Nesnel Gerçeklik ve Sanallık Felsefesi: Gerçek ve Doğru Bilgi Var mıdır?

Çoğunlukla aslında ön yüzünü gördüğümüz olguların, kavramların, olayların sanki içyüzlerini biliyormuş gibi onları nesnel gerçekliğin bir parçasıymış gibi ele alırız. Bu nedenle hayatımızın çoğu aslında içyüzünü bilmediğimiz ve sorgulamaktan da kaçındığımız inancımızı, ideolojimizi yarım yamalak savunmakla geçer.

Pilatus, birden fazla hakikat olduğunu iddia eder. Nesnel gerçeğe ulaşmak çok kolay değildir; öncelikle metafizik alandan çıkabilmek, ontolojik ve epistomolojik pencerelerden bakabilmek de gerekir. Ayrıca inançlarımızın, düşüncelerimizin ve ideolojik bakışımızın bizi sınırlayan dar koridorlarından da geçmemiz gerekir. Çünkü burada, ulaşmaya çalıştığımız nesnel gerçekliği çarpıtma ve onu kendi inanç ve düşüncelerimize uydurma, adapte etme tehlikesi ile de karşı karşıya kalırız. Çünkü insanlar, gerçeklerden çok, inanmak istediklerine inanma eğilimi gösterirler. Bu bilimsel deneylerle kanıtlanmıştır. Bu da karmaşık bir süreçtir aynı zamanda. Çünkü bütün bunların  arasında bir korelasyon ve diyalektik bir ilişki kurmak da gereklidir aynı zamanda.

Şehir dışına doğru araba kullanıyorsunuz ve bir ahır gördünüz. İnancı oluşturursunuz: “Bu bir ahırdır.” Bu önerme açık bir şekilde gerekçelendirilmiş bir inançtır. Aynı zamanda doğru bir inançtır. Aslında sadece gerçek bir ahır gördünüz. Ancak sizin haberiniz yoktur, ama aslında çiftçilerin çoğunun ahır inşa etmediği, Sahte Ahır Kasabası’ndasınızdır. Ahırların sadece ön yüzlerini yaparlar. Bu nedenle tartışma sürer, bu bilgi değildir çünkü sahte bir ahır görmüş ve yanlış bir inanç oluşturmuşsunuzdur.[1]

Çoğunlukla aslında ön yüzünü gördüğümüz olguların, kavramların, olayların sanki içyüzlerini biliyormuş gibi onları nesnel gerçekliğin bir parçasıymış gibi ele alırız. Bu nedenle hayatımızın çoğu aslında içyüzünü bilmediğimiz ve sorgulamaktan da kaçındığımız inancımızı, ideolojimizi yarım yamalak savunmakla geçer. Çünkü aslında, neye inandığımızı biz de tam bilemeyiz. Çünkü hem onu sorgulamaktan kaçınmakta, hem de anlamaya çalışmamaktayız. Böylece ideolojimizi, inancımızı gerçekliğe değil, gerçekliği inanç ve ideolojimize uyarlama çabası içine gireriz. Aslında bu boş bir çabadır, gerçeği çarpıtmaktan ve kendimizi kandırmaktan başka bir sonuca varmaz. Ama şaşırtıcı olan, zaten çoğu insanın bu kendini kandırma istek ve çabasıdır. Çoğu insanın, nesnel gerçekliğe ulaşma kaygısı yoktur; aksine ondan kaçmaktadır.

Gerçeklik nedir? Gerçekliğin sözel tanımı, eş deyişle bilginin nesnesi ile bağdaşması, burada sorgusuzca kabul edilmektedir. Ama bilinmesi gereken şey, her bilginin evrensel ve güvenilir ölçütünün ne olduğudur.

Gerçeklik bir bilginin nesnesi ile bağdaşmasından oluşuyorsa, o zaman bu yolla bu nesne başkalarından ayırdediliyor olmalıdır; çünkü bir bilgi ilişkili olduğu nesne ile bağdaşmıyorsa yanlıştır, üstelik başka nesneler açısından geçerli olabilecek bir şeyler kapsıyor olsa bile. Şimdi, evrensel bir gerçeklik ölçütü olabilecek şey nesnelerinin ayrımına bakılmaksızın tüm bilgiler açısından geçerli olmalıdır. Ama açıktır ki, bu ölçütte bilginin tüm içeriği (nesnesi ile ilişkisi) soyutlandığı için, ve gerçeklik tam olarak bu içerik ile ilgili olduğu için, bilginin bu içeriğinin gerçekliğinin bir belirtisini soruşturmak bütünüyle olanaksız ve saçma olacaktır. Bu yüzden yeterli, ama aynı zamanda evrensel olacak bir gerçeklik ölçütünün verilmesi olanaksızdır.[2]

Artırılmış gerçeklik

Artırılmış gerçeklik ise, son yıllarda kullanılmaya başlayan bir terimdir. Nesnel gerçekliğin, değiştirilmesi ve sanal bir boyuta dönüştürülmesidir. Bu da onu tamamen nesnel gerçeklikten farklı, sanal dünyanın, kendi sanal gerçeklik algısına büründürür.

