Einstein ile Bir Saat

Emil Ludwig’in dediği gibi Einstein’dan bahseden üç yüz milyon kişi olmasına rağmen onu gerçekten anlayanların sayısı bini geçmez. 

Türkiye’nin doktoralı ilk Türk matematikçisi Kerim Erim’in anılarından onu size biraz daha farklı tanıtalım…

“Stockholm’deki uluslararası Mekanik kongresinden dönerken Berlin’de Profesör Einstein’ı ziyaret etmek istiyordum. Einstein’ın öteden beri gayet basit ve çekingen bir hayat yaşadığını biliyordum. Bu yüzden kendisini bulmak çok güçtü.

Nitekim tam bir hafta bu işin peşinden koşarak bütün zorluklara rağmen bunu hakkıyla başardım. Einstein’ın Berlin’e hemen yüz kilometre mesafede küçük bir köyün kenarında, orman yakınında bulunan villasında ne telefonu vardı ne orada olduğunu bilen biri.

Harekete artık bir gün kalmıştı, kendisini ziyaretten ümidi kesmiştim. İşte böyle bir anda öğleye doğru büyükelçimiz Kemalettin Sami Paşa, saat beşte Profesör Einstein’a çaya davetli olduğumuzu müjdeledi. Saat dörtte Batı Berlin’den, Sefir Paşa’yla arabayla hareket ettik, oldukça sıkı aramalardan geçtikten sonra nihayet Einstein’in bulunduğu köye gelmiştik.

Orman kenarında olan bu köyün ilk göze çarpan yönü, pek ıssız ve doğal olmasıydı. “Villa Einstein” diye soruyoruz. Kimsenin haberi yok! Sonunda villaya giden patikaya çıkan yola geldik. Villayı öğrenebildik, villaya giden kum patikayı izleyerek orman kenarındaki ahşap villaya vardık. Bir dağ yamacında yapılmış olan bu villanın önün-
de geniş bir ahşap tarasa vardı. Buna bir merdivenle çıkılıyordu. İşte bu tarasaya, villanın tek bir odası boylu boyunca bakıyordu. Bu oda modern tarzda döşenmiş, hem yemek hem de oturma odasıydı. Artık bu odaya girmiştik.Einstein ile Bir Saat

Önce Madam Einstein bizi çektiğimiz zorlukları bilen bir tavırla karşıladı. Geçen sene telefonu olan bir villada oturduklarını, her gün, her taraftan gelen telefonlarla çok fazla meşgul edildiklerini, bu sene, bu villada gayet sakin ve rahat yaşayabilmek için kesinlikle telefon almadıklarını ve hatta izlerini bile gizlemeye çalıştıklarını söyledi. Gerçekten, çok tanınmış olmaktan kaynaklı bir ters etki olan bu yalınlığı anlamak zor değildi.

Einstein, ne Edison gibi her gün kullandığımız uygar araçların mucidiydi ne de Pastör gibi hayatımızı kendisine borçlu olduğumuz bir aşıyı bulmuştu. Gene de en popüler isimlerdendi.

Hem de tuhaf olan şuydu ki ünlü Emil Ludwig’in dediği gibi Einstein’dan bahseden üç yüz milyon kişi olmasına rağmen onu gerçekten anlayanların sayısı bini geçmez.

Büyük savaşlar, ekonomik mücadeleler arasında yorgun düşen, ezilen insanlık, Einstein görecelik kuramını ortaya koyduğunda hiç olmazsa bir an için üstünlüğünü hissetmiş ve insan dehasının ne kadar güçlü olduğunu övünerek seyredebilme fırsatını bulmuştur. işte bundan dolayı Einstein böyle bir popülarite kazanmıştır diyebiliriz.

Nihayet Profesör Einstein geldi. Önce, hangi dilde konuşabileceğimizi sordu, Almanca olmasına memnun oldu. Profesör Einstein resimlerindeki gibi hatta belki de daha yumuşak bir izlenim bırakıyordu. Kendisi daha çok bir sanatçı izlenimini veriyordu. Keten bir pantolon ve üzerine yün bir fanila giymişti. Ayağında çorapsız bir sandalet vardı. Böylece villasında büyük bir içtenlik ve yalınlıkla bizi kabul ediyordu.

Bilimsel konuşmalara girişebilmek için görecelik üzerine Mühendislik Fakültesi’nde verilen dersin seviyesini anlatmak için, onun kitaplarından başka, Weyl, Eddington, v. Laue, J. Becquerel ve diğerlerinin kitaplarının okutulduğunu söyledim.

Bunun üzerine Eddington’un “Gravitation and Time, Space” kitabının yalnızca açıklamadan ibaret olduğunu, fakat “The Mathematical Theory of Relativity” kitabının çok iyi olduğunu söyledi. Gerçekten de bu kitabın Almanca çevirisinin sonunda Hamilton prensibinin uygulamasına ilişkin Einstein’ın bir ek yazısı vardır.

