Ekonomi Bilimi ‘Feminist’ Olur Mu?

Aslında bu soruyu oluşturan etkenler bu sorudan daha fazla önem taşıyor. Bu etkenleri irdelemeden önce sanırız ki herkes ekonomi biliminin ülkelerin refah seviyesini şekillendirmede, kaynakları doğru ya da verimli kullanabilmede temel yapıtaşlarından olduğunun az çok farkındadır. Doğal olarak birçok bilim gibi ekonomi bilimi de sorularla varsayımlarla oluşmuştur. Ancak burada bazı çelişkiler göze çarpabilir. Ekonomi biliminin varsayımları ya da sorduğu sorular, yani onu oluşturan en temel konular belli bir sınırlandırma ya da belli bir kitle üzerinden mi oluşturuldu? Konu feminizmle bu noktada neden ve nasıl bağdaşıyor biraz bunu sorgulamak istedik.

Kısa istatistiki bilgilere geçmeden, ekonominin varsayımlarını nasıl şekillendirdiğinden ve sorduğumuz soruyu oluşturan etkenlerden bahsedeceğiz ki bu iki nokta birbiriyle ciddi şekilde bağlantılı. Ekonomi varsayımlarında ve bizlerde ne tür gariplikler var? Ekonomik, sosyolojik açıdan oluşturulmuş bazı varsayımlarla şekillendirilmeye çalışsak da bizim içselleştirme sürecimiz bizlerin hatası olabilir mi?  Burada da felsefe ile cevap aramak gerekebilir ki bunu da az sonra tekrar tartışacağız kendimize sorular sorarak. Bu detayların öncesinde ekonomi biliminde de kadınların ikinci plana atılma durumuna baktığımız zaman  birçok sosyolojik problemi de görebileceğiz. Hatta belki de kutsallaştırdığımız birtakım örf ve adetlerin ne kadar menfaat bazlı olduğunu fark edebileceğiz.

Bilirsiniz ki bilim rasyonelliği, nesnelliği sever ve buradan başlar engin yolculuğuna. Ancak iş ekonomi bilimine gelince nesnelliğin tartışmaya açık olduğu pek çok çelişkili durum göze çarpıyor. Klasik ekonomi teorisinde, konusu ve tanımını ele aldığımız zaman kadını ve kadın deneyimini dışladığını, bunun yerine teorinin merkezine “batılı, beyaz ve kapitalist” erkeği koyduğunu görmek mümkündür. Neo-klasik ekonomi anlayışının toplumları tümüyle ele almayan; farklı cinsiyet, toplumsal, kültürel, etnik, ırksal, sınıfsal, hatta ve hatta sağlıksal ve bedensel faktörleri gözetmeyen, bunun yerine tek tip insan anlayışı üzerine inşa edilmiş ve sadece piyasa içi faaliyetleri göz önüne alan varsayımlardan oluştuğu görülmektedir.

Ekonomi kuramları ev içinde harcanan emeği, ekonomik bir değer olarak görmediğinden kadının ev içi ‘görev addedilen’ faaliyetleri önemsiz sayılır ve ana akım ekonomi teorileri kadını hesaba katmaktan uzak kalır. Neo-klasik ekonomide  erkekler bağımsız bireyler olarak; kadınlar ise ailenin kendi ayakları üzerinde duramayan, başkalarına bağımlı bir ferdi, eş, anne ve kız çocuğu olarak nitelendirilmektedirler. 
İktisadın “babaları” sayılan Pigou, Marshall, Edgeworht gibi iktisatçılar kadınların rasyonel kararlar alabilecek bireyler olmadığını, üretici kapasitelerinin yalnızca ev içi emek için uygun olduğu ve sanayi sektöründe üretken olmadıklarını öne sürmektedirler. Bu bize ekonomi varsayımlarının temellerini sorgulatmalıdır çünkü bu aynı zamanda bize ekonominin neden ataerkil yargılar altında şekillendiğini göstermektedir.

