Geçmişten Günümüze Eğitim ve Yabancılaşma Sorunu

Ülkemizde tartışmaların en fazla yürütüldüğü alanlardan biri de eğitimdir. Adeta deneme tahtasına dönen ve yine de başarılı olamayan eğitim sistemimiz ve tarihsel kökleri hakkında bir kaç söz söylemenin zamanı çoktan geldi de geçiyor bile. Tarihsel gelişimini bilmeden ve anlamadan eğitimi anlamamız eksik kalacaktır. Genel bir bakış sunmak ve bugünü anlamak için eğitime dair bilgilerimizi bir tazeleyelim hep beraber.

Tarihsel olarak ‘okul’ ve ‘eğitim’in bugünün, yani 20. yüzyılın eğitimine benzer bir hal almaya başlaması 16.yy’da başlar. Burada kasıt pratik ve kavramlarda meydana gelen dönüşüm ve değişimdir.

Ondan önce, eğitim ve okulda modern anlamda ‘sınıf’lar yoktu. Konular ve eğitmenler arasında bugünkü gibi net bölümlemeler de yoktu. (Tarih öğretmeni, Matematik sınıfı gibi) Konular aynı anda işleniyordu. Yani bir kişiye aynı anda tarih, gramer, ahlak verilebiliyordu. Her eğitmen kendi ders programını kendisi hazırlıyordu. Katedral okullarında (ki bunlar kırsal kesimlerde bulunurdu) rahipler tarafından yetkileri tanınan özel hocalar, fakir öğrenciler için önceleri ev olarak kullanılan kolejlerde öğretim yapıyordu. 12.yy’da bu kolejlerde yönetim kural ve kararları büyük çocukların oy çokluğuyla alınıyordu. Burada 10-25 arası çocuklar eğitim yanında bir yaşam biçimi de (örneğin fahişelerle beraber kalıyorlardı) öğreniyorlardı. Kısacası bu dönem okulunun temel esası çıraklık sistemidir.

16.yy’da yatılı okullar gündüzlü okullara dönüşmeye başladı ve okul eğitmenleri siyasal gelişmelere bağlı olarak bir otorite (dini topluluk) tarafından ‘atanmaya’ başlandı. Sonra yönetici müdürlerin eğitmenleri, eğitmenlerin de öğrencileri denetlediği ve cezalandırabildiği bir sistem oturmaya başladı. 16.yy’ın toplumsal hakimi olmaya başlayan burjuva sınıfı, çocuğun eğitiminin önemini fark ederek eğitimin şeklini kendi doğrultusunda çizmeye başladı.

Fransa’da 1501’de yapılan düzenleme ile tüm güne bir zaman çizelgesi yapıldı. ‘Zaman’a uyandırılan bu ilgi ile birlikte öğrenciler inisiyatiflerini azaltan/yok eden bir yükümlülükler ağına sokuldu. 1598’de cezalar belirlendi ve öğrenciler/çocuklar sabitleştirilmiş, geliş gidiş zamanı belli olan, dersleri kendisinin seçemediği, sınıfı ve öğretmeni sabit okullarda öğrenim görmeye başladı. Yani sorun/amaç öğrenciyi/çocuğu bilgilendirmekle beraber biçimlendirmekti. (bu dönem sanat tarihinden de takip edilebilir, çocuğun salt çocuk olarak algılandığı ve onun ayrı bir psikolojisinin olduğunun fark edilmesine denk düşer) Ders veren öğretmen artık ünlü bir üstat ya da filozof ve düşünür değil, bir pedagog ya da daha az saygıyla anılan bir emekçi oldu. Aynı zamanda bir denetçi, reformcu ve iktidarın inceltilmiş/gizlenmiş ekonomisinin politikacısı haline geldi.

Tüm bu disipliner düzenlemeler ‘sınıf’ın yeniden düzenlenmesiyle iyice oturtuldu. Sınıf, bir müfredata, müfredata uygun ortama, yaşa, özel binalara, mekana, zaman dilimine ve yıllık döneme tekabül ettirilerek düzenlendi. Eğitim bütün bu değişimleri geçirirken, toplumda da bir takım değişimler söz konusuydu. Siyasal ve ekonomik yaşam ya da sistem değişirken aile de buna uygun olarak şekilleniyordu.

Bütün bunların anlamı nedir?

Son yıllarda ve özellikle kritik zamanlarda hep bir eğitim tartışması yapılır. Son onbeş yılda pek çok kez sistem değiştirildi ülkemizde mesela. Ve bu tartışmalar sırasında hep tekrar edilen bir ifade vardır. ‘Eğitime siyaset bulaştırmayın’(!?) Oysa eğitim, devlet aygıtının en önemli ve birincil siyasi/politik aracı ve aygıtıdır. Yukarıda giriş niteliğinde yazılanlar, eğitimin, toplumsal, siyasal ve ekonomik yaşamla nasıl iç içe geçtiğini anlatmaya dönük bir tarihsel anlatımdı.

