İnsanın Anlama, Öğrenme ve Bilme Serüveni: Bilim, Özgürlük, Etik

Parçası olduğumuz evreni ve dünyayı anlamak, bilmek amacıyla yapılan araştırmalar çok eski çağlarda ortaya çıkmıştır. İşte bu noktada, otoritelerle çelişkiler, çatışmalar başlamıştır. 

Otoriteyle bu bağlamda çatışmaya girmiş, bildiğimiz en eski fakat en ünlü düşünür (bilim insanı) Sokrates’tir. Bu ilk örnek olmadığı gibi ne yazık ki sonuncusu da değil. Bu konuda çok iyi bilinen mitolojik bir örnek de var. Ateşi çalarak insanlığın hizmetine sunan Prometheus’u metaforik anlamda ilk bilim insanı saymak sanırım yanlış olmaz. Sanırım gene aynı metaforik bağlamda bu olayı, ilk muhteşem bilimsel keşif olarak da sayabiliriz.

400.000 yıl önce mağara ocaklarında yanmaya başlayan ilk ateşler bizi bugünlere, bugünkü uygarlığa taşıdı. Aslında bir bakıma insan uygarlığının yükselişini, kullandığı ateşin sıcaklığındaki yükselişi izliyor. Mağaralardaki odun ateşinin birkaç yüz derecelik sıcağından, endüstri devriminin yüksek fırınlarındaki 2000 derecelik sıcaklığa, oradan deneysel füzyon makineleri içinde 150 milyon derece sıcaklıkların üretildiği günümüz teknolojisine geldik. Evrenin bu en önemli ilk gizine ulaşan Prometheus’un başına gelen, en büyük otorite olan mitolojik tanrılar tarafından bir kayaya zincirlenmek ve bir yandan denizin dalgalarıyla dövülürken, bir yandan da güneş ışınlarıyla kavrulmak oldu.

Tarihimiz bizde de bu tür olayların olduğunu söylüyor. Osmanlı’da Takiüddin’in rasathanesinin başına geleni hatırlıyorsunuz. Parçası olduğu evreni anlamak için, dünyadaki en özgün ilk araştırmaları yapanlardan biriydi Takiüddin. Kopernik devrimine yol açan gözlemlerin sahibi Tycho Brahe kadar önemli gözlemler yapmış ve dahasını yapabilecek bir bilim insanı. Her hâlde canını kurtardığına şükretmiştir. Türk Dünyası’nın diğer ucundaki bir başka büyük bilim insanı da benzer bir kaderi paylaşmış. Bu kişi, Timur’un torunu Uluğ Bey; üstelik bir devlet yöneticisi. Onun rasathanesinin başına da aynı şey gelmiş. Emir Uluğ Bey yalnızca rasathanesini kaybetmekle kalmamış, kellesini bile kurtaramamış öfkeli muhafazakar bilim düşmanlarından.

Giordano Bruno, aydınlanma dönemine yol açan bilim insanlarından biri. İnsanlığı aydınlatma çabalarının karşılığını kilise tarafından yakılarak öldürülmekle almış. Galileo, modern bilimin kurucularından. Kopernik’in devrimsel paradigmasını bilimin temeline oturtmak isteyen Galileo’nun uğradığı takibat ve soruşturma çok çarpıcı. Kopernik’in benzer kaderden nasıl kurtulduğu ilginç bir öykü. Kilisenin takibatı korkusuyla yayımlanmasını uzun süre geciktirdiği (yaklaşık 40 yıl önce yaptığı) keşfinin sonuçlarını anlattığı o ünlü eserinde kullandığı tarza bakarsanız olabildiğince mütevazı, iddiasız, hatta gevşek diyebileceğimiz bir tarzda yazıyor; neredeyse dogmalara karşı bir teoriyi bulmak zorunda kaldığı için bir özür dilemediği kalıyor.

Günümüzde bilim teknolojide çok ileri gitmiş bazı ülkelerin yakın geçmişlerinde bile bilim sistemi ve otorite arasında bu tür çatışmalara rastlamak mümkün. Bu kuşkusuz eşit güçler arasındaki çatışmalar değil. Çoğu kez bugünkü moda deyimi ile “bilim insanlarının maruz kaldığı zulümler” bunlar. Hemen geçen asrın ortalarında yaşanmış feci örnekler var. Hitler Almanya’sı, Stalin Sovyetler Birliği ve 1950’lerin ABD’si. Amerika’daki McCarthy karanlığı diye biliniyor. Nazilerin zulmüne maruz kalan Musevi kökenli bilim insanları kitleler hâlinde ülkelerini terk ediyorlar. Bu talihsiz olay Türkiye özelinde mutlu bir gelişmeye dönüşüyor. Çağdaşlık adına ne varsa borçlu olduğumuz Kemalist devrimler döneminde bu Musevî kökenli bilim insanlarından oldukça büyük sayıda bir kısmı davet edilerek, Türkiye’de çağdaş anlamda modern bilim, modern tıp öğretiminde model araştırmaların kurulmasına büyük katkı yapıyorlar.