“Artırılmış gerçeklik, gerçek dünyadaki çevrenin ve içindekilerin bilgisayar tarafından üretilen ses, görüntü, grafik ve GPS verileriyle zenginleştirilerek meydana getirilen canlı, doğrudan veya dolaylı fiziksel görünümüdür. Bu kavram kısaca gerçekliğin bilgisayar tarafından değiştirilmesi ve artırılmasıdır. Teknoloji kişinin gerçekliği zenginleştirme işlevi görür. Buna karşın sanal gerçeklikte ise gerçek dünya yerine tasarlanıp canlandırılmış bir dünya vardır.”

“Kişi, kendi içiyle olan ilgisini yitirdiyse artık ancak çarpıtılmış bir kendiliğe; dış dünyanın hoşuna gidecek belli davranış ve duygu durumlarına uygun bir görüntüye yaslanabilir. Böyle bir görüntüyü ayakta tutma ihtiyacı; belki de baskısı, kişinin kendi algılayışı, kendi duygusu ve duygudaşlığı olabilecek her şeyi hükmü altına alır.”[3]

Aynı şekilde kişi bence, kendi düşüncelerinin yüzde yüz doğruluğunu kanıtlama eylemine girmekte, ve böylece de düşünceler birer inanca dönüşmektedir. Sorgulama ise hiç denenmeyen bir yöntem olarak orta yerde kalır. İşte dış dünyanın içinde bulunduğu topluluğun, kurumun, çevrenin, partinin, sendikanın egemen düşünce anlayışına uyum sağlamakta ve bu dünyanın hoşuna gidecek tarzda kendisini de inandırma ihtiyacı duyacaktır. Böylelikle örneğin devletin ya da karşı çıktığı resmi ideolojinin düşüncesine karşı, başka bir resmi ideoloji ve başka bir otoritenin yönlendirmesinde kalacaktır. Bu da, nesnel gerçeklikten bir kopuştur. Çünkü otorite altında olan kişi, (bu ister bir devlet otoritesi, isterse bir parti, kurum otoritesi olsun) baskı altında olacak, eğer içinde bulunduğu topluluktan farklı bir düşünce geliştirirse, bunun hoşa gitmeyeceğini fark edecektir. Böylece ya inanmış gibi yapacak, ya da kendisini de inandırmaya çalışacaktır. Dostoyevski’nin dediği gibi yaratılan ya da kendisinin yarattığı yalana, bizzat kendisi inanacaktır. Bu da bir çeşit, içinde bulunduğu durumun felsefesini yapmaktır.

Örneğin bir politikacı hakkında ciddi yolsuzluk iddiaları bulunsa, hatta bunlar kanıtlansa bile, toplumda onu destekleyen yandaşlar bulabilir. Dünya siyaset sahnesine şöyle bir bakarsak, şu anda hükümetlerde bulunan ya da yakın zamanda hükümet etmiş, üst düzey politikacıların çoğunluğunun hırsızlıkla, yolsuzlukla ya da usulsüzlükle suçlandıklarını, hatta bunların bir kısmının hırsızlıklarının kanıtlanmış olduklarını görürüz. Ancak bu kişiler yine de toplumun yarısına ya da bir bölümüne ulaşan desteğe sahip olurlar. Çünkü yandaşları böyle bir durumda, inkâr yoluna gider, nesnel gerçeklikle yüzleşmeyi reddeder ve desteğe devam ederler. Çünkü gerçeklikle yüzleşmek, bir cesaretin yanısıra yeni bir durum getirir kişi açısından. Yeni bir durum demek, kişinin içinde bulunduğu çevreyi ve alıştığı durumu, birçok şeyi daha kaybetmesi ve onun açısından belirsizlik anlamına gelebilir. İşte böyle bir durumda birey, kendisinin mensup olduğu partilerin, organizasyonların ve kurumların ne yaptığına bakar. Eğer bunların çoğunluğu bu durumda hırsızlıkla suçlanan politikacıdan yana ise, birey de bu durumun sürmesinden yana olur. Çünkü aksi takdirde hem içinde bulunduğu çevreden izole edilebilir hem de bireysel özçıkarlarını kaybedebilir.

