Bilimi Herkes Anlayabilir mi?

Biliminin dili olan matematiği ya da araştırmaların inceliklerini anlamayabiliriz ama sezgisel olarak bir araştırmanın temel yöntemini kavrayamamamız için hiçbir neden yoktur. Eğitim düzeyi ne olursa olsun, her insan bilimsel yöntemleri ana hatlarıyla kavrayabilir.

Bilim hiç kimsenin tekelinde değildir, olamaz da. Ne akademinin, ne devletin, ne de seçilmiş bir azınlığın malıdır bilim. Bilim tarihi boyunca amatörlerin çok büyük katkıları olmuştur. Örneğin Astronomi amatörlerin çalışmalarıyla ilerlemiştir. Hatta diyebiliriz ki astronomi biliminin profesyonelleşmesi son 50 yılda olan bir şeydir, ondan önce amatörlerin çalışmaları daha önemliydi.

Biliminin dili olan matematiği ya da araştırmaların inceliklerini anlamayabiliriz ama sezgisel olarak bir araştırmanın temel yöntemini kavrayamamamız için hiçbir neden yoktur. Eğitim düzeyi ne olursa olsun, her insan bilimsel yöntemleri ana hatlarıyla kavrayabilir. Bilim insanlarının kendileri de karmaşık sorunları basitleştirmek konusunda özel yeteneğe sahip kişilerdir. Basit bir şekilde düşünmeyi bilirler. Einstein, buluşunu açıklamaya çalışan heyecanlı bir doktora öğrencisine: “Bana teorini bir çocuğa anlatırmış gibi anlat” demiştir.

Isaac Asimov da birçok popüler kitap yazmıştı ama yazdığı her konuda eğitim almış değildi. Astronomi konusunda yazdığı kitaplarla ilgili olarak henüz hiçbir bilim insanının kendisine şikayette bulunmadığını söyler.

Binlerce ışık yılı uzaklıktaki yıldızların yapısını keşfetmemizi ve uzaklıklarını ölçmemizi sağlayan, hücrenin içinde olup bitenleri keşfeden, evrenin yasalarını ortaya çıkaran bilim insanları özel türden bir akla sahip değillerdir. Onlar da tıpkı bizim gibi düşünür, bizim baş vurduğumuz benzetmelere başvururlar. Hatta karmaşık sorunları basitleştirme yetenekleri sayesinde büyük buluşlar yapabilmişlerdir. Elbette araştırmaları normal bir insanın izleyemeyeceği ayrıntılarla doludur ve açıkçası bilim insanlarının bunca karmaşık hesapla nasıl başa çıkabildikleri şaşırtıcıdır. Yine de en ileri fikrin bile altında bir çocuğa bile anlatabileceğiniz basit fikirler yatar. “Bir şeyi basitçe açıklayamıyorsanız, onu anlayamamışsınız demektir,” demişti Feymann.

Kepler, yörünge kanunlarını bulmak için on yıl boyunca Tycho Brahe’nin gözlem kayıtları üzerinde çalışmıştı. Bu hesaplar o kadar karmaşıktı ki ancak Kepler gibi bir dahi işin içinden çıkabilirdi. Kepler’in ulaştığı sonuçların aynısına Newton çok daha basit yollardan ulaştı. Böylece Kepler’in sonuçları da doğrulanmış oldu. İki bilim insanının farklı yöntemlerle aynı sonuca ulaşması, bu sonuçların bilimsel toplumda kabul edilmesini sağlamıştı.

Newton’un büyük eseri Principia Mathematica’yı anlayabilen dünyada kaç kişi çıkar dersiniz? Fizik doktorası yapmış herkesin bu kitabı anlayabildiğini farz etsek bile bu sayı pek yüksek olmayacaktır. Bilimsel araştırmalar kimi zaman öylesine karmaşık olmaktadır ki araştırmacıların kendileri bile ortaya koydukları denklemleri çözememektedir. Einstein, kendi yazdığı Görelilik denklemlerini ilk çözen kişi olmadı. Aynı şekilde bugün Sicim Teorisi’nin denklemleri büyük oranda çözülememektedir.