Eğitim ve yabancılaşma birbirleriyle çok ilgili ve bağlantılı iki kavramdır. Eğitim, yabancılaştırmanın en güzel ve etkili/kalıcı yollarından birisidir. Karl Marx yabancılaşmayı ‘insana ait olanın, insanın kendi yarattıklarının, onun üzerinde yer alarak, kendi hakkında belirleyici olma durumu’ olarak tanımlar. Ve yabancılaşma ile ilgili bir sacayağı kurar. İş bölümü, Üretim araçlarının özel mülkiyeti ve Metalaşma (şeyleşme)1

Bu sacayağı yabancılaşmanın olduğu her yerde vardır ve bulunabilir. Eğitim alanında iş bölümü 16.yy ortalarında başlar. Kısaca bahsettik nasıl olduğundan ancak sacayağının şekillenişi başka bir yazının konusudur. Metalaşmaya gelince bugün her şey soyut ve somut metaya dönüşmüştür. Alınıp satılabilen her şey metadır maldır. Bir şeyin meta olması için önce bir gereksinimi karşılaması gerekir. Ayrıca onun dönüştürülebilir ve alınıp satılabilecek bir şey olması gerekir ya da o hale getirilir. Eğitimin bundan muaf olması da düşünülemez elbet. Eğitimde şey’leşme serüveni, önce gerekli ve zorunlu olarak halk ikna edilerek devlet eliyle ve parasız verilmeye başlanır. Sonra alınır satılır bir hale sokulmak için gerekli yasal/toplumsal düzenlemeler yapılır. Örneğin, devlet okullarının eğitim düzeyi düşürülerek özel eğitim kurumlarına yer açılır. Yasalar yapılır, okullar maddi zorluklarla başbaşa kalır, suları kesilir, önce bağış, sonra aidat ve harç alınır. Tüm bu süreçte itiraz edenler içeri atılır vs. Zorla veya ‘ikna’ ile süreç tamamlanır ve sağlamlaştırılır. İşte bu anlattığım süreç tam da metalaşma sürecidir. Metalaşmanın son halkası olarak da paralı eğitime geçilir.

Ülkemizde de durum farklı yürümemiştir.

Tüm bu bilgiler eşliğinde eğitimin ne kadar siyasal bir konu olduğunu ve hepimizin söz söyleme hakkının olduğu herkesin iyice anlaması gerekir.

Aşağıdaki bazı rakamlar durumu açıkça özetlemektedir. 2

  • 100.000 derslik açığı var (https://www.cnnturk.com/2004/turkiye/11/16/mebin.derslik.acigi.91.bin.583/51023.0/index.html)
  • 130.000 öğretmen açığı var ve ama atanmayan yüzbinlerce ogretmen (http://www.ogretmenlerhaber.com/ogretmen-atamalari/2016-branslara-gore-ogretmen-ihtiyaci-net-sayisi-ve-branslara-gore-kadrolu-ogretmen-sayisi-h3275.html)
  • Sınıflar 40-50 kişilik
  • 5 milyon 7-18 yaş arası çocuk grubu okula gidemiyor
  • Türkiye’de 25-64 yaş arası lise mezunlarının oranı ise, yüzde 36
  • 2011-2012 eğitim öğretim yılında, 25 bin 172 okul öncesi eğitim kurumu varken, 2016-2017 eğitim öğretim yılında bu sayı 23 bin 751’e gerilemiştir. Aynı dönemde öğrenci sayısında belirgin bir değişim olmamış ve dört yıl önce 1 milyon 58 bin 904 olan öğrenci sayısı, aradan beş yıl geçmiş olmasına rağmen ancak 1 milyon 112 bin 443 olabilmiştir.
  • 2016-2017 eğitim öğretim yılı itibariyle okul öncesi çağdaki 3-5 yaş grubu çocukların sadece %35.52’si, 4-5 yaş grubunun %45.70’i, 5 yaş grubunun ise % 58,79’u okul öncesi eğitim alma şansına sahip olmuştur.
  • Türkiye’de 2016/17 eğitim öğretim yılı itibariyle toplam 10.404 özel öğretim kurumu (okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve lise) bulunmaktadır.
  • 2011-2012 eğitim-öğretim yılında 537 İmam Hatip Lisesinde (İHL) 268 bin 245 öğrenci varken 2016-2017 eğitim-öğretim yılında İHL sayısı bin 408’e, bu okullarda okuyan öğrenci sayısı ise 634 bin 406’ya ulaşmaktadır. Türkiye’de liseye giden her 100 öğrenciden 16’sı İHL’ye gitmektedir.
  • Ülke genelinde 9 624 250 kişi okuma yazma bilmiyor. Okur yazar olmayan nüfusun 7 milyon 730 bin 553′ünü ise kadınlar oluşturuyor.
  • 18 milyon 204 bin kişi ilkokul mezunu olarak kayıtlara geçerken, bunu 13 milyon 491 bin kişiyle okuma yazma bilmesine karşın okul bitirmeyenler izliyor.
  • 2 milyon 738 bin kişi ortaokul mezunu, 7 milyon 430 bin ilköğretim mezunu olduğunu bildirirken, lise mezunu sayısı 10 milyon 284 bin olarak saptandı. Yüksekokul ya da fakülte mezunu sayısı 4 milyon 290 bin, yüksek lisans yapan kişi sayısı 279 bin olarak kayıtlara geçti. Doktora yapanların sayısı 79 binde kaldı.
  • İlkokul mezunu % 32
  • Okuma-yazma bilip okul mezunu olmayan % 23.76
  • Ortaokul mezunu % 4.82
  • Zorunlu olan İlköğretim mezunu 6
  • Lise mezunu % 18.1
  • Yüksekokul ya da Fakülte mezunu % 7.55
  • Yüksek lisans yapmış olanlar % 0.49
  • Doktora düzeyinde olanlar % 0.13