Aslında bakarsanız biraz düşününce bu çelişkili yaklaşımlar sosyoloji biliminde de cinsiyet ayrımını (gender discrimination) oluşturmuş olabileceğini fark edebilirsiniz. Sosyolojide düzen, norm, düşünce gibi kavramları temele alan fonksiyonalist teori, toplumsal yapı içerisinde yer alan kadına da toplumsal yapının denge ve bütünlüğünü adına(!) kadına, toplumsal yapıdaki bütünleşmeyi sürekli kılmak için toplumun geleneksel kurallarını sosyalleşme sürecinde aktarmaya çalışır.

Yine sosyolojide İşlevselcilere göre toplumda, “kadının uysal kadın imgesi” (Foucault) kadını, itaatkar, edilgen, hareketliliği düşük ve yaşam alanı sınırlı bir nesne olarak görmektedir. Bazı erkekler ve kadınlar tarafından geliştirilen düşünceleri benimsemeye zorlanan kadınlar kendisini bu duruma alıştırarak erkeğe bağımlı, değersiz
bir varlık olarak kabul eder ve “etine, evine kapanır” (Beauvoir).

Karl Marx’ın da temsilcilerinden olduğu Çatışma Teorisi de toplumsal yapının bütünlüğü ve sürekliliği için çatışmanın önemine vurgu yapar. Teori, “çatışmanın toplum açısından olduğu kadar aile açısından da kaçınılmaz olduğunu, çatışmanın ortadan kaldırılmasının değil, düzenlenmesinin söz konusu olduğunu vurgulamaktadır” Toplumsal yapıdaki iktidar (güç ve kontrolü elinde tutma) yapısının, ekonomik kaynaklara dayandığını savunan teoriye göre, kadın ve erkek arasındaki eşitsizlik de bu güç farklılaşmasından kaynaklanmaktadır. “Tükenmeyen bir sürtüşme kaynağı olan gücün esası, ona sahip olan insanlara, emir vermek ve güçsüz olanlardan istediklerini sağlamak imkanlarını veren yaptırımların denetimidir”.

Buraya kadar üşenmeyip okuduysanız sorgulamaya da üşenmiyorsunuz demektir, öncelikle bunun için teşekkür ederim. Bu konunun neden bu kadar önemli olduğunu da, istatistik biliminin bize gösterdiği bazı acı sonuçlardan anlamamız mümkün.

TÜİK’e göre hanehalkı işgücü araştırması sonuçlarında; 2015 yılında, Türkiye’de 15 ve daha yukarı yaştaki nüfus içerisinde istihdam oranı %46 olup, bu oran erkeklerde %65, kadınlarda ise %27,5 oldu.
Durumun vahimliğini daha net görmek istiyorsanız verilen linke tıklayarak bir Türkiye, bir de Norveç’i ülke olarak seçiniz ve cinsiyet eşitliği konusunda üzücü farkı son derece basit ve net göstergelerle analizinizi yapabilirsiniz:

http://www.bbc.com/turkce/ozeldosyalar/2015/11/151119_100w_calculator_vj_2015

Bu yazıda amaç kadın üstündür, erkek üstündür gibi feminizmi de bulanıklaştıran ya da yanlış anlaşılmasına sebep olan klişe tartışmalarına girmek ya da belli bir kalıbı savunmak değildir. Amacımız sorgulayarak anlamaya çalışmaktır.