Araştırma teknikleri çoğunlukla üst düzey matematik içerir. Ancak araştırmanın altında yatan temel fikirler genellikle çok basittir. Bunları sezgisel olarak kavrayabiliriz. Bir çocuk bile yapabilir bunu.

İnsan hem geçmişi hem de geleceği merak eder ve fırsat buldukça araştırır. Bu araştırmalar sırasında bir gün öleceğimizi keşfederiz. Ölüm gerçeği, geleceği merak etmemize engel olmaz. Sormaya devam ederiz: Biz öldükten sonra ne olacak? Peki, ondan sonra? Peki, ondan sonra? Her kitabın, her filmin bir sonu olmasını isteriz. Peki, evrenin sonu ne olacaktır? Bitmek tükenmek bilmez bir merak kaynağıdır bu bizim için. Birilerinin ya da bir şeylerin gelecekte bizi ve insanlığı temsil edeceğini bilmek bizi rahatlatır. Ölüm gerçeğine tepkimizdir bu. Hiç değişmeyen, bizden daha büyük ve üstün bir şeylerin baki kalmasına ihtiyacımız vardır. Belki de bilimkurgu eserlerini bu yüzden seviyoruzdur. Yani ölüp gittikten sonra da bir hayatın olacağını, torunlarımızın torunlarının yaşamaya ve var olmak için savaşmaya devam edeceklerini bilme ihtiyacı duymaktayız.

Aynısı geçmiş için de geçerli… Anneye sorulan masum bir soruyla başlar her şey: “Ben doğmadan önce ne vardı?”

Annemiz biz doğmadan önce de normal bir hayat olduğunu söyler. Ama sorular orada bitmez. Devamı gelir:

“Peki, ondan önce ne vardı?”

“Ya ondan da önce?”

“Her şey nasıl başladı?”

Bu sorulardan kaçamayız. Bilim, din ve felsefe bu soruları yanıtlamaya çalışır. Ancak hiç bir yanıt tam olmayacaktır.

Tarih bize bir ulusun, antropoloji bir kültürün, biyoloji bir türün, paleontoloji ise dünyasal yaşamın, Astronomi ise evrenin bir parçası olduğumuzu söyler. Dinler daha üstün bir varlığın bizi ve her şeyi yarattığını ileri sürer.

Astronomi ve fiziğin de yanıtları vardır. Astronomi, gökcisimlerinin basit hareketlerinin incelenmesiyle başlamışsa da sonunda göklerde muhteşem bir düzen olduğunu keşfetmiştir. Hemen ardından bu düzenin ne olduğunu ve kaynağını araştırmaya girişmiştir. Sonunda Kozmoloji doğmuş ve evrenin başlangıcından sonuna kadar her şeyi açıklamaya girişmiştir. Gök çatısını ayakta tutan temel kuvvet ve etkileşimleri, kısaca varoluşun sütun ve kirişlerini ortaya dökme çabasına girişmiştir. Belki de insanlığın en büyük girişimidir bu. Bu çabalar neredeyse ilk insanla birlikte başlamış ve günümüze değin henüz sonuçlanmamıştır. İnsan ona sınır koymaya çalıştıkça evren daha da genişlemiştir. Evrenin sınırı güneş sistemini bir kabuk gibi çevreleyen sabit yıldızlar küresinden Samanyolu galaksisine, oradan da milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki galaksilere değin uzanmıştır. Her defasında boyutları tahminleri kat be kat aşmış ve büyüklüğüyle bizi şaşırtmaya devam etmiştir.

Çağlar boyunca evren, insana bir başka oyun daha oynamıştır.

İnsan, her zaman kendini evrenin merkezi olarak görmek istedi. İlk ve Orta Çağlarda güneş sisteminin (dolayısıyla da evrenin merkezinin) Dünya olduğu sanılıyordu. Sonunda insanlık evrenin merkezinin Güneş olduğunu kabullenmek zorunda kaldı. Sonra Güneş’i Samanyolu’nun merkezi sanmaya başladı. Bunun da böyle olmadığı anlaşıldı. Güneş Samanyolu gök adasının kıyısında köşesinde yer alan sıradan bir yıldızdı. Şimdi ise Samanyolu’nun da evrenin merkezi olmadığını biliyoruz. Hatta evrenin hiç bir merkezi olmadığını anlıyoruz. Üstelik evren fiziksel olarak da genişliyor, bir balon gibi şişiyordu.