İdeolojiler de, nesnel gerçekliğin algılanmasına engel teşkil edebilirler.

“Gerçek” ve “doğru bilgi” var mıdır?

Gerçeğe giden tek ve düz bir yol olsaydı, gerçek konusunda aşağı yukarı bir uzlaşıya varabilirdik. Ama gerçeğe giden sonsuz sayıda yol vardır. Aynı dünya görüşüne sahip insanlar arasında bile, gerçeğin ne olduğu konusunda bir anlaşma, uzlaşı yoktur. Bunun için İslâmiyet, Hristiyanlık gibi dinlerde birbirinden çok farklı yorumlar vardır. Hatta bu bilimsel diyalektik materyalizme inandığını söyleyenler için de geçerlidir. Örneğin birbirinden çok farklı yorumlar yapan birçok Marksist, anarşist örgüt ve grup vardır. Bu nedenle, nesnel gerçeklik bilincimizin dışında bile olsa, onu görebilmek ve algılayabilmek çok kolay bir süreç değildir. Buradaki problem kişinin, görmek istemediklerini görmemesi, görmezlikten gelmesi ya da yok saymasıdır. Böylece kişi, en “doğru” ve “gerçek” yolun kendi inandığı ve bildiği yol olduğunu, diğer herkesin yanıldığını düşünür. Ve böylece kişinin mentalitesi bir süre sonra farklı gerçekleri duymaya kapanır. Deyim yerindeyse bakar-görmez olur.

Felsefede bilginin kapsamını, doğasını ve kaynağını araştıran, sorgulayan bir felsefe dalı olan epistomolojiye göre, “bilgi ile gerçeğin uyumu bilginin doğruluğunu” sağlar. Doğru ile gerçek birbirinden farklı kavramlardır. Ancak bu ikisi bir yerde kesişebilir. “Bilginin, bilginin alındığı nesne ile çakışması ve uyumu doğruluktur. Doğruluk; algılar, kavramlar, bilimsel kuramlarla nesnel gerçek arasındaki uygunluktur. Fakat doğru bilginin imkânlılığı felsefe tarihinin en büyük sorularından biridir.”

Bu epistomolojik bir bakış açısıdır.

İşte bu “doğru bilgi” konusunda insanlık tarih boyunca farklı yorumlara sahip olmuştur. Hatta dediğim gibi aynı dünya görüşüne inanan insanlar arasında bile yorumda farklılıklar vardır. İşin trajik yani, herkes kendisinin “en doğru” bilgi ve yoruma sahip olduğunu iddia etmektedir. Tabi bu noktada epistomolojik teoriler de birbirinden “doğru bilginin imkânsız olduğunu savunanlar” ile “doğru bilginin mümkün olduğunu savunanlar” olarak ayrışmıştır.

Bilimsel bilgi, akla ve deneye dayanır; nesnel gerçekliği dile getirir. Tabi buradaki bilimden kasıt, özgür bir bilim anlayışıdır. Felsefi bilgi ise, sorgulayıcı ve şüphecidir. İşte felsefe ile bilim birlikte ele alındığında bence “gerçek” ve “doğru”ya da yaklaşmış olabiliriz. Çünkü bilimsel “doğrular” değişkendir ve herhangi bir dogmaya dayanmadığından çürütüldüğünde değişebilir. Ve gelişim sınırsızdır. Dolayısıyla gerçeğe ulaşma çabası, sınırsız bir girişimdir.

Fenomenolojik açıdan ise, gerçekliğin kendiliği diye bir şey olamaz. Çünkü gerçeklik, her zaman kendine yönelmiş bir bilinç tarafından bilinen bir gerçekliktir. Yani kendisine yönelen bilinç tarafından görülen, algılanan ve bilincine varılan bir şeydir. Öyle ise, dünya deneyimlerimizin tamamı, bilinç tarafından kurulmuştur, en somut algılardan en soyut matematik formüllerine kadar. Bu nedenle fenomenoloji, bilincin sistematik incelemesini hedefler. Hareket noktası olarak belli bir epistemolojiye dayanma düşüncesinden uzak durur. Diyalektik materyalizm ise, materyalin, duyularla algılanabilen maddi dünyanın zihin ya da ruhtan bağımsız nesnel bir gerçeklik olarak ele alınmasına dayanır.