Ben, bu bahaneyle çoğu İngiliz eserinde metafizik konularının ihmal edildiğinden ve konunun pürüzlü yönlerinin kapatıldığından şikayet ettim ve Eddington’un kitabına çok hayran olduğumu ekledim. Önce bu düşünceme katılmıyormuş gibi göründü. Sonra gözleri parladı, çocuklara özgü bir gülümsemeyle “Haklısınız” dedi, “İngilizler problem görmek istemezler”.

E. Schrödinger’in dalga mekaniği hakkındaki düşüncelerini sordum. Çok ilginç olmasına karşın dalga mekaniğindeki e sabitine ne anlam verileceğini henüz Schrödinger’in gösteremediğini ekledi. Konuşmamızın bu anında Madam Einstein bizi çaya davet etti. Çay masasında tekrar genel konulara dönüldü. Her zaman neşeli olan ve dudağından gülümsemesi eksik olmayan bu büyük bilim adamı hayata, topluma dair her sorunla canlı şekilde ilgiliydi. Her zaman esprili fakat açık bir ifadeyle sohbete katılıyordu.

Dünyanın birçok yerini gezdiğini anlatırken kendisini en çok etkileyenin çölün güzelliği ve çöldeki gün batımının görkemi olduğunu söyledi. Maalesef ne İstanbul’u ne de Avrupa uygarlığının beşiği olan Yunanistan’ı gördüğünü ekledi. Einstein ile Bir Saat

Şuna dikkat ettim ki Einstein, bütün konularla çok ilgili olmasına rağmen, her zaman yarı rüya halinde yaşayan, sanki yüksek ilahi bir yerden inmiş bir yaratık hissini uyandırıyordu. Böyle olmasına karşın, sözü, hareketi, giyinişi hatta bütün hayatı sade ve yakın olduğu gibi davranışlarında da çok güler yüzlüydü, sahte alçak gönüllülükten, gösterişten, yapmacıklıktan arınmış olduğu açıkça görünüyordu. Bu da dehanın içtenlik, yakınlık ve sıcaklığını gösteren canlı, güzel ve teselli edici bir örnekti. Halk arasında bulunmaktan hoşlandığı, bunun için daima üçüncü mevkide seyahat ettiği çeşitli hayat hikayecileri tarafından hep vurgulanan bir özelliğiydi.

Konuşma genel konular etrafında dönerken aile konusuna da değinildi. İnsanlığa hizmetin en önemlilerinden birinin çocuk yetiştirmek olduğunu, çocuklar olmazsa insanlığın ortada bile kalmayacağını söyledi. Bundan sonra, ben tekrar bilimsel konulara dönmeyi sağlamayı düşünüyordum.

Kendisinin şimdi neyle meşgul olduğunu sordum. Elektriğin önemini araştırmakla meşgul olduğunu söyledi. Ve doğrusu burada örneğin bir gün birçok sonuca varır gibi olduğunu fakat ertesi sabah diferansiyel denklemlerin arzuladığı sonuca yetmediğini gördüğünü söyledi.

Bilindiği gibi Einstein’ın görecelik kuramı, 1916-1919 senelerinde genel görecelik olarak bütün fiziği kuşatmak üzere bir sonuca vardığında, bir ikiliğe ulaşıyordu. Böylece biri çekim yasası diğeri de elektromanyetik durumları çevreleyen Maxwell-Lorentz diferansiyel denklemlerine varılıyordu. Çekim kuvveti, bu tarzda dört boyutlu uzaya ait bir kuvvete yani geometriye dönüşüyordu. Şimdi bu ikiliği kaldırmak üzere ilk adımı atan ünlü matematikçi Weyl’dir. Öklid-dışı geometriyi geliştirerek, matematiksel bir yol da getirmiştir. Bu yolda birçokları hizmet ettiği gibi, meşhur İngiliz astronomi bilginlerinden Eddington’un da bu kurama eklemeleri olmuştur. Fiziksel birliği sağlamak için ortaya atılan bu kurama Weyl-Eddington kuramı da denir.

İşte Einstein, Weyl-Eddington kuramına katılmamaktadır. Böyle bir birliği sağlamak için sürekli araştırma yapmakla meşguldür ki bu alanda sık sık yazılarına rastlanıyor. Bir kere Eddington’un Weyl kuramına yaptığı eki bir gelişme olarak değil de kuramın fakirleşmesi olarak görüyor.

Bundan sonra tekrar nedenselliğe geldik. Meşhur fizikçi Planck’ın Kaiser-Wilhelm Enstitüsü’nde verdiği nedenselliğe dair konferansla Schrödinger’in Berlin Akademisi’nde verdiği konuşmadan bahsettim. Planck’ın çok açık fikirli, aynı zamanda iyi bir yazar olduğunu ekledikten sonra, Planck ile bu konuda aynı fikirde olduğunu söyledi. Ve dedi ki “Bulunacak kuramın olayları en basit şekilde açıklaması gerekir. Asıl zorluk ise bu noktada herkes basitlikten başka şey anlıyor”.Einstein ile Bir Saat

Konuşma bu noktaya geldiğinde, o tarihten bir süre önce, Konigsberg’de Alman Doğa Bilimleri Kongresi’ne katılıp katılmadıklarını sordum. Bu kongrede mantık ve matematik temelleriyle ilgili ünlü Alman matematikçilerinden Hilbert’in bir konuşması olduğunu anımsattım. Henüz metnini elde etmediğini fakat dostlarından buna dair bilgi aldığını, pek ilginç bulduğunu söyledi. Böylece konuşma daha çok matematiğe çevrilmişti.