Bilim hepimiz için önemlidir; varoluş sorusuna akla uygun ve matematiksel bir yanıt sunmaktadır. Bilim, entelektüel meraklarımıza da yanıt verir. Gök çatısının gizemi bilim öğrenmemiz için başlı başına bir sebeptir.

Hangimizin yıldızlara baktığında başı dönmüyor ki? Gökteki o küçük parlak noktaların aklın almayacağı büyüklükte ve uzaklıktaki devasa plazma topları olduğunu düşünmek bile içimizi ürpertmeye yetiyor. Kozmosta her şey çok büyük, çok uzak ve çok fazla sayıdadır. Bu muhteşem çatıyı araştırmak için bilim binlerce yıldır çalışmaktadır. Her insanın bilimin ulaştığı sonuçları bilmeye hakkı vardır.

Geçmiş bütün uygarlıklar bilimle, özellikle de Astonomiyle ilgilenmiştir. Genellikle ona katkıda bulunanlar çağının en gelişmiş uygarlıklarıdır. İnsanlar çağlar boyunca gözlemevleri yapmışlar, bilim adamlarına destek vermişlerdir. Büyük Türk Astronomu Uluğ Bey’in yaptırdığı Semerkad gözlemevi Tycho Brahe’ninkine ilham vermiştir. Eğer çalışmalarını tamamlayabilseydi belki de Uluğ Bey’in öğrencileri Kepler’den önce yörünge yasalarına ulaşacaktı. Ama ne yazık ki bu büyük insan aynı zamanda bir sultandı ve devlet işlerini ihmal edip, bilimsel çalışmalar yaptığı için kendi oğlu tarafından idam edilmiştir.

Bugün ön plana çıkmış birçok bilimsel eserin çoğu batılılar tarafından yazılmıştır. Batılı yazarlar, yapıtlarında genellikle İslam ve Çin Astronomisini ihmal etmekte ya da üstün körü ele almaktadırlar.  Ancak son zamanlarda bu durum değişmeye başlamıştır.

Yine de kendi eserlerimizi belli bir sistematik içinde ele alıp, gençlere tanıtmasını bilmemiz gerekir. Ancak bunu kuru hamasetle, “biz her şeyde üstündük” mantığıyla yapmamalıyız. Bilim tarihine olan katkılarımızı belli bir mantık, tutarlılık ve sebep sonuç silsilesi içinde ele almalıyız. Yoksa gençlerimiz bir Biruni ya da Ali Kuşçu‘nun kim olduğunu ve önemini asla anlayamayacaklar.

Bu durumda popüler bilim yazarlarına çok büyük işler düşmektedir.

Sinan İpek

Matematiksel

Yazıyı Hazırlayan: SİNAN İPEK

Yazar, çizer, düşünür, öğrenir ve öğretmeye çalışır. Temel ilgi alanı Bilimkurgu yazarlığıdır. Bunun dışında Matematik, bilim, teknoloji, Astronomi, Fizik, Suluboya Resim, sanat, Edebiyat gibi konulara ilgisi vardır. Ara sıra sentezlediklerini yazı halinde evrene yollar. ODTÜ Matematik Bölümü mezunudur ve aşağıdaki başarılarıyla gurur duyar: TBD Bilimkurgu Öykü yarışmasında iki kez birincilik, 2. Engelliler Öykü yarışmasında birincilik, Ya Sonra Öykü Yarışması'nda finalist, Mimarlık Öyküleri Yarışması'nda finalist, 44. Antalya Altın Portakal Belgesel Film Yarışmasında finalist.

Bunlara da Göz Atın

Hazcılık (Hedonizm), Matematik ve Din

Hayatımız boyunca edinmeye çalıştığımız, hayal ettiğimiz her şeyi oturup bir düşünelim. Bize ne veriyor, bizden …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir