Acaba olduğumuzu zannettiğimiz kişi miyiz?

Bilişsel Çelişkilerimiz: Olduğumuzu Zannettiğimiz Kişi, Gerçekte Kendimiz midir?

 

Olduğumuzu zannettiğimiz kişi gerçekte kendimiz midir? Ya da olduğumuzu zannettiğimiz kişi, olmayı istediğimiz kişi midir? Aslında çoğu zaman olduğumuzu zannettiğimiz kişi, kendimiz değildir. Eğer şöyle bir davranışlarımızı, düşüncelerimizi ve alışkanlıklarımızı sorgularsak daha ilk dakikadan itibaren birçok çelişki bulabiliriz kendimizde. Bu nedenle çoğumuz sorgulamayı bir kenara bırakır, olmayı istediğimiz kişi gibi davranmaya, düşünmeye çalışırız.

Bilişsel Çelişki, sosyal psikolojide kişinin, başlangıçta iki ya da daha fazla tutarsız bilişe sahip olması, daha sonraysa kişinin alışılageldik, tipik olumlu-benlik-kavramına ters düşen bir harekette bulunması şeklinde tanımlanan, rahatsız edici bir dürtü ya da duygu olarak tanımlanıyor.

“Çelişkinin, insanların benlik-saygılarını tehdit ettiği zaman en güçlü ve en rahatsız edici durumda olduğu anlaşıldı. Bu rahatsızlığın nedeni de bizi olduğumuzu zannettiğimiz kişi ile eylemlerimiz arasındaki uyumsuzluk konusunda yüzleşmeye zorlamasıydı.” [1]

Soru aslında şudur bence: Olduğumuzu zannettiğimiz kişi gerçekte kendimiz midir? Ya da olduğumuzu zannettiğimiz kişi, olmayı istediğimiz kişi midir? Aslında çoğu zaman olduğumuzu zannettiğimiz kişi, kendimiz değildir. Eğer şöyle bir davranışlarımızı, düşüncelerimizi ve alışkanlıklarımızı sorgularsak daha ilk dakikadan itibaren birçok çelişki bulabiliriz kendimizde. Bu nedenle çoğumuz sorgulamayı bir kenara bırakır, olmayı istediğimiz kişi gibi davranmaya, düşünmeye çalışırız. Bu da kendimizi kandırmaktan başka bir duruma yol açmaz gerçekte.

Görünen imajımız, kimliğimiz ile davranışlarımız arasındaki çelişkiyi biliriz çoğu zaman. Ama bununla yüzleşmek, kendimizi sorgulamaktan da kaçınır, üzerini örtmeyi tercih ederiz. Bizim asıl korkumuz algılanan kimliğimiz ile davranışlarımız arasındaki çelişkinin çevremizde, toplumda açığa çıkarak bilinmesi, görülmesidir. İşte bizi en çok rahatsız eden olgulardan birisi de budur.

Bilişsel çelişki, bizi benlik algımıza ters düşen hareketimizle yüzleşmeye zorlar, ama bence bunun üstesinden geliriz çoğunlukla. Şöyle ki, tozları halının altına süpürür ve benlik evimiz sanki temizmiş gibi davranırız. Bilişsel çelişkiye sahip olunması, onun farkında olunması bile bir adımdır bence. Yüzleşmekten çok, çelişkimizin açığa çıkmasından kaçınmak için neler yapabileceğimizi düşünürüz.

“Çoğumuzun benlik-saygısı ona ya da üst düzeydedir. Ünlü yazar Garrison Keilor’m Wöbegon Gölü romanındaki mitolojik kahramanlar gibi, biz de ortalamanın üzerinde insanlar olduğumuza inanırız…”[2]

Gerçekten ortalamanın üzerinde miyiz? Örneğin sosyal medyaya bakarsak, insanların çoğunun (en azından kendi arkadaş listemizdeki) ortalamanın üzerindelermiş gibi kendilerini gösterdiklerini görürüz. Çoğu insan ne kadar farklı olduğunu, entelektüel ve asi ruhlu olduğunu paylaşımlarıyla ortaya koymaya çalışır. Acaba  durum gerçekte böyle midir, yoksa bütün bunlar birer görüntüden, vitrinden mi ibarettir? Çünkü çağımızın sorunlarından birisi de kişinin bir şey olması değil, öyle görünmesidir. Ve sonuç olarak bu durum kişinin kendisini kanıtlamaya yönelik davranış biçimleri göstermesine neden olmaktadır.