Hem kadınlar hem erkeklerin içine sokulduğu belirli yargı ve sistemleri, politik tuzakları ele almak fark etmeye çabalamaktır. Çünkü bilim ve teknoloji çağında hala politika, cinsiyet eşitliği tartışmak bizi çok çok yavaşlatıyor ve zihinlerimiz korkunç şekilde uyuşturuluyor. Neden hala bu kalıplar içindeyiz ve bu konuları çözemiyor, dolayısıyla bilimde, sanatta da yavaş kalıyoruz? Neden bu alanlarda el ele kafa yormuyor güzel başarılar elde etmeye, fark yaratmaya çabalamıyoruz? Bu konuda tartışma kültürümüz bile maalesef sorgulamadan uzak kavgacı bir anlayış içeriyor. Her tartışma bir kazanan çıkması için yapılıyor, anlamak için değil. Sadece bazı erkekler değil aynı zamanda bazı kadınlar da örf ve adet silsilesinde debelenip duruyorlar ve onları yaşatmak için sorgulamadan kabul ediyorlar ve sürdürüyorlar. Halbuki gördüğünüz üzere birçok örf ve adetler de tamamiyle menfaatler üzerine kurulu. Bazı kadınlar ve erkekler için bunu kabul etmek daha kolay bir seçim, sorgulamadan bu sistemi sürdürmeyi bilinçli tercih ediyorlar.

Elbette her bireyin hayata bakış açısı ve tercihleri farklı olabilir (ki bu tercihlerde iradeyi de kişilerin içine doğdukları hayatı da önceden tartışmıştık). Tercihler ve irade konusunun bize ait olup olmadığı derya deniz bir konu olsa da, burada asıl söylemek istediğim en azından itaatkar bir hayatı, sorgulamanın serin ve hazlı sularına dalmaktan korkup tercih edenlerin de saygıyla karşılanmayı isteyebilmesi için bağımsız ruhlara kendi kalıp inançlarını dikte etmemeyi öğrenebilmesidir.

Ceren Demir

Kaynaklar:

Feminist Economics and Its Continued Leap – Hande Toğrul and Emel Memiş (Ankara Üniversitesi)

SOSYAL TEORİLER VE KADIN ÜZERİNE – SOCIAL THEORIES AND ON WOMEN
Yrd. Doç. Dr. Veda BİLİCAN GÖKKAYA – Cumhuriyet Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Hizmet Bölümü

Matematiksel

Yazıyı Hazırlayan: Ceren Demir

Kendini, insanları, dünyayı tanıma ve anlama çabasında, belki de kaosta olan , filmin oyuncularından, dünya üzerindeki küçücük noktalardan biriyim. Pamukkale Üniversitesi ve AGH University of Science and Technology’ de Uluslararası Ticaret ve Finans alanında kendimi eğitmeye çalışıyorum . Voleybol sporunda antrenör yardımcılığı yaptım ve lisanslı oynadım. Spora ve sanata düşkünüm. Resim yapmayı çok seviyorum. Klasik müziğe, doğaya, doğa sporlarına, felsefeye, psikolojiye, kitaplara ilgi duyuyorum. Okumayı, yazmayı, öğrenmeye çabalamayı çok seviyorum. Sanıyorum 7. günlüğüme başlayacağım. Satranç ve Rusça’ya merak saldım. Bahsettiğim tüm ‘bencil’ bilgilerimi önemsiz sayıyorum. Sadece denizdeki kum tanelerinden biri olduğumun farkındayım. Ancak okyanusları merak etmekten vazgeçemiyorum.

Bunlara da Göz Atın

“Başarısızlık Özgeçmişi” Farklılık Yaratabilir mi?

Alman psikolog Johannes Haushofer kariyerini Oxford, Harvard, MIT ve Princeton üniversitelerininde yaptı. Bu bilim insanının başarısız olduğu, …

2 Yorumlar

  1. Merhabalar,

    Sevgili Ceren DEMİR ve değerli okuyucular,

    ”Ekonomi Bilimi ‘Feminist’ Olur Mu?” isimli yazıdan hareketle, bu konunun mahiyetinin kavranmasına ilişkin sizlerin duygu ve düşüncelerinize yeni bakış açısı getirebilecek şu makaleyi okumanızı öneriyorum. Şöyle ki:

    YÜKSELBABA, Ülker(2016): Feminist Perspektiften Hukuk. İÜHFM C. LXXIV, S. 1, sh.123-138,

    (Erişim Tarihi: 15.08.2017).
    _____________________________________

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ga('send', 'pageview');