Daha önce yayınladığım “gerçek” kavramı ile ilgili bir yazımda şöyle demiştim: Gerçek, her zaman somut ve nesneldir. Diyalektik materyalist anlayışta “gerçeklik-yanılsama” üzerinde de çalışılır. Postmodernizmde ise, evrensellik, bütünsellik, nesnellik, gerçek tezlerinden uzaklaşılmıştır.

Postmodernist düşünürler, nesnel gerçekliğin, bizim algıladığımızdan daha karmaşık bir yapıya sahip olduğunu iddia ederler. Postmodernist anlayışta, gerçeklik, materyalist anlayışta olduğu gibi bilincimizin dışında var olan birşey değildir ve gerçekliği biz biçimlendiririz.[4]

Kant, ‘bu tür önermeleri nereden alıyorsunuz ve böyle saltık olarak zorunlu ve evrensel olarak geçerli gerçekliklere varabilmek için anlağımız neye dayanır?’ diye sorduktan sonra, kavramlardan ya da sezgilerden geçenlerden başka hiçbir yol olmadığını; ve bunların ya a priori ya da a posteriori veriler olduğunu söyler. [5]

Kant “Gerçeklik nedir” diye sorduktan sonra, “Gerçekliğin sözel tanımı, eş deyişle bilginin nesnesi ile bağdaşması, burada sorgusuzca kabul edilmektedir. Ama bilinmesi gereken şey, her bilginin evrensel ve güvenilir ölçütünün ne olduğudur. ” der ve sözlerine şöyle devam eder:

“Gerçeklik bir bilginin nesnesi ile bağdaşmasından oluşuyorsa, o zaman bu yolla bu nesne başkalarından ayırt ediliyor olmalıdır; çünkü bir bilgi ilişkili olduğu nesne ile bağdaşmıyorsa yanlıştır, üstelik başka nesneler açısından geçerli olabilecek bir şeyler kapsıyor olsa bile…  Şimdi, evrensel bir gerçeklik ölçütü olabilecek şey nesnelerinin ayrımına bakılmaksızın tüm bilgiler açısından geçerli olmalıdır… Bu yüzden yeterli ama aynı zamanda evrensel olacak bir gerçeklik ölçütünün verilmesi olanaksızdır.” [6]

“Gerçekliği (kasıtlı – kasıtsız) yanlış yansıtan, çarpıtan, tepetakla gösteren modeller de üretilmiş olabilir. Onların gerçekliği doğru yansıtıp yansıtmadıkları, ne ölçüde yansıttıkları araştırılabilir. Böyle bir araştırma bir yandan (mantıksal tutarlılığına bakmakta olduğu gibi) simgesel araçlarla kafada, konuşmalarda ve tartışma yazılarında yürütülebilir. Öte yandan, gerçekliğin (olguların) simgesel modelleri, yaşam pratiğiyle, deneyimle, emek etkinliği (üretim etkinliği) sırasında sınavdan geçirilebilir. Gerçekliği yansıtma dereceleri, konu ona uygunsa laboratuvar deneyleriyle bilimsel doğrulama – yanlışlama yöntemleriyle ortaya konabilir.” [7]

İşte bu yüzden, GERÇEK SOMUTTUR. Aynı zamanda maddi ve nesneldir de. Çünkü gerçeğe giden yolda, bilimsel olarak ilerleme sağlanabilir.

Ancak burada bilimsel olarak gerçekliği kanıtlama çabalarına karşın, bir gerçekliği tamamen kanıtlayarak ortAya koysanız dahi bu yerini bulmayabilir. Çünkü insanların birçoğu bu gerçekliği reddetme eğilimine girebilirler. Burada birey’in kendi resmi ideolojisiyle, nesnel gerçeklik arasındaki farklılığı, çelişkiyi reddetmesi ya da tamamen görmezlikten gelmesi söz konusu olacaktır.

Baudrillard ise, gerçek ya da hakikate özgü perspektifle bir ilişkimizin kalmadığını gösteren farklı bir uzama geçiş olayıyla birlikte, tüm gönderen sistemlerin tasfiye edildiği bir simülasyon[8] çağına girildiğini, aslı yerine göstergeleri konmuş bir gerçek olduğundan ve gerçeğin bir daha asla geri dönmeyeceğinden söz eder.[9]

Bu gerçekliğin yitimidir ona göre. Ona göre simülasyon, “gerçekle” “sahte” ve “gerçekle” “düşsel” arasındaki farkı da yok eder.