Kendimizi hiç kimseden aşağıya görmeyiz. Bu eğer aşağılık kompleksinden ya da diğer sorunlu davranış biçimlerinden kaynaklanmıyorsa normal ve doğal bir davranıştır. Ama çoğunlukla bunun arkasında kompleksler yatar. Örneğin bir konuyu araştırmadan, öğrenmeden bile sanki biliyormuş gibi rol yapmayı seçer ya da o konuyu iyi bilenleri dahi küçümsemeye çalışırız. Sosyal medyadaki bazı haberlere yapılan yorumlarda bu tür kompleksli davranışlara yönelik birçok örnek bulabiliriz.

“Örneğin, bir milyon lise öğrencisi arasında yapılan bir tarama çalışmasına göre öğrencilerin yalnızca %2’si kendilerini liderlik yetenekleri konusunda ortalamanın altında görüyordu.”[3]

Yani bu araştırma ortaya koyuyor ki, insanların çoğunluğu, hatta büyük çoğunluğu kendisini ortalamanın üzerinde görüyor. O kadar ki, neredeyse süper kahraman olduğumuzu ilan edeceğiz.

“Son elli yıl içerisinde sosyal psikologlar insan davranışlarının en güçlü, belirleyicilerinden birinin istikrarlı, olumlu benlik-imgesini koruma gereksinimi olduğunu keşfetti.”[4]

Yine bilimsel olarak bu çelişkimizi nasıl azaltabileceğimiz şöyle ortaya konuluyor:

“• Davranışımızı çelişkili bilişle uyumlu hale gelecek şekilde değiştirmek.

  • Çelişkili bilişlerden birini değiştirerek davranışımızı mazur göstermeye çalışmak.
  • Yeni bilişler ekleyerek davranışımızı mazur göstermeye çalışmak.” [5]

Burada birçok kez, çelişkili bilişlerden birisini değiştirerek ya da yeni bilişler ekleyerek davranışımızı mazur göstermeye çalışırız. Öncelikle kendimizi ikna eder, sonra davranışımızı diğerleri nezdinden mazur gösterme yollarını deneriz. Bu süreçte de kendimizi olduğu gibi başkalarını da çoğunlukla kandırırırız.

“Çelişkiyi azaltma sürecindeki insanlar haklı oldukları konusunda kendilerini ikna etmekle o kadar meşguldür ki çok zaman kendilerini irrasyonel ve uyumsuz davranışlar içinde bulurlar… Bütün bu araştırmaların da gösterdiği gibi, insanlar bilgileri her zaman yansız bir şekilde işlemezler. Bazen bunları önceden oluşturduğumuz düşüncelere uyacak şekilde çarpıtırız. Büyük olasılıkla işte bu yüzden politika ya da din konusunda belirli bir görüşe sıkı sıkıya bağlı insanlar, bizim görüşümüzü (yani doğru görüşü!) ne kadar güçlü ve dengeli iddialara dayanırsa dayansın, hemen hiçbir zaman kabul edemezler.” [6]

Bu rasyonelleştirme, içinde bulunduğumuz çevre ile doğrudan ilgilidir. Çünkü içinde bulunduğumuz çevredeki insanların çoğunun inançları, ideolojileri ve davranışları bize benzer. Örneğin sosyal medyadaki arkadaş çevremiz bile böyledir çoğunlukla. Bu nedenle dinsel inancımıza, inanışlarımıza, politik görüşümüze, ideolojimize ters gelen düşünceleri çarpıtır, görmezden gelir ya da bunu yapamıyorsak da reddederiz. Rasyonelleştiremiyorsak bu düşünceleri kesin bir biçimde dışlar ve onların yanlış olduğunu iddia ederiz. Hatta bu düşünceler bilimsel olarak ispatlansa dahi, onları dikkate almayız. Bir şekilde kendimizi buna ikna ederiz.

Özellikle politik görüşümüz ve dinsel inanışımız konusunda çoğu zaman katıyızdır. Görüşümüze, inancımıza aykırı hiçbir delili, deneyi kabul etmeyiz. Hatta bilimsel araştırmaların gösterdiği gibi, bu deneyler, kanıtlar aksine bizim dünya görüşümüze ya da dinsel inancımıza daha sıkı sıkı sarılmamız sonucuna yol açarlar.