OECD ülkesinde, aldıkları en yüksek eğitim sadece “anaokulu eğitimi ile ilkokul eğitimi” olan yetişkinlerin toplam yetişkin nüfusa oranları şöyle:

  • Avusturya (ortaokul ile birlikte yüzde 2),
  • Belçika (yüzde 13),
  • Çek Cumhuriyeti (0′a yakın),
  • Danimarka (0′a yakın),
  • Finlandiya (yüzde 9),
  • Fransa (yüzde 12),
  • Almanya (yüzde 3),
  • Yunanistan (yüzde 25),
  • Macaristan (yüzde 2),
  • İzlanda (yüzde 2),
  • İrlanda (yüzde 14),
  • İtalya (yüzde 14),
  • Lüksemburg (yüzde 17),
  • Hollanda (yüzde 7),
  • Norveç (0′a yakın),
  • Polonya (ortaokul dâhil yüzde 13),
  • Portekiz (yüzde 54),
  • Slovak Cumhuriyeti (yüzde 1),
  • İspanya (yüzde 21),
  • İsveç (yüzde 5),
  • İsviçre (yüzde 3),
  • Türkiye (yüzde 59),
  • İngiltere (0′a yakın),

Bu yazı, çok kısa şekilde genel durumu özetleme amacıyla yazıldı. Amacı özetleme açısından: Bir yazar ‘bizi nefret ettiğimiz şeylerin mahfetmesinden korkarken (Orwel), diğeri ‘bizi sevdiğimiz şeylerin mahvetmesinden korkuyordu’ (Huxley)…!

Biz okumayı ve öğrenmeyi, büyümeyi ve üretmeyi, üretirken yaratıp çoğalmayı seviyoruz…

Y.Emir Emirmahmudoglu 

Kaynaklar:

1* T.Demirer/S.Özbudun, Yabancılaşma, Öteki Yayınları, 1998

2*TUİK ve MEB raporları ile Eğitim-Sen raporları, 2016 ve 2017

Matematiksel

Yazıyı Hazırlayan: Emir Emirmahmudoglu

Y.Emir Emirmahmudoglu
1973 K.Maraş doğumlu, İTÜ’de Matematik ve mühendislik okuduktan sonra, Ankara Üniversitesinde Hukuk okudu. Uzun yıllar Ankara ve İstanbul’da dershanelerde Matematik, Fizik ve Felsefe öğretmenliği yaptı. Amsterdam’da Vrije Universiteit’da Yapay Zeka eğitimi aldı ve halen yeniden burada Matematik öğretmenliği okuyor. Rotterdam’da yaşıyor. Halen evreni ve varoluş sorunlarımızı düşünmekten büyük zevk alıyor. Ve bu zevki çocuğu da dahil tüm çocuklara aşılamak istiyor.

Bunlara da Göz Atın

Geleceğin Eğitimi İçin Gerekli Yedi Bilgi

Eğitimde “bazı şeyleri” değiştirme gerekliliği, ülkemizde olduğu ka­dar, dünya düzeyinde de sürekli gündemde olan bir …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ga('send', 'pageview');