“Bundan böyle imajlar bir dış gerçekliğe bağlanamazlar, kopya orjinaline götürülemez, harita araziye tekabül etmez. Simülasyonun bir arazinin, maddi gerçekliği olan bir varlığın taklidi ya da kopyası olmadığını söyleyen Baudrillard için, simülasyon ve simülakra, orijinal ya da gerçeklik olmadan, bir gerçekliği modelleriyle yaratmayı ifade eder. Gerçek ile model, orijinal ile kopya arasında hiçbir fark kalmamıştır.”[x]

Kişi ne kadar agresifse, o kadar az kendi düşüncesine güvenmektedir

Kendi kişisel gelişiminde ilerleyen insan, mükemmel insan değildir bence. Onun da eksikleri, hataları ve yanılgıları vardır, bu kaçınılmazdır. Çünkü bu, hayatın içinde yaşamanın nesnel gerçeğidir. Ancak böyle bir insan, sorgulamayı reddeden ve inanmak istediǧine inanan bir insandan farklıdır. Dogmaları yoktur, daha azdır ve düşüncelerini tartışmaya, eğer hayata ve nesnel gerçekliğe aykırı ise onları değiştirmeye ya da geliştirmeye çaba gösterir. Sürekli öğrenme çabası içindedir ve araştırır. Düşündüklerini insanlara aykırı geleceğini bilerek ortaya koymaktan çekinmez. Kimseyi değiştirme çabası içine girmez, ama kendisini geliştirmek ister, bu doğrultuda mücadelesini yürütür.

“Politik alan ile bireyin çoğu kez, klişeleştirme ve kişiselleştirme gibi, psikolojik bakımdan belirlenmiş entelektüel geçiştirmelerle hakim olmaya çabaladığı- yaşam deneyimi arasındaki yabancılaşma, zaman zaman, öznenin siyaset ve ekonomi konusunda düşünür gibi gözüktüğü şey ile onun gerçekten düşündüğü şey arasında bir uçurum doğurur. Kendi ‘resmi’ ideolojisi, düşünmek zorunda olduğunu varsaydığı şeyi doğrular; gerçek düşünceleri ise, psikolojik itkilerinin yanı sıra, daha dolaysız kişisel gereksinimlerinin de bir ifadesidir. ‘Resmi’ ideoloji politik olanın nesneleştirilmiş, yabancılaştırılmış alanına, ‘gerçek görüş’ ise öznenin kendi alanına ilişkindir ve bu ikisi arasındaki çelişki bunların bağdaşmazlığını ifade eder.”[xi]

Aslında bu yabancılaşma o kadar ileri boyutlara gelir ki, birey bunu fark edemez. Bazı çelişkiler içinde olduğunu bilse de, bu çelişkileri sorgulamak yerine çoğu zaman, sanki onlar hiç yokmuş gibi davranır, onları gizlemeye çalışır, kendinden bile. Bu durumda birey, kendi resmi ideolojisinin kalıplarına kendini uydurmaya ve düşüncelerini buna göre yeniden düzenlemeye girişir. Aslında savunmaya çalıştığı resmi idolojisini bile tam olarak anlamaktan, algılamaktan uzaklaşmış, kendi bireysel alanına ilişkin olarak ise tam bir çelişkiler yumağına dönüşmüştür. Bir de şu boyutu vardır olgunun: Birey, resmi ideolojisindeki çelişki ve yanlışları – hayatın kendisinin yanlış olduğunu kanıtladığı ideolojik tezler ya da olgular- görmezden gelmeyi yeğleyerek, zaten içinde bulunduğu yabancılaşmanın etkisini bir kat daha arttırır. Bu yüzden çelişki içinde olan ama bunu gerçekte gizleyen çoğu insan, trajik bir biçimde nesnel gerçeklikten kopmuş ve kendi yarattığı, ya da resmi ideolojisinin yarattığı sanal bir gerçeklik içinde yitip gitmektedir. Asıl trajik olan ise, paradoksal bir biçimde çoğu kişi, bundan memnundur.

Kişi ne kadar çok agresifse, aslında o kadar az kendi düşüncesine güvenmektedir. Kişi, kendi resmi ideolojisine aykırı düşüncelerle karşılaştığında ve ideolojik, entelektüel birikimi de bunların üstesinden gelmesinde yetersiz kalıyorsa, o takdirde yapacağı şey, saldırı, küfür ve hakaret gibi agresif davranışlardır. Böylece resmi ideolojisine sızmaya çalışan düşünceyi “etkisiz hale getirme”ye çalışarak, onu bastırma yoluna gidecektir. Kişi, resmi ideolojisiyle nesnel gerçeklik arasındaki çelişkinin yarattığı düalizme karşı, onu bastırma, yok sayma, görmezden gelme tavırlarını gösterebilir. Böylece resmi ideolojisine inanmaya ve onu mükemmel, her şeyi çözümleyen bir ideoloji olarak görmeye devam edebilir.