Bilim insanlarına yapılan yıldırma hareketlerine çarpıcı bir başka örnek, demokrasi ve özgürlükler ülkesi olma iddiasındaki Amerika Birleşik Devletleri’nde 1950’li yıllarda ünlü Oppenheimer’ın ismi ile özdeşleşen bilim insanlarına karşı yürütülen cadı avı. Sovyetler’deki baskı ve zulmün en ünlü mağduru ise nükleer füzyonun en önde gelen büyüklerinden Sakharov. Evrensel bilim dünyası daha sonra onu Nobel barış ödülü ile ödüllendirerek bir anlamda yaşadıkları için teselli etmiş.

Bütün bu örneklerle nereye varmak istiyorum? Bütün bunlardan ders çıkaralım istiyorum. Bu örnekler açıkça gösteriyor ki, bilimsel araştırma serbest ve özgür ortamlarda yapılabilir; aksi takdirde yaratıcı yeteneklerin ve zekâların tamamen kurutulması tehlikesi vardır. Nazi karanlığı o zamana kadar bilimin öncüsü olan Almanya’ya, diğer feci felaketlerin yanında bilimin liderliğini de kaybettirmiştir. Nitelikli bilim insanları, dolayısıyla çağdaş bilim, ancak uygar, özgür ve serbest ortamlarda gelişebilir.

Bilimin temelleri, bugünkü anlamından farklı da olsa, aşağı yukarı 2500 yıl önce atılmış; Antik İyonya’da ve karşı kıyıda. Bugünkü modern bilimin kökeni ise, 400 yıl öncesine, Rönesans sonrasına gidiyor. Bugün sahip olduğumuz modern bilimsel bilgilerin çok büyük kısmı, belki de % 90’lardan fazlası 20. yüzyılın ürünü. Bu asırda bilimin gelişim hızı baş döndürücü bir düzeyde. Bu hızlı gelişmeye koşut olarak bilim sisteminin çok radikal bir şekilde değiştiğini görüyoruz.

Bilim, yaşamın ve toplumun her sektöründe ve de ekonomik bağlamda bu kadar önemli bir rol oynamaya başlayınca ve etkinliği artınca, kuşkusuz bir şeylerin değişmiş olması gerekiyor. Şimdi Francis Bacon’un şu ünlü sözünü hatırlayalım.“Bilgi güçtür” demiş, Bacon. Tabi bilgi güçtür lafını duyduğumuzda, bu bağlamda söylenmiş bir başka ünlü söz de geliyor doğal olarak aklımıza: “Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlak şekilde yozlaştırır.” Bu denli büyük etkisi olan bilim ve teknoloji sisteminin finansal boyutları da çok genişlemiş. Tüm bu yeni özelliklerin kuşkusuz çok ağır sorumluluklar da getirmiş olması gerekiyor günümüzde. Çünkü dikkat ederseniz keşiften uygulamaya, teknolojiye, üretime, ticarîleşmeye ve bunun sonunda büyük malî kazanımlara giden bir sistemden bahsediyoruz.

Şimdi ağır sorumluluk deyince de doğal olarak biz kendimizi etik konusunun kapsamında buluyoruz. Bu ağır sorumlulukların kuşkusuz sadece bilim insanlarına, bilim sisteminin yöneticilerine kısıtlı kalması gerekmiyor. Bu kadar ağır sorumluluk varsa, bu sistemin tüm aktörlerinin, özellikle belirleyici durumda olan aktörlerinin de bu ağır sorumlulukları paylaşması gerekiyor. Çoğu etik nitelikte olan bu sorumlulukların, başta siyasî otorite olmak üzere tüm aktörlerce paylaşılması gerekiyor. Bu aktörler arasında iş ve sanayi çevreleri de var. Esasında sağlıklı bir bilim teknoloji sisteminin kurulabilmesi için öncelikle bilimsel düşüncenin toplumda egemen kılınması gerekiyor. Böylece daha önce toplumsal perspektiften söylediklerimin yanında, sistemin tüm etik konular bakımından sağlıklı işleyebileceği bir düzen kurulmuş olacaktır.

Prof. Dr. Namık Kemal PAK

Yazının birinci bölümü için: http://www.matematiksel.org/insanin-anlama-ogrenme-bilme-seruveni-modern-bilimin-antik-onculeri/

Matematiksel

Yazıyı Hazırlayan: Matematiksel

Bu yazı gönüllü yazarlarımız tarafından hazırlanmış veya sitemiz editörleri tarafından belirtilen kaynaktan aslına uygun kalınarak eklenmiştir.

Bunlara da Göz Atın

Matematiksel Eşitliklerde Güzellik – Çirkinlik Algısı

Beyin taramalarının gösterdiğine bakılırsa matematiksel formüllerdeki karmaşık sayı ve harf dizileri beynimizde sanatsal bir başyapıtın …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ga('send', 'pageview');