zihnini bir uyum haline getirememesidir. “açık havada gezinirken doğmayan, kasların da birlikte şenlik yapmadığı hiçbir düşünceye inanmamalı.”(Ecce Homo, Neden Böyle Akıllıyım?) Düşünce bedenle, bedenin içinde yer aldığı doğayla iletişim kurarak, birliktelikler oluşturarak güç kazanır:

“Değerlerin yeniden değerlendirilmesi için belki de bir tek kimsede bir arada bulunandan çok yetiler gerekliydi; her şeyden önce yetilerin birbirlerini yıkmadan, ortadan kaldırmadan karşıtlığı olmalıydı. Yetilerin sıra düzeni, uzaklık,düşman etmeden ayırma sanatı, hiçbir şeyi karıştırmamak, uzlaştırmamak, kaosun bir eşi olsa da görülmedik ölçüde bir çokluk, işte buydu önkoşulu dürtülerimizin uzun gizli çalışmasının, sanatçılığının…”

Akademisyenin sıkışmışlığı, kokuşmuşluğu sahip olduğu değerlerden gelir. Değerler zaman içinde, yaşamın sürekli tazelenen akışında tazelenmek, yenilenmek, yeniden değerlendirilmek zorunda. Değerlerin yeniden değerlendirilmesi, insanın içindeki güçlerin, dürtülerin, sanatçılığı ile sağlanır. İçimizdeki güçler, yetilerimizin çeşitliliğini, zenginliğini, onların biraradalığını yozlaştırmadan, karşıtlıklarından yaratıcı devingenlikler sağlayarak ortaya koyabildiğinde, yaşamın canlılığına, içimizin canlılığı ile katılıp onun bereketini, bolluğunu yaşayabilir, değerlere can verebiliriz: “Benim akıllılığım bu, tek şey olabilmek, tek şeye varabilmek için, çok yerde çok şey olabilmek. (Ecce Homo, “Çağa Aykırı Düşünceler”, s:3)

Akademisyenin sıkışmışlıktan çıkabilmesinin önündeki engellerden biri, “artık ispatlandı, üstesinden geldim böylece” duygusudur. Bu onu sınıflamalara, kategorileşmelere götürür. İnandırma, ikna etme, mantığı kullanma, akademik hayatın önemli süreçleri olur. Bu durum onda darlaşma oluşturur. Kendini koruma dürtüsünü başarılı biçimde geliştiremez duruma gelir. Gücün yayılmasını hedef alan bu dürtü, sıkıntılı durum içinde, kendi darlığına tutsak olmuş bu insan tarafından kısıtlanır. Oysa doğada, darlaşmayı, sıkışmayı aşan bir bereket, bolluk vardır. İspatlayıp kapayan, kapanan akademisyen, doğadaki neredeyse saçmalık derecesindeki zenginliği, çeşitliliği, çokluğu farkedememektedir. Kamburları olan, maneviyattan (tinsel) anlamayan, salt uzmanlık alanı içinde sıkışmış akademisyen, okumakta olduğu kitapların değeri için Nietzsche’nin sorduğu şu soruyu soramaz: “Yürüyebilirler mi? Hatta daha fazlası, dans edebilirler mi?”

“Neden bilim?” sorusu, “neden ahlak?” sorusuna geri gider,”yaşam, doğa, tarih ahlaktan yoksunken…” bilime iman, “bir öteki” dünyayı öne sürmekle, olumlamakla gerçekleşebilir. Hiçbir bilim “öndayanaksız”, önceden kabullere dayanmaksızın var olamaz. Bilimde ardından koşulan amaç hakîkate ulaşmaktır, aldanmaktan kaçınmaktır. Hakikati isteme, aldanmamayı istemedir. Neden aldanmayı istemiyoruz ki? Aldanmanın zararlı, tehlikeli, yıkıcı olduğunu düşündüğümüzden. Bilimse bize aldanmamanın güvencesini versin istiyoruz. Nasıl sağlıyor bilim bunu? Bir metafizikçi inançla! Hakikati isteme böylece, bir inanca dayandığı için, ahlaksal bir temel üzerinde duruyoruz. Yaşamdan bu korku neden? Aldanma korkusu yaşama yakışır mı? Yaşam aldanmalara açık olmakla yaşanmıyor mu? Hakikati isteme, gizli, üstü örtük bir ölümü isteme olmasın? Yaşamın aldanmalarla gelişen inişli çıkışlı gidişini yaşam dışı, öte dünyayla, “idealarla”, soyut düşüncelerle tepeden inme hakikati isteme ile kesmeye, bozmaya, zedelemeye, öldürmeye çalışma doğru mudur? Biz bugünün bilenleri, sıkışmamış, daralmamış akademisyenleri, hâlâ ateşimizi geleneğin ülküleştirici eğiliminden, Platon’dan almamıza karşın, bu yanılsamayı aşmak zorundayız.