Yine bilindiği üzere matematiğin temellerinin ortaya konmasında üç büyük okul vardır. Bunlardan biri aksiyomatik yöntem denilen bir sistemdir. Bunu ortaya koyan büyük matematikçi Hilbert’tir.

İkincisi İngiliz filozoflarından Bertrand Russell’ın savunduğu tarzdır. Buna mantıkçılık da denebilir.  Matematiği mantık alanına dahil eder.

Diğeri ise özellikle Hollandalı Brouwer tarafından ileri sürülen sezgiselciliktir.

Bunlardan hangisinden yana olduğunu sordum. Aksiyomatik’i çok hünerli ve ince bulduğunu aksiyom sistemine dönüşün çok gerekli olmasına karşılık kof ve yapay olduğundan şikâyet etti. Sezgiselcilikten de çok yararlanıldığını fakat kendisinin en çok Russell yanlısı olduğunu söyledi.

“Matematik, her halde şimdiye kadar izlediği yolu izlemelidir” dedi. Fakat matematiğin gerek aksiyomatik gerek sezgiselci yöntemlerinden yararlanmayı bileceğini de ekledi.

Bundan sonra konuşmamızın daha genel konulara geçmesini sağlamak için matematik yeteneğine dair fikrini sordum. Bilindiği üzere bilimler sıralamasında ilk sırayı alan matematik, eşyanın en genel, en basit olan özelliklerini inceler.

Buna öncelikle bir benzetme ile cevap verdi: “Nasıl ki bir müzik parçasını anlamak için müzik yeteneğinin olması gerekliyse matematik için de buna benzer bir yeteneğin olması gereklidir” dedi.

Matematiğin yapıcı  önemine değinerek şöyle bir örnek daha verdi: Üçüncü Dünya Savaşı’nın silahlarını bilemem, ama dördüncüsü taş ve sopayla yapılacaktır!

“Varsayalım ki tuğladan bilinen yöntemlerle duvar inşa ederek bir bina yapmak istiyoruz. Bu duvardaki tuğlaların birbirlerine doğru eklemeyi bilmeyi bir akıl yürütme sırasının doğru olup olmadığını bilmeye benzetelim. Fakat nasıl ki tuğlaların düzenlenme tarzının doğruluğunu bilmek, binanın mimarisini kavramaya ve belirlemeye yetmezse yalnız akıl yürütme sırasını doğru bilmek de matematikçi olmak demek değildir”.

Konuşmamız böylece sürdü ve saat yediye geliyordu. Böylece pek tatlı geçen değerli saatin de sonu gelmişti. Bu büyük adam pek alçak gönüllü ve içten olmasına rağmen üzerimizde insanüstü bir etki bırakmıştı. Kendimizi, onun yanındayken sanki dünyadan ayrılmış, başka gezegenlere gitmiş ve oradan yeryüzünü inceliyor sanıyorduk.

Araba Berlin’e yaklaştıkça büyük şehrin baş döndürücü basıncı ve insanı hapseden mekanikliği bizi yine önceden bulunduğumuz yere indirdi. Fakat daha büyük aşkla, insan aklının gücüne daha büyük bir inançla bu yere indirmişti.”

Kerim Erim (1894-1952)

Kısaltılarak eklenmiştir. PDF versiyonunu buradan indirebilirsiniz.

Matematiksel

Yazıyı Hazırlayan: Matematiksel

Bu yazı gönüllü yazarlarımız tarafından hazırlanmış veya sitemiz editörleri tarafından belirtilen kaynaktan aslına uygun kalınarak eklenmiştir.

Bunlara da Göz Atın

Seçim Paradoksu 2: Bolluk İçinde, ‘Bol Bol’ Mutsuzluk

Dünyamızın, insan ırkının oyun hamuru gibi olduğunu düşünmeye başlamıştım. Birden kendimi seçimlerimizin kaynağını sorgularken buldum. …

Bir Yorum

  1. “Varsayalım ki tuğladan bilinen yöntemlerle duvar inşa ederek bir bina yapmak istiyoruz. Bu duvardaki tuğlaların birbirlerine doğru eklemeyi bilmeyi bir akıl yürütme sırasının doğru olup olmadığını bilmeye benzetelim. Fakat nasıl ki tuğlaların düzenlenme tarzının doğruluğunu bilmek, binanın mimarisini kavramaya ve belirlemeye yetmezse yalnız akıl yürütme sırasını doğru bilmek de matematikçi olmak demek değildir”.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ga('send', 'pageview');