Çevresinin etkisinde kalmadan, “mahallenin” tepkisinden çekinmeden düşündüklerini nesnel gerçeklikle bağdaştırmaya ve açıkça kendi özgür iradesiyle (Proprio motu) insan gelişme yolundaki insandır. Ve kendisini gerçekleştirme yolunda önemli bir adım atmış demektir.

Gerçek kendi kanatlarıyla uçar. Sanal gerçekliğin kanatları yapaydır ve o uçamaz.

Çünkü nesnel gerçeklik, fortis et liber’dir (Güçlü ve özgürdür.)

Birey ile nesnel gerçeklik arasındaki ilişkiye baktığımızda her zaman için, nesnel gerçeklik algısının, öznel gerçeklikle yer değiştirebileceğini görebiliriz. Nesnel gerçeklik, birey için kaygan bir zemindir. Ve bir kişi nesnel gerçekliği kendi açısından görebildiğini düşünse bile, aslında belki de nesnel gerçeklikten o derece uzaktır. Burada önemli olan bence öznel ile nesnel gerçeklik arasında diyalektik bir ilişki kurabilmek ve mümkün olduğunca nesnel gerçekliğe yaklaşmaktır birey açısından. Ama yine de nesnel gerçeklik, bizim onu nasıl gördüğümüzden ve algıladığımızdan bağımsız olarak vardır. Ama felsefi açıdan bakıldığında, bu felsefenin ana konularından birisidir ve içinde birçok paradoks gizler. Nesnel gerçekliğe ulaşmak hiç de kolay değildir. Bir kitabımda şöyle yazmıştım: Gerçeğe ulaştığını sanan gerçeğe ulaşmış değildir. Gerçeğe ulaştığını sanan yalnızca gerçekten uzaklaşmıştır.

Erol Anar

Dipnotlar

[1] Entelektüelin Kutsal Kitabı, s. 346.

[2] Immanuel Kant: “Arı Usun Eleştirisi”,  İdea Yayınları, Çevirmen: Aziz Yardımlı, 1993, İstanbul, s. 68-69.

[3] Arno Gruen: “Normalliğin Deliliği (İnsandaki Yıkıcılık Üzerine Bir Kuram), Çitlembik Yayınları 35, Çeviren: İlknur Igan, 2003, İstanbul, s. 7.

[4] Erol Anar: “Gerçek nedir? Ya da gerçek gerçek midir?”, 20 Mart 2014, http://t24.com.tr

[5] Immanuel Kant: “Arı Usun Eleştirisi”,  İdea Yayınları, Çevirmen: Aziz Yardımlı, 1993, İstanbul, s. 62.

[6] Age, s. 69.

[7] ” Bilim ve Bilimsel Yöntem”, Editör: Alaattin Şener, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, Birinci baskı: Mayıs 2012, İstanbul, s. 12.

[8] Bir araç, bir makine, bir sistem, bir olguya özgü işleyiş biçiminin incelenme, gösterilme ya da açıklanma amacıyla bir maket ya da bir bilgisayar programı aracılığıyla yapay bir şekilde yeniden üretilmesi.

[9] Jean Baudrillard: “Simülakrlar ve Simülasyon”, Doğu Batı Yayınları, 5. Basım: Nisan 2010, İstanbul, s. 15.

[10] Jean Baudrillard: “Nesneler Sistemi”, s. 15; akt: Mehmet Güzel, Gerçeklik ilkesinin yitimi: Baudrillard’in simulasyon teorisinin temel kavramları, http://www.flsfdergisi.com

[11] T. W. Adorno:”Otoritaryen Kişilik Üstüne Niteliksel ideoloji incelemeleri”, Çeviren: Doğan Şahiner, Say Yayınları, 1. Baskı: 2011, İstanbul, s. 140.

Yararlanılan Kaynaklar

Abraham Maslow: “İnsan Olmanın Psikolojisi”, Türkçesi: Okhan Gündüz, Kuraldışı Yayınları, Mart 2001, İstanbul.