Akademik uğraşın dayandığı metafizik temellerin gözden geçirilmesiyle, akademisyenin darlaşmışlığı, sıkışmışlığı aşılabilir. Kesinlik talebi ile güç kanıtı ardındadır. Yeterince isteme gücü olmadığı için eksikliğini inanma ile kapatmaya uğraşır. Çünkü, istemenin eksik olduğu yerde, inanç her zaman en fazla arzulanan, en ivedilikle gerekli olandır. İç gücümüzün yetersizliği, iç enerjimizdeki noksanlık, zayıflık dürtüsünün iç dünyamızın yönetimini ele geçirmesine yol açıyor. Zayıflık dürtüsü ise bize edilgin, kalıplara bağlı kılacak, katı inanmaya götürüyor.

“Nedir öyleyse bu sıkılmışlıktan kurtulmanın yolu? Bilimin havasını tanımalı, dönüştürmeli, ona can vermeliyiz öncelikle. Bilimin havası havadardır, temizdir. Ciddi gücünden, apaçıklığından yola çıkacaktır bilimin. Orada uçabileceğini görecektir. Bilimin temiz, açık, ciddi, güçlü havası, onu kültürün diğer alanlarındaki o güzelim kanatlarını kirletecek karanlık sulardan alıkoyacaktır. Güneşten değil, güneşe doğru giden ışık ışınları gibiyizdir artık, bilimin havasından süzülen kanatlarımızla; yeryüzüne ışık getiren ateşler gibiyiz.”(Şen Bilim, s:293)

Demek ki akademisyen, bilimin havası, hava olunca,  temiz, duru, aydınlık, güç verici olduğunda kanatlarını açabiliyor. Salt, kendi bireysel gücüyle, bu güç ne denli “ciddi”, “aydınlık”, “temiz” olursa olsun darlıktan kurtulamıyor. Yüksek havaya, aydınlık, güneşli, temiz “dağ havasına” gerek var. Bu hava içinde içimizdeki güçle, yanlıştan korkmayarak, onlardan öğrenerek, bizim olmayandan, farklıdan, ötekinden, yabancıdan edindiğimiz görgümüzle isteyenlerden biri olarak, coşkuyla, dalgalar gibi yaşamın çatlaklarından süzülerek, gizlerini arama sevdasına katılacağız. Akademisyene bakışımız, onu kavrayışımız kökten değişecek, Nietzsche’nin filozof kavramını yaşayışındaki temel değişiklik gibi: “Yanındaki herkesi tehlikeye sokan bir korkunç patlayıcı olarak filozofu nasıl anladığım, filozof kavramının “geviş getiren” akademisyenler, diğer felsefe profesörleri bir yana, Kant’ı bile içeren filozof kavramından nasıl derin bir biçimde ayrı olduğu” (Ecce Homo, “Çağa Aykırı Düşünceler”, s:3) görülünce, Nietzsche’nin gönlündeki bilim havası, bu hava içinde uçan, bir ışık, bir ateş olan akademisyen bir yanıyla anlaşılabilecektir.

Çağımız elbette daha farklı akademik sorunlarla, akademisyen görüntüsüyle karşı karşıya. Nietzsche’nin çığlığı ulaşabilir mi bugünün bilim havasına? Yürüyebilir mi, dans edebilir mi, uçabilir mi bu çağda akademisyen? Yoksa, çok ayrı bir çağın, çok ayrı bir filozofun, romantik, düş dolu, postmodern zırvalar yaratan sözleri olarak, akademik kalelerin duvarlarına çarpıp, yok olup gidecek midir sözleri?

Prof. Dr. Ahmet İnam

*Bu makale Prof. Dr. Ahmet İnam’ın Say Yayınları’nın, Nietzsche adlı kitaba yazdığı Önsöz’den alıntılanmıştır.

Gökhan Başkan

https://gokhanbaskancom.wordpress.com

Matematiksel

Yazıyı Hazırlayan: Matematiksel

Bu yazı gönüllü yazarlarımız tarafından hazırlanmış veya sitemiz editörleri tarafından belirtilen kaynaktan aslına uygun kalınarak eklenmiştir.

Bunlara da Göz Atın

Seçim Paradoksu 2: Bolluk İçinde, ‘Bol Bol’ Mutsuzluk

Dünyamızın, insan ırkının oyun hamuru gibi olduğunu düşünmeye başlamıştım. Birden kendimi seçimlerimizin kaynağını sorgularken buldum. …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ga('send', 'pageview');