Hele sosyal medya çağında insanların egoları giderek büyüdü. Sosyal medyadaki gazete sitelerindeki okur yorumlarına bir bakarsak, okurun ne kadar kendisini olduğundan yukarıda gördüğüne, her şeyi yargıladığına, dışarı attığına, kibirli, ırkçı yorumlar yaptığına şahit oluruz. Elbette bütün okurları kast etmiyorum. Ama azımsanmayacak bir kesim böyledir. İnsanlar, sosyal medyanın kendilerine getirdiği doğrudan yorum yapma hakkını kullanırken, kendilerini çoğu zaman otorite yerine koyuyor ve her şeyi keskin bir üslupla yargılayıp dışarı atıyor, kendileri gibi düşünmeyenlere ise küfür dahil her türlü ırkçılık, cinsiyetçilik, homofobi ve diğer birçok insanı olmayan şekilde davranıyorlar.

Yani yüzleşme ve empati yok, herkes kendisinin yüzde yüz haklı olduğuna inanıyor ve diğer düşünceleri, görüşleri, dinlemeye, okumaya bile tahammül göstermiyor. Haklı olduklarını düşünmenin ötesinde, kötü olan herkesin onlar gibi düşünmek zorunda olduklarına inanmalarıdır. İşte sosyal medya çağı insanının en büyük sorunu budur; hoşgörüden yoksun, saygısız, sevgisiz, içeriksiz, salt vitrinden oluşan ama arkası boş olan bir kof prototip giderek egemen oluyor.

Yine soruyorum: Acaba olduğumuzu zannettiğimiz kişi miyiz? Kendimizle yüzleşmeyi göze alabiliyor muyuz? En son ne zaman bir düşüncemizi değiştirdik? En son ne zaman herhangi bir konuda haksız olduğumuzu kabul ettik? Ne zaman özür diledik?

Erol Anar

Dipnotlar

[1] Aronson, 1968,1969,1992, 1998; Greenwald & Ronis, 1978, s. 318-319, akt: Elliot Aronson, Timothy D. Wilson Robin.

[2] Elliot Aronson, Timothy D. Wilson Robin, M. Akert: Sosyal Psikoloji, Kaknüs Yayınları. 1. Basım: 2012 İstanbul, s. 317.

[3] Gilovich, 1991.

[4] Aronson, 1969, 1998; Tavrış & Aronson, 2008, akt. Elliot Aronson, Timothy D. Wilson Robin, s. 316.

[5] Elliot Aronson, Timothy D. Wilson Robin , age, s. 319.

[6]Elliot Aronson, Timothy D. Wilson s. 323-324

Matematiksel

Yazıyı Hazırlayan: Erol Anar

1965 yılında Samsun'un Havza ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Havza'da tamamladıktan sonra dönem dönem Ankara Üniversitesi DTCF Antropoloji, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi ve 19 Mayıs Üniversitesi Resim bölümlerine devam etti. İnsan Hakları Derneği'nde, Özgür Üniversite'de ve Halkevleri'nde (Samsun Şubesi), 15 yıl üyelik ve yöneticilik yaparak gönüllü çalışma yürüttü. Ankara Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde çalıştı. Burada Edebiyat Atölyesi çalışması yürüttü ve “Kent ve Edebiyat” adli dergiyi çıkardı. Erol Anar, Halkevleri (Samsun), Çocuk Haklarını Koruma Derneği (Ankara), Edebiyatçılar Derneği (Ankara), Türkiye Ortadoğu Forumu Vakfı (Ankara) Uluslararası Af Örgütü (Londra), Gazetecileri Koruma Komitesi (New York) ve Uluslararası Sanatçılar Derneği (Stutgart) üyesidir. İlk kitabı, 1996 yılında Çiviyazıları Yayınevi'nden (İstanbul) çıktı. Araştırma-inceleme, roman, deneme ve kısa öykü türlerinde toplam 16 kitabı bulunuyor. Cumhuriyet, Özgür Gündem, Evrensel, Yeni Yüzyıl, Varlık, Turkish Daily News, Yeni İnsan gibi gazete ve dergilerde sanat, edebiyat, insan hakları konulu makaleleri yayımlandı. Edebiyat ve insan hakları konusunda kitapları ve makaleleri, çalışmaları nedeniyle yurt içi ve dışında bazı ödüller kazandı. Yazarın iki kitabı ise Portekizce'ye çevrilerek Brezilya'da yayınlanmıştır. www.dünyalılar.org'da da yazıları yayınlanıyor.

Bunlara da Göz Atın

Nesnel Gerçeklik ve Sanallık Felsefesi: Gerçek ve Doğru Bilgi Var mıdır?

Çoğunlukla aslında ön yüzünü gördüğümüz olguların, kavramların, olayların sanki içyüzlerini biliyormuş gibi onları nesnel gerçekliğin …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ga('send', 'pageview');