Akt: Yusuf Akdağ: Bilim, Felsefe ve İnsan, 13 Aralık 2016, http://teoriveeylem.net

Alan Woods ve Ted Grant, Marksist Felsefe ve Modern Bilim

Alexander Moseley: “A’dan Z’ye Felsefe”, NTV Yayınları, Birinci Baskı: Temmuz 2010, İstanbul.

Alfred Adler: “Yaşamın Anlamı ve Amacı”, Say Yayınları, Çeviren: Kamuran Sipal, İstanbul, s. 6.

Arno Gruen: “Normalliğin Deliliği (İnsandaki Yıkıcılık Üzerine Bir Kuram), Çitlembik Yayınları 35, Çeviren: İlknur Igan, 2003, İstanbul.

August Thalheimer: “Diyalektik Materyalizme Giriş”, Yordam Kitap, Istanbul, s. 109.

Bertrand Russell: “Dünya Görüşüm”, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1970, s. 4.

Bertrand Russell: “Felsefe Sorunları”, Kabalcı Yayınevi, Çevriren: Vehbi Hacıkadiroğlu, Üçüncü Basım: 1994, İstanbul.

“Bilim Adamları Sonunda Işığı Maddeye Dönüştürmenin Yolunu Buldular”, 19 Mayıs 2014, http://www.gercekbilim.com

“Bilim ve Bilimsel Yöntem”, Editör: Alaattin Şenel, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, Birinci baskı: Mayıs 2012, İstanbul

Bkz Erol Anar: “Okumasaydım Ben de Bilirdim Her şeyi”, Ekim 2016, www.dunyalilar.org.

Bkz: Erol Anar:”İnsanların Çoğu Gerçeklere Değil İnanmak İstediklerine İnanırlar”, http://www.matematiksel.org

By Nalan Kurunç: “Madde hisseder, konuşur, acı çeker, arzular, özler ve anımsar”: Karen Barad ile Röportaj Bölüm 1, Eylül 19, 2017, http://www.dunyaninyerlileri.com

Demircan, Kozan: “Evren Bir Simülasyon mu? Elon Mask Matrix Dünyasında Yaşıyoruz Dedi”, 04.06.2016, http://khosann.com

Dostoyevski: “Suç ve Ceza”, İletişim Yayınevi, 2014, İstanbul.

Dr. Alfred Adler: “Sosyal Duygunun Gelişiminde Bireysel Psikoloji”, Türkçesi Dr. Halis Özgü, Hayat Yayınları, Baskı Tarihi : İstanbul, Kasım 2002.

Einstein-L. İnfeld: “Fiziğin Evrimi”, Onur Yayınları, Ankara, Kasım 1994.

Entelektüelin Kutsal Kitabı.

Erich Fromm: “İtaatsizlik Üzerine Denemeler”, Çeviri: Ayşe Sayın, Yaparak Yayınları, İstanbul, 1987.

Erol Anar: “Gerçek nedir? Ya da gerçek gerçek midir?”, 20 Mart 2014, http://t24.com.tr

Fenomenoloji-Wikipedi

felsefe.gen.tr

” Felsefe Terimleri Sözlüğü”, http://www.dmy.info

Freud: Bir Yanılsamanın Geleceği”, İdea Yayınları, 2000, İstanbul. (e-kitap)

G. Jung: “Keşfedilmemiş Benlik”, İlhan Yayınevi, 1999, İstanbul.

Gary Zukav: “The Dancing Wu Li Masters An Overview of the New Physics”, HarperOne (27 de outubro de 2009), XXXI.

Hegel, Phenomenology of Mind, s.151. Tinin Görüngübilimi, İdea Y., 1986.

Immanuel Kant: “Arı Usun Eleştirisi”,  İdea Yayınları, Çevirmen: Aziz Yardımlı, 1993, İstanbul.

İsmail Hardal: ” Nesnel Gerçeklik ve Burjuva Eleştirel Gerçekçiliği”, http://www.sanatcephesi.org

Jean Baudrillard: “Nesneler Sistemi”, s. 15; akt: Mehmet Güzel, Gerçeklik ilkesinin yitimi: Baudrillard’in simulasyon teorisinin temel kavramları, http://www.flsfdergisi.com

Jean Baudrillard: “Simülakrlar ve Simülasyon”, Doğu Batı Yayınları, 5. Basım: Nisan 2010, İstanbul.

José Saramago: “Körlük” Can Yayınları, Çeviri: Aykut Derman,  1. Baskı: 1999, 31. Baskı, İstanbul.

Karen Horney: “Çağımızın Nevrotik Kişiliği”, Tur Yayınları, İstanbul, 1980.

Karl Marx – Friedrich Engels: “Alman İdeolojisi”, Çevirenler:Tonguç Ok- Olcay Geridönmez, Evrensel Basım Yayım, 2. Basım, İstanbul.

Marksizm ve modern bilim-2: Kuantum teorisinin diyalektik-materyalist yorumu-Berkay Özbek, 2 Ekim 2009, http://sendika62.org.

Michio Kaku: “Geleceğin Fiziği”, ODTÜ Yayınları, 2014, Ankara.

Michio Kaku-Jennifer Thompson: “Einstein’dan Ötesi”, ODTÜ Yayıncılık, 5. Basım: Mart 2016, Ankara.

Nesnel gerçek nedir?, http://www.felsefe.gen.tr

Paulo Freire: “Ezilenlerin Pedagojisi”, Ayrıntı Yayınları, İkinci Basım: Nisan 1995, İstanbul.

Philip K. Dick: “I Hope I Shall Arrive Soon”, www.goodreads.com

Physicists find we’re not living in a computer simulation, 02 October 2017, cosmosmagazine.com

Richard Feynman: “Fizik Yasaları Üzerine”, Tübitak Yayınları, 2000, Çeviri: Nermin Arık, Ankara.

Richard Sennett: “Otorite”, Ayrıntı Yayınları, 3 Başım: 2011, İstanbul.

Rollo May: “Kendini Arayan İnsan”, Kuraldışı Yayınları, Türkçesi: Ayşen Karpat, İstanbul, 1997.

Sanal Gerçeklik, https://tr.wikipedia.org

Sigmund Freud: Bir Yanılsamanın Geleceği”, İdea Yayınları, 2000, İstanbul, s. 23. (e-kitap).

Simülasyon Argümanı, 14 Mayıs 2015, https://www.fizikist.com

  1. W. Adorno:”Otoritaryen Kişilik Üstüne Niteliksel ideoloji incelemeleri”, Çeviren: Doğan Şahiner, Say Yayınları, 1. Baskı: 2011, İstanbul.

Ursula K. Le Guin: “İçdeniz Balıkçısı”, Metis Yayınevi, 2010, İstanbul.

Yusuf Akdağ: Bilim, Felsefe ve İnsan”, 13 Aralık 2016, http://teoriveeylem.net/

Matematiksel

Yazıyı Hazırlayan: Erol Anar

1965 yılında Samsun’un Havza ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Havza’da tamamladıktan sonra dönem dönem Ankara Üniversitesi DTCF Antropoloji, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi ve 19 Mayıs Üniversitesi Resim bölümlerine devam etti.
İnsan Hakları Derneği’nde, Özgür Üniversite’de ve Halkevleri’nde (Samsun Şubesi), 18 yıl üyelik ve yöneticilik yaparak gönüllü çalışma yürüttü. Ankara Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde çalıştı. Burada Edebiyat Atölyesi çalışması yürüttü ve “Kent ve Edebiyat” adli dergiyi çıkardı. Erol Anar, Halkevleri (Samsun), Çocuk Haklarını Koruma Derneği (Ankara), Edebiyatçılar Derneği (Ankara), Türkiye Ortadoğu Forumu Vakfı (Ankara) Uluslararası Af Örgütü (Londra), Gazetecileri Koruma Komitesi (New York) ve Uluslararası Sanatçılar Derneği (Stutgart) üyesidir. İlk kitabı, 1996 yılında Çiviyazıları Yayınevi’nden (İstanbul) çıktı.
Araştırma-inceleme, roman, deneme ve kısa öykü türlerinde toplam 16 kitabı bulunuyor. Cumhuriyet, Özgür Gündem, Evrensel, Yeni Yüzyıl, Varlık, Turkish Daily News, Yeni İnsan gibi gazete ve dergilerde sanat, edebiyat, insan hakları konulu makaleleri yayımlandı.
Edebiyat ve insan hakları konusunda kitapları ve makaleleri, çalışmaları nedeniyle yurt içi ve dışında bazı ödüller kazandı. Yazarın iki kitabı ise Portekizce’ye çevrilerek Brezilya’da yayınlanmıştır.
www.dünyalılar.org’da da yazıları yayınlanıyor.

Bunlara da Göz Atın

Einstein’ın Gölgesinde Geçen Bir Hayat: Mileva Marić

Einstein’ı ve başarılarını hepimiz artık etraflıca biliyoruz ancak size onun gölgesinde kalan ya da aslında …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ga('send', 'pageview');